DUYURU   • Işınsu   • Emine Işınsu vefat etti

Kıyafetle Tahakküm Kurulamaz!

Devletin ruhanî görevli olarak tanımladığı kişi hariç hiç kimse mabet ve ayin dışında dinî sembol atfedilen kıyafet giyemez. Bununla sokakta, yolda, belde, köyde, kentte dolaşamaz, hatta halk önünde konuşamaz. Bunlar, devlet otoritesinden rol çalma ve halk üzerinde vesayet kurma girişimleridir.

3 Aralık 2020
Konuralp Ercilasun

Atatürk

Bugünkü konumuz 3 Aralık 1934’te kabul edilen Bazı Kıyafetlerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’dur. Şimdiye kadar Şapka Kanunu, Lakap ve Unvanların Kaldırılması Kanunu ve Tekke-Zaviyelerin Kapatılması Kanununu inceledik.

Bahsi geçen her üç kanun, kabul ediliş zamanları farklı olsa da, birbirleriyle âdeta iç içedirler. Üçünde de din yoluyla halk üzerinde tahakküm kurmanın önü alınmaya çalışılıyor. Ayrıca üçünde de bazı giyim tarzları ve unvanlar yasaklanıyor. Bu giyim tarzları ve taşınan unvanlar, bunlara sahip olanlara bir takım sözde kutsallıklar atfedilmesine yol açıyordu.

Dolayısıyla esas mesele, Cumhuriyet idaresinin ayrıcalıklarla birbirinden ayrılmayan eşit bireylerden oluşan bir topluma ulaşma çabasıydı. Vatandaşlık hukuku, artık herkesin devlet nezdinde eşit sayılmasını gerektiriyordu. Ayrıca devlet-vatandaş ilişkisinin de aracısız ve doğrudan olması şarttı. Taşrada birtakım insanların seçimlere katılmadan çeşitli sebeplerle sanki yöre halkının temsilcisiymiş gibi ortaya çıkıp devlet nezdinde onlar adına âdeta şefaatte bulunur durumda olmaları kabul edilemezdi. Milletin temsilcisi, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi olmakla mümkün olabilirdi. Dinî görevlerin yerine getirilmesi hususu da yine ancak devletin görevlendirdiği kişiler vasıtasıyla olmalıydı. Şapka Kanunu üzerine incelememizi yaparken başvurduğumuz Atatürk’ün konuşması, kıyafetler konusunu incelerken de karşımıza çıkıyor:[1]

“Cumhuriyet hükümetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti makamı vardır. Bu makama bağlı müftü, hatip, imam gibi muvazzaf bir çok memurlar bulunmaktadır. Bu vazifedar zevatın ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada vazifedar olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafet iktisasında[2] berdevamdırlar. Bu gibiler içinde çok cahil hatta ümmî olanlarına tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi cühela bazı yerlerde halkın mümessilleriymiş gibi onların önüne düşüyorlar. Halkla doğrudan doğruya temasa âdeta bir mâni teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum. Bu vaziyet ve salâhiyeti kimden, nereden almışlardır? Malûm olduğuna göre milletin mümessilleri, seçtikleri mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Meclisin itimadına mazhar cumhuriyet hükümetidir. Bir de mahallî seçilmiş belediye reisleri ve heyetleri vardır. Millete hatırlatmak isterim ki, bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir. Herhalde salâhiyet sahibi olmayan bu gibi kimselerin görevli olan zevat ile aynı kisveyi[3] taşımalarındaki mahzuru hükümetin nazar-ı dikkatine vazedeceğim.”

Görüldüğü gibi burada esas konu, halk arasında ikilik yaratacak ve oluşabilecek kargaşa sebebiyle halkın devlete güvenini zayıflatacak unsurlara izin vermemekti.

“Din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur”

Bugün ele alacağımız kanun da daha önce bahsettiğimiz kanunların bir tamamlayıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Kanunun maddeleri son derece açıktır. Birinci maddede şöyle deniyor:

“Her hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanîlerin mabet ve ayinler haricinde ruhanî kisve taşımaları yasaktır.”

Bu maddede söz konusu edilen kıyafetin dinî kıyafet olduğu aşikârdır. Bu maddeyle dinî kıyafetlerin sadece ve sadece ibadethanelerde ve dinî törenler sırasında giyilebileceği karara bağlanıyor. Burada cami ve namaz gibi kelimelerin kullanılmadığı belki özel olarak vurgulanmalıdır. Çünkü yeni Cumhuriyet, vatandaşları arasında bir din ayrımı yapmıyor. Kanun, Müslüman, Hıristiyan ve Musevi vatandaşların hepsini kapsıyor. Zaten vatandaşlar arasında dine dayalı veya herhangi bir unsura dayalı bir ayrım yapmak doğrudan doğruya yeni kurulan Cumhuriyetin ruhuna ters olurdu.

Din mi, alışkanlık mı?

Burada aklımıza dinî kıyafet nedir sorusu gelebilir. Bu da haklı bir sorudur. Çünkü aslında dinlerin vaz ettikleri belli bir kıyafet türü yoktur. Fakat yüzyıllar boyunca halk arasında alışılmış ve dine atfedilmiş olan kıyafetler vardır. Kanun uyarınca yapılan nizamnamede bu konu düzenleniyor. “Her din ve mezhebin ruhanîlerini ayırt ettirmek için kabul edilen her türlü kisve, alamet ve işaret ruhanî kıyafet addolunur” cümlesi[4] diğer dinlerden ayırıcı bir şekilde belli bir dine mensup olduğunu doğrudan gösteren kıyafetin dinî kıyafet olduğu tanımlamasını yapıyor.

Nizamnameyle dinî kıyafet hakkında bir tanım yapıldığı gibi mabet kelimesinden de ne anlaşılması gerektiği üzerinde duruluyor. Nizamnamenin bir maddesinde “Mabetler her din ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir” deniyor. Yani özel olarak herhangi bir dinin ibadetine tahsis edilmiş olan bir mekânın mabet olduğu hükmü veriliyor.[5]

Kanunu ve nizamnameyi bir arada ele aldığımızda ruhanî kıyafetin sadece mabetlerde ve sadece dinî ayinler sırasında giyilebileceği karara bağlanıyor. Sokakta, yolda, belde, kısacası mabet dışında umuma açık hiçbir yerde dinî kıyafet giyilemez!

Kanunda birinci maddenin ikinci paragrafında dinlerden sorumlu kişiler belirleniyor. Bu maddede şöyle deniyor:

“Hükümet her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhanîye mabet ve ayin haricinde dahi ruhanî kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhanî hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhanîye verilmesi caizdir”

Paragrafa göre her dinin işlerinin yürütücüsü olarak devlet tarafından belirlenen kişi, bu ruhanî kıyafeti mabet ve ayin dışında da giyebilir. Bu her din için sadece bir kişidir. Ayrıca bu kişi dahi ruhanî kıyafeti diğer yerlerde giymesi hükümet iznine tâbidir. Üstelik hükümet bu kişiyi kendi belirlediği gibi, görev süresi bittiğinde süresini yenilemek veya görevi başka birisine vermek yetkisine sahiptir. Görüldüğü gibi bu kişiler, sözde temsilciler değil, devlet tarafından resmen görevlendirilmiş kişilerdir.

Cumhuriyet vesayeti kaldırdı

Buraya kadar incelediğimizden ortaya çıkan anlam şudur. Milletin teşkilatlanmış bir hâli olan devlet kurumu, hiçbir vesayet kabul etmez, etmemelidir. Kendi üzerinde veya halkının bir kısmı üzerinde herhangi bir vesayeti kabul eden bir hükümet, milleti ve devleti tehlikeye atıyor demektir.

Kanun, halk üzerinde vesayete yol açabilecek her türlü sembolü göz önüne almıştır. Bundan sonraki maddeler artık dinî kıyafetlerle ilgili değildir. İkinci madde izcilerin ve sporcuların kıyafetlerinin belirlenmesiyle ilgilidir. İzciliğin ve sporun takım faaliyetleri olması sebebiyle bunların kendilerine has bir kıyafeti olması gerekiyordu. Bu sebeple bu gibi faaliyetlerde bulunan toplulukların kendilerine bir üniforma belirleyerek bunu devlet kurumlarına onaylatmaları karara bağlanır. Fakat burada da sınırlamalar vardır. Nizamnamede bu sınırlamaların ayrıntıları belirlenmiştir. Kıyafetlerde Türk devrimine, rejimine ve birliğine muhalifliği çağrıştıracak bir sembol bulunmamalıdır. Memur kıyafetlerine benzememelidir. Bu kısıtlama, yine halk nezdinde sanki devlet görevlisiymiş gibi bir tahakküm kurulmasın diyedir. Yabancı bir devletin sembolünü çağrıştırmamalıdır. Görüldüğü gibi burada belirlenecek kıyafetlerin de devlet otoritesini sarsmamaya ve millet birliğini bozmamaya yönelik olmasına dikkat edilmiştir.

Kanunun ve nizamnamenin buraya kadar incelenmesinden amacı ve ruhu anlaşılıyor. Kısaca şunu söylemek mümkün. Devlet, milletin teşkilatlanmış hâlidir ve dolayısıyla bağrından çıktığı milletin hak ve hukukunu korumakla mükelleftir. Devlet, bu yükümlülüğünü eksiksiz yerine getirebilmek için kısmen veya tamamen hiçbir üst otorite veya aracı kişi tanımamalıdır. Millet içinde ikiliğe yol açabilecek hareketleri önceden sezmeli ve milletin birliğini bozabilecek her türlü girişimi doğmadan engellemelidir. Sadece dinî kıyafet değil, herhangi bir tek tip kıyafet dahi halk arasında ikilik yaratabilecek ve bu suretle halkın bir kısmı üzerinde tahakküm kurulmasını sağlayacak bir sembol hâline dönüşebilir. Yani mesele “isteyen istediğini giysin, ne var bunda, özgürlüklerimiz kısıtlanamaz” yaklaşımının çok daha ötesinde ve derinindedir. Amaç kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması değil, tersine belli kişilerin belli sembollere dayanarak halk üzerinde tahakküm kurmasının engellenmesidir.

Sonuç olarak, devletin her din için ruhanî görevli olarak tanımladığı birer kişi hariç hiç kimse mabet ve ayin dışında dinî sembol atfedilen kıyafet giyemez. Bununla sokakta, yolda, belde, köyde, kentte dolaşamaz. Hele hele bu sembollerle çıkıp da halk önünde konuşamaz. Bunlar, devlet otoritesinden rol çalma ve halk üzerinde vesayet kurma girişimleridir.

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2006, 223 ve devamı.

[2] İktisa, giyme, giyinme demektir.

[3] Kıyafet demektir. Bugün incelediğimiz kanunun tam adı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’dur.

[4] Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/2.3.21958.pdf

[5] Burada hemen aceleyle veya art niyetle şöyle bir soru sorulabilir: “Müslümanlar evlerinde de namaz kılabiliyorlar. O zaman evi de mi mabet kapsamına sokacağız?” Hâlbuki kanundaki ifade nettir. Cümlede kullanılan “mahsus” kelimesi, o mekânın sadece ibadet için kullanıldığını belirtir. Evlerimizin esas amacı bizim hayat alanımız olmalarıdır. Orada ayrıca namaz da kılabiliriz. Ama evlerimiz sadece namaz kılınması için inşa edilmiş bir yer değildir. Dolayısıyla kanun, bu şekilde çarpıtmaya yer vermeyecek kadar açıktır.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları