KIBRIS’TA TAKTİK OYUNLAR – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz Konusu-5: Açık Oturum   • Çağrı: Bize katılın

KIBRIS’TA TAKTİK OYUNLAR

Türkiye, Kıbrıs meselesinde yoğun baskı altındadır. ABD, AB ve BM’nin acelesi var. Türkiye’nin böyle bir mecburiyeti yok ancak her kararın enine boyuna düşünüleceği her adımın dikkatli atılacağı günlerdeyiz  Çünkü Türkiye ve Kıbrıs çok kaygan bir zemine çekilmiştir ve en ufak bir patinaj bizi çığ altında bırakabilir. Onun için hak ve hukukumuzun, temel kavramların ve AB […]

30 Mayıs 2011
Milli Düşünce Merkezi

Türkiye, Kıbrıs meselesinde yoğun baskı altındadır. ABD, AB ve BM’nin acelesi var. Türkiye’nin böyle bir mecburiyeti yok ancak her kararın enine boyuna düşünüleceği her adımın dikkatli atılacağı günlerdeyiz  Çünkü Türkiye ve Kıbrıs çok kaygan bir zemine çekilmiştir ve en ufak bir patinaj bizi çığ altında bırakabilir. Onun için hak ve hukukumuzun, temel kavramların ve AB ile ilişkilerimizin en doğru zeminde bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Bugün masada olduğu söylenen Annan Planı’nın sakıncaları enine-boyuna ortaya konmuştur. Buna rağmen bu “sakat planda” ısrar eden ABD, AB ve BM‘nin amacının çözüm ve barış olduğu belirtilmektedir. Gerçekten niyet bu mudur? Öyle olsa en basitinden Türk kesiminin haklı endişelerinin dikkate alınması ve bunların kabul edilmesi gerekmez mi? Rum kesiminin 1 Mayıs’ta AB üyesi olmasının da bu acelecilikle alakası yoktur. Türkiye’ye müzakere tarihi vermemek için bin bir engel çıkartan AB’nin, kendi raporlarında bile Rum kesimi ve AB standartlarının bir hayli gerisinde olduğunu belirttiği KKTC’yi, bütün kriterlerini bir yana bırakıp, üyeliğe almak istemesinde bir tuhaflık yok mudur? ABD veya AB, adadan istedikleri zaman yararlandığına göre stratejik önem gerekçesi de talidir. Bu telaşın yegane sebebi Türkiye’nin Güney’den kuşatılması, böylece Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün ifadesiyle, “Anadolu’ya hapsolma sürecimizin” tamamlanmasıdır. Bu durumda da önümüzdeki meselenin adı “Kıbrıs” değil, doğrudan Türkiye olmaktadır. Böylesi hayati bir noktadayken, “aman masadan kalkan ya da reddeden taraf biz olmayalım, dünyaya elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ispatlayalım” tarzı, konunun özü, ağırlığı ve önemi yanında “hafif” kalacak bir politika geliştirildiği görülmektedir. Böylesi bir politika, tüm gerçekleri gölgelemek, gelmiş geçmiş tüm çabalarımızı ve gerek Kıbrıs Türk halkına, gerekse de Türkiye’ye yapılan haksızlıkları ikinci plana atmaktan başka bir şey değildir. Yıllardır hiçbir platformda Türklerin haklarını ve gerçekleri görmek, duymak istemeyen hangi dünyaya, hele de böylesine kıskaç içine alınmışken hangi haklılığımızı anlatmaktan bahsedilmektedir? Kaldı ki, Lahey’deki görüşmelerde planı reddedenin yalnız Denktaş olmadığı, Papadopulos’un da reddettiği Annan’ın Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda da yer almışken, ne değişmiştir, suçlanan yine Türk tarafı olmamış mıdır? Papadopulos’un tavrı neden görmezden gelinmiş, dikkatlerden kaçırılmak istenmiştir?

Annan Planı zemininde bugün görülmesi ve buna göre tedbir alınması gereken tek bir gerçek vardır; Bu plan Rumların işbirliği ve isteğiyle hazırlanmıştır. Rum kesiminin bugün reddediyor görünmesi de taktikten başka birşey değildir. Rum tarafının işin başında planı kabul ettiğini düşünelim. Bu durumda Türk tarafı, “hazırlanmasında Rumlar da bulunduğu için planı hemen kabul ettiler” diyerek, reddetmekte büyük haklılık kazanacaktı. Türk tarafının böyle haklı bir zeminde görülmesini önlemek için Rum tarafı “itiraz ediyormuş oyununu” oynamaktadır. Türk tarafı, bu itirazı gerçek zannedip, planı kabul etse, arkasından BM, ABD ve AB hemen Rum tarafını ikna etmeye soyunacak ve ikna da edecek. Böylece de Türk tarafı hazırlanan tuzağa düşmüş yani Annan Planı’nı kabul etmiş olacaktır. Bunun içindir ki tecrübeli devlet adamı Denktaş, “Rum tarafının itirazına güvenerek, bizi yok edecek olan bir planı kabul edemeyiz. Devlet ve millet hayatında sağlam, garantili hareket etmek gerekir, kumar oynanamaz.” demek ihtiyacını duymuştur.

Bütün zirvelerde ve görüşmelerde yalnız Türk tarafı değil, Rum tarafı da plana itiraz ettiği halde, bunun görmezden gelinerek, sadece Türk tarafının suçlanması, Rum tarafının itirazlarının gerçek olmadığının bilinmesinden kaynaklanmaktadır. Dünyanın Rumlara gösterdiği bu uysallık ve sukunetin sebebinin çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Bu görülmez de, Türkiye, “basit taktikler” peşinde koşar veya onların dünya ile anlaşarak sergilediği “oyunun benzerini biz de oynayalım, böylece karşı tarafı anlaşmaz gösterelim” hevesiyle tek başına sahneye çıkarsa, dava baştan kaybedilir. Bu kendi kendimize gelin-güvey olmaktan veya ava giderken avlanmaktan başka bir sonuç vermez. Türkiye’nin yapacağı tek şey bugüne kadar ihmal ettiği hak ve hukukuna sonuna kadar sahip çıkmak ve Denktaş’ın dediği gibi Kıbrıs Türklerini yok olmaktan kurtaracak garantili ve sağlam bir çözümde kararlı olmaktır.

TOPYEKUN HUKUK MÜCADELESİ

Rum yönetimi, “tümüyle siyasi sebeplerle alınan” 4 Mart 1964 tarihli BM Güvenlik Konseyi kararı ile 39 yıldır tüm Kıbrıs’ın meşru hükümeti sayılmaktadır. Ve bu “sanal hükümet” birkaç ay sonra AB üyesi olacaktır. Bu “sanallığa” karşın şu gerçekler gün gibi ortadadır:

1-BM ve AB’ye göre, 1960 tarihli Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası da, Londra ve Zürih ile Garanti Antlaşmaları da geçerlidir. Bu durumda “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin, Kıbrıs Türk kesiminin yanı sıra garantör ülkelerin onayını almadan ve de Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları AB’ye değil girmesi, ortaklık anlaşması yapması bile mümkün değildir. AB’nin Rum kesimi ile 31 yıldır süren ilişkisi yasadışıdır.

2- Dünyanın her tarafı ve hatta neredeyse ülkemizin bir bölümü için üstü kapalı imalarla self-determinasyon hakkından bahsedilirken, Kıbrıs Türk halkı için bu hakkın ağızlara alınmaması, gerçekten dikkat çekicidir. Özellikle de son dönemde Irak devletinin yıkılarak, kuzeyinde gevşek bir federasyon kurulması çabalarına karşılık, Kıbrıs’ta kurulu iki devleti ve işleyen, gelişmiş iki demokrasiden birinin yok edilmesi sonucunu doğuracak yeni bir devlet kurulmasına kalkışılması bu büyük çelişkinin en somut örneğidir.

3- KKTC, gerek uluslararası hukukun, gerekse ABD’nin belirlediği normlara göre gerçek anlamda bir devlettir. Kıbrıs Türklerinin “self determinasyon hakkını” kullanarak, kurduğu devletin BM’nin üyesi olup,olmaması veya başka devletlerce tanınıp, tanınmaması onun devlet olma vasfını ortadan kaldırmamaktadır. Böyle bir devleti yok saymak, tüm engel ve ambargolara rağmen varlığını sürdürdüğü için kendi ellerimizle yok etmemizi istemek başka bir hukuk dışılıktır. Kıbrıs’ta iki ayrı millet, dil, din, tarih ve kültür olduğu halde, bu insanlar birarada yaşamaya doğrusu Türkler, Rumların egemenliği altına girmeye zorlanmaktadır. Oysa KKTC egemenliğini ilan etmiştir ve bu durum uluslararası hukukta öngörülen çerçeveye tamamen uygundur.

Tüm bu hukuki gerçeklere rağmen Türkiye, özellikle de AB üyeliği umuduyla hak ve hukukunu yeterince savunamamış, daha doğrusu bunların ayaklar altına alınmasına göz yummuştur. Ancak henüz her şey bitmiş değildir ve yapılacak bazı şeyler vardır:

-Türkiye ve KKTC’nin içine sokuldukları yoğun baskı sürecinde öncelikle GKRY’nin üyeliğiyle ilgili olarak AB’nin Helsinki Belgesi’nde yer alan, “Katılım görüşmelerinin tamamlanmasına kadar herhangi bir çözüme varılamadığı takdirde, Konsey, bütün ilgili unsurları dikkate alacaktır.” ifadesi hatırlatılmalıdır. Bu ifade, müzakerelerde takınılan tutumu değil, Ada’nın hukuku ile toprağı, halkı ve tarihi gibi temel hususları kapsamaktadır.

-Başta AB, tüm dünya Kıbrıs’a vücut veren uluslararası anlaşmalar ile temel hukuk belgelerini tanımaya ve bunlara saygı göstermeye ısrarla çağrılmalıdır. Geçmiş hükümetlerin bu konuda yaptığı hataların devamına izin verilmemelidir. Mevcut yönetimin bunu savunacak gücü yoksa Türk vatandaşlarının, Türkiye Barolar Birliği başta olmak üzere çeşitli kuruluşların veya sivil toplum örgütlerinin Türkiye’nin hak ve hukukuna sahip çıkması gerekmektedir.

-Meclis içinde ve dışında tüm siyasi partiler tam bir bütünlük içinde ve tek ses halinde, Kıbrıs Türklerinin hak ve hukukunu koruyan adil bir anlaşma istediklerini, bu yapılmayıp, zorlama ve baskıların sürmesi halinde TBMM’nin daha önceden aldığı kararlara istinaden KKTC ile entegrasyona gidileceğini kararlılıkla savunmalıdırlar.

Kıbrıs’ın Türkiye’nin AB anahtarı olduğu iddiası ise göz boyamadan ibarettir. Kaldı ki bu içimizdeki “Brüksel Şahinlerinin”iddiasıdır. Oysa AB böyle bir açık çek vermemektedir. AB yöneticilerinin en fazla söylediği, bunun bir kriter olmadığı, ama çözümsüzlüğün de Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesini engelleyeceğidir. Yani çözümsüzlük müzakere tarihi almamızı engellemekte ama çözüm garantilememekte, daha açık ifadeyle onlar için kriter değil, ama bizim için kriterdir. Kriter olsa bile bizi en fazla götüreceği yer, “sanal adaylıktan” sonra, “sanal müzakere takvimi”dir. Türkiye böyle bir sonuç için hangi hal ve şart altında olursa olsun, Kıbrıs’ta iki kesimin egemenliğini ve eşitliğini tanıyan, A’dan, Z’ye hukuka uygun, kalıcı bir anlaşmanın yapılması ve bu anlaşmadan sonra da KKTC ile Türkiye’nin birlikte AB üyeliği görüşünden asla vazgeçmemelidir.
 
 

 
 
Sadi SOMUNCUOĞLU                                                                    

30 Ocak 2004

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları