Şapka kanunu gerekliydi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 523’üncü Bilgi Şöleni: Yaşadığımız su sıkıntısı ve su politikalarımız   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi

Şapka kanunu gerekliydi

Şapka Kanunu modern devletin iki önemli gereğinin yerine gelmesi için bir araçtı. Bunlardan biri devlet otoritesini tesis etmek için memurların ayırt edilebilir bir hâle gelmesiydi. Diğeri halk içinde, sahte dinî ayrıcalıkları ortadan kaldırarak eşitlik prensibini sağlamaktı.

24 Kasım 2020
Konuralp Ercilasun
Şapka Devrimi
Şapka Devrimi

Şapka Kanunu, günümüzde en çok tartışılan ve devlete saldırmak için istismar edilen kanunlardan biridir. Şapka Kanunu gibi Kıyafet Kanunu da haksız ve hatta art niyetli eleştirilerden nasibini alıyor. Bu kanunlar, çoğu insan tarafından bağlamından koparılarak düşünülüyor ve böyle olunca da anlam verilemiyor. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayanlardan bile birçok kişi, bu kanunlar söz konusu olduğunda mahcup bir edayla bir iki söz söyleyip geçiştiriyorlar. Yine devrimlere sahip çıkmak isteyen bazı kişiler de bu sefer ezbere bir şekilde şapkanın çağdaşlık simgesi, fesin ise geri kalmışlığın simgesi olduğunu söylüyorlar. Onlar da “Şapka niye çağdaş, neye göre çağdaş? Fes niye geri?” gibi sorular geldiği zaman bunlara doyurucu cevaplar veremiyorlar.

Gerek Atatürk düşmanlarının gerekse Atatürkçülerin tam anlayamadıkları durum, Şapka ve Kıyafet Kanunlarının başka kanunlarla ve tarihî gelişimle bir bütün hâlinde incelenmesi gereğidir. Okul kitaplarında bile Şapka ve Kıyafet Kanunlarının diğer kanunlarla bir arada ele alınması gerektiği satır aralarında olsa da fark edilmekte. Ama daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi maalesef ülkemizde her şey o kadar istismar edilmektedir ki bazı konuları tekrar tekrar ve de en basit hâliyle anlatmak gerekiyor.

Öncelikle şunu belirtmek lazım ki Şapka Kanunu, alelade bir kıyafet düzenlemesi değildir. Hemen birkaç gün sonrasında kabul edilen Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu ile de yakından ilgilidir. Muhtemelen eskiden beri tekke ve zaviyelerin kapatılmasından rahatsız olan, fakat bu kanunu açıkça eleştirmekten korkanlar, taarruzlarını Şapka Kanununa yöneltiyorlardı. Şimdilerde de memleketin her köşesine kerameti ve kıymeti kendinden menkul tarikatlar ve cemaatler çöreklendi. Bu sefer de, bu yapılar halkı Cumhuriyetten soğutmak ve kendilerine taraftar kazanmak için yine bu Şapka Kanununu dillerine doluyorlar. Halkı cumhuriyetten soğuturken, aynı zamanda, millî kimliğinden de uzaklaştırmak istiyorlar.

Hem birer birer hem de tamamı

Birbiriyle ilgili ve âdeta iç içe geçmiş bu kanunları tek tek ele almak zor olsa da bunu yapmaya çalışacağız. Çünkü bu kanunların hem her birine ayrı ayrı odaklanarak kendine has özelliklerinin üstünde durulması hem de bir bütün hâlinde incelenmesi gereklidir. Bu sebeple bu yazıda bütün bağlantılarıyla Şapka Kanununu ele alacağız.

Şapka Kanununu iki açıdan ele almak gerekiyor. Birincisi, tarihî süreçtir. İkinci açı ise bu kanun kabul edildiği dönemdeki durumdur. Bu ikinci husus okul kitaplarında belirtilse de biraz satır aralarında kalmakta ve yeterince vurgulanamamaktadır.

