Kartal, Şahin ve hüzün

Kendisi uzaklarda olmasına rağmen kalplerin bir attığını bu içtenlikle dolu yazısıyla bir kere daha kanıtladı yazarımız. Hepimizin içinde kor alev olan geçmiş güzel günlerimizin en mühim simalarından Kartal Tibet'in vefatından duyulan hüzün ancak bu kadar derin ve etkileyici anlatılabilirdi...


Ah nasıl da arzu ederdim; işbu sohbetimizin Tofaş’ın kuş serisi hakkında, her zaman öyle yapageldiğimin gözünüzden kaçmadığını düşündüğüm bir biçimde, grekoromenden ziyade serbest stilde kaleme alınmış, değişik çap ve ebatta, karakucak geyik parçacıklarından oluştuğunu söyleyerek lafın düğümünü çözmeye başlamayı… Heyhat! Gelin görün ki kazın ayağı hiç de öyle değil. Maalesef bazen sadece üç nokta değil, ondan önce gelen üçüncü kelime de çok şey anlatıyor usul usul…

 

Safra kabilinden roketlerini, hızlandırıcılarını, kendisini o irtifaya ulaştıran cem-i cümle azalarını ata ata ve daha da önemlisi artan bir hızla uzak ufuklarda ufalıp giden Ay modülü misali bizlerden uzaklaşan gençliğimizden bir yıldız daha kaydı, bir renk daha soldu, bir yaprak daha koptu. Sepya tonlu hatırlansa da aslında anılarımızın  rengarenk olan tayflar geçidinden bir figür daha eksildi. Figür derken figüran değil, kelimenin tam anlamıyla bir “Jön Türk” ten bahsediyorum ki bu da başlığımızdaki hüznü mandabatmaz kıvamında, okkalı bir Türk kahvesinin köpüğü gibi katmerleştiriyor. 

 

Sözün özü, geçtiğimiz günlerde Kartal Tibet’i yitirdik efendim.

 

Dolu dolu yaşanmış bir ömrün verdiği gurur dolu rahatlıkla ununu yekten elemiş ve eleğini itinayla duvara asmış, yaşlanıp köşesine çekilmiş olsa da bir yerlerde var olduğunu bilmekten ötürü garip bir huzur duyduğumuz aile büyüklerimiz vardır ya hani… İşte o türden. Söz gelimi, son on beş senedir daima Fethiye’deki yazlığında yaşayan emekli sanat tarihi öğretmeni bir amcamızı kaybetmişiz gibi bir hissiyattayım -ki bu elim kayıptan kaynaklanan hüznüm “içerisinde bulunmak” tan ziyade “gark olmak” tarafına daha yakın konuşlanmış vaziyette. 

Zaten kendimce belirlediğim, karınca kaderince yazı konusu planımda değişikliğe gidip “haber merkezine son dakikada ulaşan acil bir gelişmeyi aktarmak için bültene ara veren haber spikeri” minvalinde bir hissiyat ile merhum sanatçımızı anımsamayı tercih etmemin altında bu duygudurumum yatıyor olsa gerek.

 

 

Kartal Tibet… Her şeyden önce, Karaoğlan’ı bizlere armağan eden rahmetli Suat Yalaz’ın “Sanki ben uydurmuşum gibi Orta Asya kokan bir isim.” dediği, insana hakikaten ata yurdumuzun uçsuz bucaksız bozkırlarını çağrıştıran özel bir ada ve kendisine Yeşilçam’ın kapılarını açan, sanki bir kalemle çizilmiş yüz hatlarının ötesinde pek çok farklı yeteneğe sahipti… Hepsinin ötesinde ve üzerinde, bunları taçlandıran ve “Adam bunları aşmış abi.” sözünde manasını bulan türden mütevazı ve kendisiyle barışık bir kişiliği de haizdi.  Sonuncusunu nereden mi biliyorum? Kısaca anlatayım efendim.

Takriben 90’lı yılların ortasında, “Türk Dünyası Sinema Günleri” nin ilkinde, burada anlatması uzun sürecek bir takım mutlu tesadüfler sonucunda kendimi içerisinde bulduğum bir sohbet ortamında Kartal Tibet de vardı. Beyefendi hallerinin telkin ettiği hoşgörüye güvenerek kendisine “Kartal Bey, adınız Kartal Tibet. Hani böyle dünyanın en uzun minibüs hattının da ismi gibi. ‘Kartal-Tibet Hattı, 32 numaralı perondan kalkıyor.’ gibi.” demiş bulunan bir arkadaşımızı gülen gözlerle dinleyip akabinde ol yarenimizi söylediğine pişman etmeyecek bir biçimde ve olgun bir tutumla patlattığı usturuplu ve kararında kahkaha bugün gibi kulaklarımdadır. Belki de  bu denli üzüntümün altında sıradan bir izleyici olarak renkli cam ya da beyaz perdeden damıttığım, uzaktan uzağa kurulmuş bir ünsiyetten ziyade işbu yakından birebir şahit olunmuş yâd-ı cemil doğurucu alçak gönüllü hallerin etkisi vardır.

 

Tibet’ten ulusuna yadigâr kalanlar

 

Yine de, girizgahımın başında değindiğim türden her zamanki hallerime tam anlamıyla bürünemesem de, değindiğim kısa anekdottaki sulardan birkaç adım geriye çekilip O’ndan bize yadigâr kalan izdüşümleri kendimce sıralamak istiyorum:

 

Kartal Tibet tıpkı Türk tarihî aksiyon sinemasının bir başka çadır direği isimlerinden Cüneyt Arkın gibi birden fazla çizgi roman kökenli popüler kahramana hayat vermiş bir oyuncuydu. (Bu arada başlığımızdaki Şahin de Arkın’ın ilk yönetmenlik denemesi olan, nispeten az bilinen filmlerinden “Deli Şahin” e göndermedir.) Nasıl ki bu vadide Cüneyt Arkın denince akla öncelikle Kara Murat ve Malkoçoğlu geliyorsa Kartal Tibet denince de zihinlere düşen ilk roller Karaoğlan ve Tarkan oluyor. Bu bağlamda Karaoğlan’ın, Türk Sineması’nda ciddi anlamda tarihî film serisi geleneğini başlatan karakter olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Öte yandan, Kartal Tibet’in kariyerinin görece daha olgun bir döneminde canlandırdığı Tarkan rollerine hayat verirken uyguladığı “sehl-i mümteni” bir oyunculuk tarzı vardır ki çoğu zaman gözden kaçar: göz ve mimikle ekonomik oynamak. Abartısız, sade fakat duygu aktarımı açısından oldukça etkili bu oyunculuk yaklaşımının kalıcı etkisiyle olsa gerektir ki fiziksel anlamda çok da kaslı ve heybetli bir görünüme sahip olmamasına rağmen Kartal Tibet – Tarkan filmlerinden birisinde Attilâ’nın kızı Çiçek Hatun’un da ifade ettiği gibi – “tek kişilik bir ordu” olarak tanımlandığında yadırgamadığımız bir portreyi rahatlıkla çizebilmiştir. Bunu başarmakla kalmayıp serinin bütün filmleri boyunca aynı kaliteyi sürdürebilmek de her oyuncunun harcı olmasa gerek.

 

 

Yine aynı biçimde hem gözlerden kaçan hem de her oyuncunun kârı olmayan, belki de oyunculuğuyla atbaşı giden bir başka altın bileziği daha vardır Kartal Tibet’in: yönetmenlik. Kendisinin yönettiği filmlerden yapılacak herhangi bir seçkiye şöyle bir bakıldığında gözümüze çarpan ilk husus şu oluyor: Kaç kez izlediğimizi unuttuğumuz, bir başka ifadeyle seyretmeye doyamadığımız pek çok filmde, Yeşilçam’ın çok sevdiği alafranga bir ifadeyle “rejisör” olarak, Kartal Tibet’in imzası var. İmza demişken işbu filmler halkın yoğun sevgisi ve kalıcı ilgisine bu denliuzun soluklu mazhar olabildiyse bunun altında yönetmenin imzası hükmündeki temiz görüntü işçiliği, titiz mizansen kurgusu, akıcı öyküleme gibi pek çok hususta merhumun sergilediği ciddi tutum yatıyor. Çoğu zaman “Aa, onu da mı O yönetmiş? Aşk olsun vallahi!” dedirten bu filmlerden yıllara göre sıralı bir demeti de buraya bırakalım: Tosun Paşa (1976), Sultan (1978), Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978), Şark Bülbülü (1979), Umudumuz Şaban (1979), Zübük (1980), Gol Kralı (1980), Davaro (1981), İffet (1982), Doktor Civanım (1982), Şalvar Davası (1983), En Büyük Şaban (1983), Şabaniye (1984), Bir Sevgi İstiyorum (1984), Ortadirek Şaban (1984), Sosyete Şaban (1985), Katma Değer Şaban (1985)…

 

 

Oyunculuk, yönetmenlik, senaryoya hayat kurtaran cinsten müdahaleler yapmasına imkan sağlayan düzeyde dramaturgluk, teknik alanda kendisine meslektaşları tarafından “sihirbaz” denilmesine neden olan genelgeçer sinema alan hakimiyeti ve bütün bunlara asıl anlamını veren ana “alamet-i farika.” Okey yancılarına özgü lakaplardan “eylemsiz doçent”i kullanarak gönül rahatlığıyla tanımlanabilecek türden ve günün tarihinden tılsımlı bir formül çıkartma takıntılı boş ayak divanının tamtakırdan öte bomboş kadılarının bile farkına varmadan edemedikleri gibi, insanın “0” misali sahip olduğu diğer bütün özelliklerin başına “1” misali gelerek kendilerini tanımlayan asıl ayırıcı ve tanımlayıcı vasıf aslında tektir: karakter. Bu anlamda Kartal Tibet’in örnek bir aile babası, sektörün güvenilir ağabeyi, yardımsever bir toplum üyesi ve benzeri pek çok yaşam rollerinde de beyaz perdede çizdiklerine benzer biçimde çizdiği olumlu ve yüksek profil, özünde diğer bütün meslekî donanımlarını anlamlandıran sağlam bir karakterin izdüşümü olarak öne çıkıyor.

 

 

Kartal Tibet’e ait, sinemada ilk duyduğumdan beri kulaklarımda çın çın çınlayan bir replik ile sohbetimizi nihayete erdirmek istiyorum. Hangi milletten olduğu sorusunu böyle yanıtlayan Tarkan başta olmak üzere pek çok karakter ve filmle bizlerle beraber olmayı sürdürecek eserler sahibi merhumun ruhu şâd olsun:

 

“Ulusum ulusların en büyüğüdür, Türk oğlu Türküm ben!”            

 

Buckinghamshire’dan herkese selamlar ve sevgiler efendim.

Yazar

Liath McGorman

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar