Millet Egemenliğine Yeni Bir Adım: Halifeliğin Kaldırılması

Hilafetin kaldırılması laikliğe doğru önemli bir adımdır. Ayrıca meşru Ankara hükümetini ve dolayısıyla devleti zayıflatacak bir siyasi güç odağının ortadan kaldırılmasıdır. Diğer bir önemli yön de hâkimiyetin bir aile eliyle kullanılmasından millet eliyle kullanılmasına geçişte önemli bir adımdır.


Konuralp Ercilasun

Birinci Dünya Savaşından sonra Türk Milletinin boynuna geçirilmek istenen idam ilmeği Millî Mücadele ile koparılıp atıldı. Bir yandan düşmana karşı mücadele verilirken diğer yandan zihinlerde millet egemenliği giderek olgunlaşıyordu. İşte 3 Mart 1924’te kabul edilen Halifeliğin Kaldırılması kanunu, millet egemenliğine doğru yeni bir hamledir. Bugün üç kanun çıkarılmıştır. Bunlardan biri Halifeliğin Kaldırılması, diğeri Tevhid-i Tedrisat Kanunudur. Diğer bir kanun da Şeriye ve Evkaf Vekaleti ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin kaldırılmasıdır. Bunlar birbirleriyle ilgili olsalar da ayrı ayrı incelemek uygun olacaktır. Biz önceliği bu yazımızda halifeliğin kaldırılmasına vereceğiz.

Halifelik ve Millî Mücâdele

Bugüne kadar Halifeliğin Kaldırılması konusu defalarca işlendi. Makamın, dinle ilişkili bir mahiyet taşımasından ötürü halifeliğin kaldırılışı hep laiklik açısından ele alındı. Gerçekten, halifeliğin kaldırılışı dinî sembollerin ve güç odaklarının devlet nezdinde kullanılmasının da önüne geçilmesidir. Bu yönüyle laikliğe doğru bir adımdır. Fakat halifeliğin kaldırılması meselesi, aynı zamanda bir hâkimiyet meselesidir. Burada önemli olan hâkimiyetin ortak kabul etmemesidir. Bu yazımızda halifeliğin kaldırılışının daha çok bu yönü üzerinde duracağız.

Düşman işgaline karşı direniş örgütlenirken Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Temsil Heyeti, sürekli olarak milletin temsilcilerine vurgu yaptı. Bu sebeple uzun bir süredir toplanmayan Meclis-i Mebusan’ın toplanmasını istedi. Meclis-i Mebusan dağıtılınca da Büyük Millet Meclisi toplandı. Bundan sonra Millî Mücâdele sürekli olarak Meclis kararlarıyla yürütüldü. Bu sırada uygulamalar hususunda Meclis’te birçok birbirinden farklı fikir seslendirildi ve bu müzakereler sonucunda alınan kararlar uygulandı. Bütün bunlar, Millî Mücâdele’nin milletin katılımıyla ve millet eliyle yürütüldüğünün bir göstergesidir.

Millî Mücâdele’nin bu gidişatı bize hâkimiyet telakkisinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi dünyanın ve Türklüğün gidişatı hâkimiyetin bir aile eliyle kullanılmasından, milletin bizzat kendisinin kullanmasına doğruydu. Bu gidiş, insanlık ilerlemesinde yeni bir yöneliş idi. Osmanlı’da da bu gidiş daha 19. yüzyıldan itibaren zaten başlamıştı. Hâkimiyetin bir aile eliyle değil, milletin kendisi tarafından kullanılması düşüncesine gidişi daha önce Cumhuriyetin İlanı ile ilgili yazımızda işlemiştik. Bu sebeple burada Millî Mücâdele öncesi gidişattan tekrar bahsetmeyeceğiz.

Hâkimiyetin millete geçişi

Sadece Millî Mücâdele ve sonrasındaki dönüm noktalarını ele alırsak daha Amasya Tamimi ile birlikte milletin hâkimiyeti kendi eline almasına vurgu yapılıyordu. Bundan sonra Kongrelerin toplanması ve eski Meclisin toplanmasını sağlama yine halk egemenliğine gidişin adımlarıydı. Ankara’da Büyük Millet Meclisi kurulduktan sonra yapılan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da yine millet egemenliğini vurguluyordu. Bütün bu gelişmeler olurken saltanat, Millî Mücâdele’ye karşı tavır alıyor ve düşmanı yurttan atmak isteyenleri suçlu ilan ediyordu. Bu gelişmeleri de Saltanatın Kaldırılması ile ilgili yazımızda ayrıntılarıyla inceledik.

Halifelik makamına gelecek olursak gerek 2. Abdülhamit, gerekse İttihat ve Terakki Halifelik makamını siyasi olarak kullanmaya çalışmışlardı. Bunun yanında Osmanlı’nın müttefiki Almanya da bu kullanımdan medet umuyordu. Diğer yandan tersine bir kullanım da söz konusuydu. İngilizler, Osmanlı’ya karşı kışkırttıkları Arap şeyhine halifelik vaat ediyorlardı. Fransızlar ve İtalyanlar kendi Müslüman sömürgeleri üzerinden, hatta Mısır da kendisi hesabına benzer arayışlara girmişti.[1] İngilizler Birinci Dünya Savaşı sırasında Araplarla meskun topraklarda Osmanlı aleyhine hilafet teklifi gibi ciddi faaliyetler yürütmüşlerdi. Bu faaliyetlerden biri de İslamla ilgili yazmış oldukları kitapları Arapçaya çevirip bu coğrafyada dağıtmaktı. Bu kitaplarda İslam’ın aslında iyi bir din olduğu, fakat Türklerin İslâm’ı kabul ettikten sonra bu dini bozduklarını(!) iddia ediyorlardı.[2]

Saltanatın kaldırılması ile ilgili yazımızda görüldüğü üzere monarşik hâkimiyet, millet hâkimiyetine karşı cephe almıştı. Bu cephe alışın diğer bir yönü de halifelik makamının kullanımıydı. İstanbul hükümetinin görevlendirdiği bir takım kişiler Ankara hükümetini yok etmek için Hilafet Ordusu adlı ordu kurdular. Bu orduyla Millî Mücâdele taraftarlarına karşı savaştılar. Bu hamlenin hem halk nazarında hem de Ankara hükümeti nezdinde hilafete yönelik derin bir menfi tesir bıraktığı anlaşılıyor. Diğer yandan yine İstanbul Şeyhülislamına imzalatılan fetvalar İngiliz uçaklarıyla Anadolu’ya atıldı. Bu fetvalarda Mustafa Kemal ve diğer Millî Mücadeleciler, hilafet ve saltanatın aleyhine ihtilaller çıkarmakla suçlanıyordu. Bütün bu girişimlerin halkı özellikle zaferden sonra hilafet makamından soğuttuğuna şüphe yoktur.

Millî Mücâdele başarıyla tamamına erdirilince yukarıdaki iki paragrafta bahsettiğimiz saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanı da hâkimiyet kullanımının aileden millete geçmesinin yeni dönüm noktalarıydı. Saltanatın kaldırılması hakkındaki kanun hilafet ile ilgili şu maddeyi haizdi: “Hilafet, Osmanoğullarına ait olup, TBMM, bu makama Osmanoğlu ailesinden ahlâken en uygun ve olgun olan kişiyi getirir. Hilafet makamının dayanağı Türkiye devletidir.”

Maddede görüldüğü üzere hilafet makamı üzerinde millet egemenliği vurgulanıyordu. Hilafete kimin geleceği meselesi Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdirindeydi. Ayrıca bu makamın dayanağının Türkiye devleti olduğu özellikle belirtiliyordu. Bu şekilde hilafet yüzyıllardır alışılmış bir uygulama olarak sembolik bir mahiyette bırakılmıştı.

Saltanatın kaldırılmasından sonra Vahdettin’de sadece Halife sıfatı kaldı. Vahdettin ise 17 Kasım 1922’de memleketi terk etti. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi hemen yeni bir karar alarak Vahdettin’in halifelik sıfatını kaldırıp, yeni halife olarak Abdülmecit’i seçti. Bu aşamada Bilal Şimşir, dönemin şartlarına özel bir vurgu yapıyor. Bilindiği üzere saltanatın kaldırılması, aynı zamanda İtilaf Devletleri ile yapılacak bir barış konferansına yönelik hazırlıktı. İtilaf Devletleri, biri İstanbul’da, diğeri Ankara’da iki hükümeti birden davet ederek barış masasında bunların çatışmasını bekliyorlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi ise saltanatı kaldırarak tek yetkilinin kendisi olduğunu ilan etmişti. İşte halifelikle ilgili kararlar, saltanatla ilgili bu kanunun bir sonucuydu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, egemenliğini adım adım perçinliyordu. İşte böyle bir ortamda İstanbul’da bulunan İtilaf Devletlerinin yüksek komiserleri, Meclis kararını tanımak istemiyorlardı. Mesela İngiliz Yüksek Komiseri, kendisine bildirilmesine rağmen yeni halifeyi hemen tebrik etmiyordu. Diğer komiserler de yeni halifeyi tebrik etmelerine rağmen 24 Kasımdaki halifelik törenine katılmamışlardı.[3] Burada görüldüğü üzere İtilaf Devletleri, savaşı kaybetmelerine rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerini tanımamakta direnmeye çalışıyorlardı. Fiilî savaş bitse de henüz barış antlaşması imzalanmamıştı. Saltanatın kaldırılmasından itibaren daha ilk andan başlayarak halifelik makamını acaba Ankara taht-ı hükümeti dışında tutabilir miyiz arayışları olduğu anlaşılıyor.

Diğer yandan Vahdettin de yurtdışında bir süre hem saltanat hem hilafet arayışlarında bulundu, ancak ilk başlarda İngiliz desteği var görünse de sonradan bu destek de kayboldu. Yurt içindeki Abdülmecit de kendisine konulan sınırlamaları kabul etmeyerek daha fazlasını istedi. Bunlar arasında Hadimü’l-Haremeyn unvanını kullanmak, hilat ve Fatihinkine benzer bir sarık kullanmak gibi istekler vardı. Birer statü gösteren bu isteklerin hepsi reddedildi.[4] Yeri gelmişken halifenin bu isteklerinin unvan ve kıyafetlerin o dönem için ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini söyleyelim.

Halifelik hakkında Atatürk

Atatürk bu sırada halkla da temas etmek imkânında bulundu. Buradaki konuşmalarında zaman zaman sözün halifelik meselesine geldiği görülür. Mesela 18 Ocak 1923’te İzmit’te şöyle der:[5]

“Türkiye Büyük Millet Meclisi, Halifenin değildir ve olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız milletindir. Milletin intihap ettiği vekillerden mürekkeptir. Bu meclis yalnız ve yalnız milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir, ismi ve makamı ne olursa olsun millet bu hakkını bir şahsa tevdi ve teslim edemez.”

Bu sözler, hâkimiyetin tek kişi tarafından kullanılmasıyla hâkimiyetin bizatihi millet tarafından kullanılması arasındaki farkı net olarak göstermektedir. Aradan bir yıla yakın bir zaman geçtikten sonra Cumhuriyet ilan edilir. Cumhuriyetin ilanının içte ve dışta halifeliğin akıbetine yönelik merakı arttırdığı anlaşılıyor. Çünkü bu sırada Atatürk’ün yabancı gazetecilerle görüşmelerinde konunun gündeme geldiği görülür. 29 Ekim 1923’te Fransız bir gazeteciyle görüşmesinde Atatürk şunları diyor:

“Peygamberimiz, tilmizlerine dünya milletlerine İslamiyet’i kabul ettirmelerini emretti, bu milletlerin hükümeti başına geçmelerini emretmedi. Peygamberin zihninden asla böyle bir fikir geçmemiştir. Hilâfet demek, idare, hükümet demektir. Hakikaten vazifesini yapmak, bütün Müslüman milletlerini idare etmek isteyen bir halife, buna nasıl muvaffak olur? İtiraf ederim ki, bu şerait dâhilinde beni halife tayin etseler, derhal istifamı verirdim.

Fakat tarihe gelelim, hakayiki tetkik edelim. Araplar Bağdat‘ta bir hilâfet tesis ettiler, fakat Kurtuba’da bir hilâfet daha vücuda getirdiler. Ne Acemler, ne Afganlılar, ne Afrika Müslümanları, İstanbul halifesini asla tanımadılar. Bütün İslam milletleri üzerinde ulvî vazife-i ruhaniyesini ifa eden yegâne halife fikri, hakikatten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma‘daki Papa‘nın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir.

Son ıslahatımızın sebep olduğu tenkitler, gayri hakikî, mevhum bir fikirden, ittihat-ı İslâm fikrinden mülhemdir. Bu fikir asla hakikat olmamıştır.

Biz, halifeyi eski ve muhterem bir ananeye hürmeten ibka ettik. Halifeye hürmetimiz vardır, gerek kendi, gerek ailesinin ihtiyaçlarını temin ediyoruz. İlâve edeyim ki, İslâm âleminde Türkler halifenin maddî ihtiyaçlarını fiilen temin eden yegâne millettir. Cihanşümul bir hilâfeti terviç edenler şimdiye kadar her türlü iştirakten mücanebet etmişlerdir. O halde, ne iddia ediyorlar? Yalnız Türkler bu müessesenin hamulesine tahammül etsinler ve yine yalnız onlar halifenin nüfuz-ı hâkimanesine riâyet … bu iddia müfritanedir.”

Bu sözler de göstermektedir ki halifelik meselesi içte ve dışta merak uyandırmaktadır. Yabancı basınla temasta konu gündeme gelmekte ve Atatürk, Türkiye’nin görüşünü aktarmaktadır. Buna göre Türkiye’nin, bir halifenin varlığıyla bütün Müslümanların tek bir devlet altında toplanması gibi bir hedefi olmadığını belirtiyor. Esasında sadece buna niyeti olmadığını değil, böyle bir şeyin mümkün de olmadığına inandığını söylüyor. Yakın dönemin gelişmelerine bakılırsa bu sözlerde haklılık vardır. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında halifelik kendi toprakları üzerinde dahi geçerli olamamıştı. İşte bu tecrübeler sonucu, genç Türkiye Cumhuriyeti Halifelik üzerinden böyle bir siyasi iddiada bulunmuyordu.

Kanunun çıkması ve yankılar

Diğer yandan Abdülmecit, kendisine tanınan sınırların dışına çıkıyordu. İstanbul’da etrafına toplananlarla bir güç odağı hâline gelme potansiyeli görülüyordu. Artık bazı siyasi sıfatlar kullanıyor, hatta siyasi addedilebilecek bazı girişimlerde de bulunuyordu. Bütün bu gelişmeler olurken yurtdışından gelen bazı mektupların ciddi infial yarattığı anlaşılıyor. Bu mektuplardan biri Hindistan’dan Ağa Han ve Emir Ali imzasıyla Başvekil İsmet Paşa’ya gönderilmiş, fakat daha onun eline ulaşmadan bazı gazetelerde yayımlanmıştı. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinde gizli celse toplanmış ve mektupların neye hizmet ettiği tartışılmıştı.[6] Açıktır ki, bu durum, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kuşkuyla karşılanmış ve Meclisin gücünün zayıflatılması girişimi olarak görülmüştür.

Nihayet Türkiye Büyük Millet Meclisinden ayrı bir Halifelik makamının bir güç odağı oluşturacağı ve millet hâkimiyetini zayıflatacağı kararına varılmıştır. Bununla ilgili kanun yeni yasama döneminde 3 Mart 1924’te gündeme geldi. Kanunun halifelik makamını kaldıran birinci maddesi üzerine birkaç görüş beyan edildikten sonra söz alan Adliye Vekili Seyit Bey uzun bir konuşma yaptı. Seyit Bey konuşmasında İslam’ın başlangıcından beri Halifelik kurumunun yapısını ve bundaki değişmeleri açıkladı. Seyit Bey’in konuşması birçok dinî ve tarihî kaynağa atıf yapması bakımından önemlidir.[7]

Halifeliğin Kaldırılması kanununa bakıldığı zaman yazının başında belirttiğimiz gibi burada önemli olanın hâkimiyetin ne yolla kullanılacağı hususu olduğu görülüyor. Hanedanın uzun yıllardan gelen halk üzerindeki tesiri, bir de halifelik sıfatıyla birleştiği zaman gerçekten devlet kuvvetini zaafa uğratacak bir potansiyel içeriyordu. Diğer yandan Osmanoğlu ailesi, artık saltanat sahibi olmayan ama halk nazarında imtiyazlı bir aile hâline gelmişti. Bu durum aynı zamanda Cumhuriyetin sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum hedefine de aykırıydı. Bu sebeple Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte hanedan üyeleri de yurtdışına çıkarıldı. Yurtiçinde kalan taşınmaz mallarını ise belli bir süre içinde satma şartı getirildi.

Halifeliğin kaldırılması yurtiçinde ve yurtdışında büyük yankı uyandırdı. Bilal Şimşir’in incelemesine göre özellikle İngiltere’de Türkiye aleyhine ciddi bir hava esti. İngiliz basını bir yandan Türkiye’nin aleyhinde bulunurken diğer yandan İngiliz hükümeti halifelik makamını kendi toprakları üzerinde oluşturmak istedi. Fakat bunu da başaramadı.[8] Yabancı ülke ve basınla temasta bu konunun sonraki bir yıl içerisinde çeşitli şekillerde gündeme geldiği görülüyor. Burada da başta Atatürk olmak üzere Türk hükümeti, duruşunu ve ilkelerini yabancı basına anlatmışlardır.[9]

Sonuç olarak, hilafetin kaldırılması dinî hüviyeti haiz bir siyasi makamı kaldırmak bakımından laikliğe doğru önemli bir adımdır. Bugüne kadar da sadece bu yönden ele alınmıştır. Halbuki bu yazıda da gördüğümüz gibi bu kanunun iki önemli yönü daha vardır. Bunlardan biri meşru Ankara hükümetini ve dolayısıyla devleti zayıflatacak bir siyasi güç odağının ortadan kaldırılmasıdır. Diğer bir önemli yön de hâkimiyetin bir aile eliyle kullanılmasından millet eliyle kullanılmasına geçişte önemli bir adımdır. Bu son yönüyle ayrıca halk içerisinde imtiyazlı bir kesimin varlığına da son verilmiş oluyordu.

 

 

[1] Bilal Şimşir, Halifesiz 50 Yıl – 1: Halifelik Siyasetle Birlikte Yürüyordu, Cumhuriyet, 18 Mart 1974; Oğuz Aytepe, Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve Hanedan Üyelerinin Yurtdışına Çıkarılmaları, AÜ Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi 29-30 (Mayıs-Kasım 2002), 18.

[2] Konuralp Ercilasun, Türk Tarihinin Çağları, 36.

[3] Bilal Şimşir, Halifesiz 50 Yıl – 2: TBMM’ne Karşı Vahdettin’i İngiltere Savunuyordu, Cumhuriyet, 19 Mart 1974.

[4] Oğuz Aytepe, Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve Hanedan Üyelerinin Yurtdışına Çıkarılmaları, AÜ Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi 29-30 (Mayıs-Kasım 2002), 19-20.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, 66-69.

[6] Oğuz Aytepe, Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve Hanedan Üyelerinin Yurtdışına Çıkarılmaları, AÜ Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi 29-30 (Mayıs-Kasım 2002), 21-22. Mektubun tam metni ve diğer gelişmeler için bk: Durmuş Yalçın vd. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I-II, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2002.

[7] Ayrıntılı bilgi için bk: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: II, Cilt: 7, 3 Mart 1340 (1924), 40-61.

[8] Bilal Şimşir, Halifesiz 50 Yıl – 7: Fleet Street’te Yaygara, Cumhuriyet, 23 Mart 1974.

[9] Bunlardan biri 25 Kasım 1924’te yine bir Fransız gazeteciye verilen demeçtir. Bk. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, 104-106.

Yazar

Konuralp Ercilasun

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.