“Yaşasın Türk Cumhuriyeti” yazımızda Fransız İhtilalinden itibaren yayılan halk hâkimiyeti fikrini ayrıntılarıyla ele almıştık. Bunun gibi 17-18. yüzyıllarda Avrupa’daki gelişmeler, giderek modern devlet olgusunu geliştiriyordu. Yavaş yavaş gelişmekte olan bu olgu, Fransız İhtilali ile birlikte geleneksel devletten bir kopuşu getirdi. Bu kopuş bir gecede gelmedi, uzun zamana yayıldı, ama sonuçta büyük bir olaydı.

Sadece bizde değil, bütün dünyada görülen geleneksel devlet ile modern devlet arasındaki farkların üzerinde yeri geldikçe duracağız. Şu anda bu özelliklerin fazla ayrıntısına girmemize gerek yok. Belirtmemiz gereken modern devletle birlikte bir merkezileşme eğiliminin başlamasıydı. Osmanlı ile Avrupa karşılaştırıldığında, Osmanlı zaten Avrupa devletlerine göre daha merkezî idi. Fakat modernleşen Avrupa devletleri, kısa zamanda merkezî otoritelerini kuvvetlendirdiler ve Osmanlı’dan daha belirgin ve daha sistemli bir merkeziyetçiliğe ulaştılar. Bu merkeziyetçilik biraz da teknoloji, ulaşım ve iletişimle ilgiliydi. Bizim bugün unuttuğumuz bir şeyi hatırlayalım. O dönemin Osmanlısı da bir Avrupa devletiydi ve Avrupa’daki merkezî otoriteyi güçlendirme eğilimlerini o da takip etti.

“Bu serpuşun ismine şapka denir”

Biz yine şapkaya dönelim. Modern devletin bir özelliği, asker-sivil devlet görevlilerinin bir örnek giyinmeye başlamalarıydı. Askerlere katı bir şekilde belirlenmiş üniformalar giydiriliyordu. Bürokrasiye de bir kılık kıyafet düzenlemesi getiriliyor ve yavaş yavaş belli bir memur kıyafeti oluşuyordu.[1] Yukarıda merkezileşmede teknoloji, iletişim ve ulaşım önemli demiştik. İşte burada teknoloji ve ulaşımı dikkate almak lazım. Şüphesiz ki teknolojideki ilerlemeler, bu tip düzenlemeleri kolaylaştırıyordu. Gelişen ulaşımla hammaddeye erişim kolaylaşmış, gelişen teknolojiyle de kıyafetler daha hızlı üretilmeye başlanmıştı. Üstelik giderek gelişen makineler sayesinde terzilerin el farkı da en aza iniyordu.

Bu tarihî seyre baktığımızda Şapka devriminden yüz yıl önce 2. Mahmut zamanında yapılan değişikliklerin de arka planını anlamış oluyoruz. 2. Mahmut, yeni orduya yeni kıyafet şartı getirdiği gibi asker-sivil bütün memurlara yeni başlık şartı da getirmişti. Böylece fes geldi. Önceleri fese karşı bir muhalefet oluştuysa da zamanla o kadar alışıldı ki fesi halk da benimseyip giymeye başladı. Bu sefer, halkla devlet görevlisinin ayırt edilebilmesi için halkın giydiği fes çeşitli kurallara bağlanmaya çalışıldı ama halkın bu kurallara çok da riayet etmediği görüldü.[2] Görülüyor ki, burada merkezî otorite için bir devlet memuru kıyafeti oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu memurlar, halk nazarında devleti temsil ediyorlardı ve onların âdeta bir iş kıyafetinin olması gerekiyordu. Bunu özellikle Cumhuriyet devrinin kıyafet devriminde daha iyi anlayacağız.

Sadece devlet görevlileri için mecburi

Bu tarihî gelişim bize gösteriyor ki modern devlet olgusu şapkada ve kıyafette bir standartlaşmayla geliyordu. Bu durum, Cumhuriyet devrine kadar sürdü. Arada daha birçok kere şapka değişikliği denemeleri oldu. Bunların bazıları kısmî girişimlerdi, bazıları da başarısız olmuştu.[3] Nihayet Cumhuriyet devrinde çıkarılan kanunla şapka giymek memurlar için, evet burayı tekrar vurgulayalım, sadece memurlar için zorunlu hâle getirildi.[4] Bu durum 2. Mahmut’tan beri gelen iş kıyafeti anlayışının bir uzantısı gibi düşünülebilir.

Memleketin manzara-yı umumiyesi

Aynı kanunla halk için başın açık olması, ama illa bir şey giyilmek isteniyorsa onun da şapka olması gerektiği karara bağlandı. Görüldüğü gibi düzenleme temelde memurlar içindi ama bu arada halka yönelik de bir karar alınmıştı ki bunu anlatmak için ikinci bakış açısına geçmemiz gerekiyor.

Şapka Kanununa iki açıdan yaklaşalım demiştik. İlk olarak tarihî gelişimi ele aldık. Şimdi ikinci açıya, yani kanunun kabul edildiği dönemdeki duruma bakalım. 1925’in ilk ayları… Doğu illerinde Şeyh Sait isyanı çıkmış. Kendisine bir takım unvanlar vererek halkı “din elden gidiyor” diye kışkırtmış. Bu isyan, ilk anda hükümetin tahmininden daha hızlı ve geniş bir alana yayılmış. Daha sonra gerek bölge halkının direnişiyle gerekse hükümetin aldığı tedbirlerle bastırılmış. Sonra da isyancılar cezalandırılmış. Bütün bu sıralarda gerek TBMM’deki konuşmalara gerekse olayla ilgili araştırmalara şöyle bir bakıldığında görülen şudur: Bir kişi, kerameti kendinden menkul unvanlarla halkı kandırmış ve devlete karşı kışkırtmıştır. Bu kışkırtmada kullandığı unvanlar ve söylemler dinîdir.

Şapka tartışmalarında pek dile getirilmeyen ama yaz aylarında Atatürk’ün konuşmalarından anlaşılan duruma da mercek tutmak gerekiyor. Şapka Devrimi için Atatürk’ün Kastamonu gezisi bir başlangıç olarak kabul edilir. Onun için Atatürk’ün bu gezisi sırasında söylediği sözlere bakacağız. Bu devrim anlatılırken Atatürk’ün özellikle kıyafetle ve başlıkla ilgili sözlerine dikkat çekilir. Bu sözler bugüne kadar çok fazla incelendiği için onları burada ayrıca incelemeye gerek duymuyoruz. Bizim inceleyeceğimiz sözler kıyafet ve şapka meselesi hakkında o dönemki genel havayı anlamamızı sağlayacak sözleri…

Bu gezideki konuşmalarında Atatürk, iki olguyu birden ele alıyor. Bir tanesi taşrada halk üzerinde din yoluyla vesayet kurmak isteyen kişilerin varlığı, ikinci olgu ise kılık kıyafet meselesi. Şimdi Atatürk’ün 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmadan bir bölüme bakalım:[5]

“Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tâbi olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta mutluluğa ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün şümulüyle medeniyetin ışık saçan huzurunda filan veya falan şeyhin irşadıyla maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar iptidaî insanların Türkiye camia-i medeniyesinde mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.”

Bu cümleden sonra o meşhur sözünü söylüyor:

“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Tarikat reisleri bu dediğim hakikati bütün açıklığıyla idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasıl-ı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir.”

Görüldüğü gibi konuşmasının bu kısmında Atatürk, tarikatların halk üzerinde kurduğu, bugünkü tabirle, vesayetten bahsediyor ve bunların kapatılması gerektiğini izhar ettiriyor. Bunun ayrıntısını tekke ve zaviyelerin kapatılmasında yeniden ele alacağız ama bütünlüğü vurgulamak için burada da aynı sözlere dikkat etmemiz gerekiyor. Buradan devamla şunları söylüyor:

“Cumhuriyet hükümetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti makamı vardır. Bu makama bağlı müftü, hatip, imam gibi muvazzaf bir çok memurlar bulunmaktadır. Bu vazifedar zevatın ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada vazifedar olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafet iktisasında[6] berdevamdırlar. Bu gibiler içinde çok cahil hatta ümmî olanlarına tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi cühela bazı yerlerde halkın mümessilleriymiş gibi onların önüne düşüyorlar. Halkla doğrudan doğruya temasa âdeta bir mâni teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum. Bu vaziyet ve salâhiyeti kimden, nereden almışlardır? Malûm olduğuna göre milletin mümessilleri, seçtikleri mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Meclisin itimadına mazhar cumhuriyet hükümetidir. Bir de mahallî seçilmiş belediye reisleri ve heyetleri vardır. Millete hatırlatmak isterim ki, bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir. Herhalde salâhiyet sahibi olmayan bu gibi kimselerin görevli olan zevat ile aynı kisveyi[7] taşımalarındaki mahzuru hükümetin nazar-ı dikkatine vazedeceğim.”

Yeni devletin esasları

İşte burası konuşmanın anahtar paragrafıdır. Modern devlette, devlet aygıtı ile vatandaşın temas etmelerinde hiçbir aracıya yer yoktur. Devlet vatandaşı, vatandaş da devleti doğrudan muhatap almalıdır. Hâlbuki Atatürk, yurt gezilerinde bir takım insanların tıpkı devlet görevlisi gibi giyinerek vatandaşla kendisi arasına set çekmeye çalıştığını görmüştür. Sanki yöre halkının temsilcisiymiş ve onların haklarını devlet nezdinde savunuyormuş gibi bir aracı güruh oluşturma çabaları vardır. Atatürk konuşmasında bilhassa din görevlilerine atıf yapmakta ve hem kıyafete hem de tarikatlara değinmektedir.

Burada yine geleneksel ile modern arasında bir karşılaştırma yapılması gerekiyor. Çünkü yukarıda bahsedildiği gibi geleneksel devlette merkezî yönetim, özellikle taşrada otoritesini yerel ileri gelenlerle paylaşmaktaydı. Bu eski zamanın bir usulüydü ve geleneksel dönemde, yani ulaşım ve iletişim imkânlarının daha sınırlı olduğu dönemde, hakikaten de bir karşılığı vardı. Dolayısıyla taşrada ortaya çıkan bu gibi durumlar, eski alışkanlıkların bir devamıydı. Fakat modern teknikler ile iletişim ve ulaşım imkânlarının gelişmesi devlet ile halk ilişkisinde bu gibi aracılara duyulan ihtiyacı ortadan kaldırıyordu. Bu sefer, yöre halkının faydasına gibi görünen bu durumlar, aslında yöre halkı üzerinde bir vesayet oluşmasından başka bir işe yaramıyordu.

Bütün bu açıklamalardan sonra Atatürk’ün sözlerindeki kıyafet detayına gelelim. Görüldüğü üzere Atatürk, devlet görevlilerinin kıyafetlerini taklit eden bu gibi insanlardan bahsederken verdiği örnek müftü, hatip ve imam gibi din adamlarıdır. Bu da göstermektedir ki halkla devlet arasına set çekmek isteyen bu insanlar, dinî kıyafetleriyle kendilerini halktan ayırmaktadırlar. Âdeta toplum içerisinde ayrıcalıklı bir konum elde etmeye çalışıyorlar. Yani kıyafet, bugünkü gibi alelade bir moda meselesi değildir, insanlar arasında bir tefrik vasıtasıdır. Başlık ise eski dönemde kıyafetin en önemli ayırt edici unsurudur. Eski kıyafet usullerine bakıldığında birçok statünün bu kıyafet sayesinde anlaşıldığı görülür, ama başlık bunların hepsinden daha belirgin bir özelliktir.

Toplumun dini algılaması açısından bakıldığında da başlığın üstüne sarığı saran kişi, bir anda halk arasında itibar görmektedir. Gerçekte bu kişinin âlim olup olmadığı bilinmemekte, fakat sarık ona bir kutsiyet atfetmektedir. Nitekim Atatürk de çeşitli konuşmalarında bu hususa dikkat çeker. Daha 1923 gibi erken bir zamanda Adana Türk Ocağındaki konuşmasında “her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır”[8] diyor. Yukarıda naklettiğimiz Kastamonu konuşmasından beş gün önce yine Kastamonu’da “sarığı salahiyettar olmayana sardırmamalı, sonra vazifelerini yaparken sardırmalı”[9] diyor. Görüldüğü gibi sarık meselesi, toplum içerisinde hak etmeyen kişilere ölçüsüz bir itibar sağlama vasıtası olarak tespit ediliyor. Atatürk işte buna işaret ediyor.

Düşman kovulmuştu fakat cehalet de yenilmeliydi

1925 senesinin başında meydana gelen Şeyh Sait isyanının bu konuda Atatürk’ü harekete geçirici bir işlevi olduğunu düşünebiliriz. Bir tarikat şeyhi sıfatıyla ortaya çıkan bu kişi, halkı kandırarak peşinden sürüklemişti. Bu isyan dolayısıyla görüldü ki temelde tekke ve benzeri yerler, bu tip yerel vesayetleri ortaya çıkarmakta ve bunlar da devlete kafa tutabilmektedir. İsyanın bastırılmasıyla birlikte bu yapıların zararlı olduğu ve kapatılması gerektiği fikri hâsıl olmuştu. Fakat sadece bu yapıları kanunen kapatmak yeterli olmayacaktı. Resmen kapalı görünse de bir kişi sokakta da başında sarıkla dolaşarak yine ahaliyi heyecana gark edebilirdi. Yani başta fes olmak üzere çeşitli tür başlıklar giymek ve üstelik bir de onların çevresine sarık sarmak âdeti devam ettiği müddetçe bu köhne yapıların önü alınamayacaktı. İşte memurlara şapka mecburiyeti getirilirken halkın da başının açık olması kararının ardında toplum içinde ayrıcalığı önleme açısından önemli bir işlevi söz konusuydu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Şapka Kanunu modern devletin iki önemli gereğinin yerine gelmesi için bir araçtı. Bunlardan bir tanesi devlet otoritesini tesis etmek için memurların ayırt edilebilir bir hâle gelmesini sağlamaktı. Diğeri ise halk içinde, özellikle sahte dinî ayrıcalıkları ortadan kaldırarak eşitlik prensibini gözle görülür bir şekle sokmaktı.

İşte bu yüzden de diyorum ki Şapka Kanunu gerekliydi ve hatta elzemdi. Hiç sözü eğip bükmeye gerek yok.

 

[1] Burada şunu da belirtmek lazım. Kılık kıyafet düzenlemeleri modern devletten önce de oluyordu. Osmanlı’nın 2. Mahmut öncesi zamanlarında da askerlerin ve sivil memurların, hatta halkın kıyafetlerini belirleyen fermanlar zaman zaman çıkıyordu. Bu konuda bk. Mehmet İpşirli, Kıyafet, TDVİA, 25. Cilt, 2002, 510-512. Modern devlet olgusundaki fark ise bu kuralların daha kesin ve belirleyici bir şekil almasıdır.

[2] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, 5. Cilt, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999 (ilk baskı 1947), 150 ve devamı; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993 (ilk baskı 1970), 99 ve devamı; Hülya Tezcan, Fes, TDVİA, 12. Cilt, 1995, 415-416; Nebi Bozkurt, Kavuk, TDVİA, 25. Cilt, 2002, 71-72.

[3] Festen sonraki başlık değişimi denemeleri birçok defa ele alınmıştır. Mesela bk. Durmuş Yalçın ve diğerleri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I-II, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2002.

[4] Kanunun Birinci Maddesi şöyledir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilumum müessesata mensup memurîn ve müstahdemin, Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder.” Bk. Mevzuat.gov.tr

[5] Atatürk’ün sözlerini bugünkü konuşmalarımızı esas alarak biraz sadeleştirdim. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2006, 223 ve devamı.

[6] İktisa, giyme, giyinme demektir. Kanunun başlığında geçtiği için bu kelimeyi olduğu gibi bıraktım.

[7] Kıyafet demektir.

[8] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2. Cilt, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2006, 129 ve devamı.

[9] Taner Aslan, Türk İnkılabının Doğuşu ve Gelişmesinde Basının Rolü, Kastamonu Eğitim Dergisi, 17/1 (Ocak 2009), 252.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları