Yükleniyor...
Trump’ın İran yönetimine yönelik teşekkürü, son derece ürkütücü bir gerçeği açığa çıkarmaktadır. Karşımızda, kendi vatandaşlarından en az 700 tutukluyu açık biçimde ABD ile pazarlık konusu yapan bir yönetim vardır. Mesaj nettir: “Vurursan idam ederim, vurmazsan yaşayabilirler.” Bu durum, İran rejiminin tutukluları fiilen canlı kalkan ve pazarlık nesnesi olarak gördüğünü göstermektedir.
Bu tablo, İran’daki her mahpusun can güvenliğinin fiilen tehlike altına girdiğini ortaya koymaktadır. Rejim, bundan böyle olası bir askerî müdahale ya da yaygın protesto durumunda, tutukluların toplu biçimde idam edilmesi tehdidini sistematik bir araç olarak kullanabilir. Bu da İran’daki siyasi tutukluların statüsünü niteliksel olarak farklı ve çok daha tehlikeli bir noktaya taşımaktadır.
Ortaya çıkan gerçek şudur: İran’da bugün, aleni ya da örtük biçimde, toplu idam tehlikesi son derece ciddidir. Özellikle muhtemel bir askerî müdahale senaryosunda, rejimin toplu infazlara ve kanlı bir tasfiye sürecine yönelmesi artık tarihsel bir ihtimal değil, somut bir risk hâline gelmiştir.
Bugün yaşananlar, İran’ın siyasi hafızasındaki en karanlık sayfalardan biri olan 1988 toplu infazlarıyla çarpıcı benzerlikler taşımaktadır. İran-Irak Savaşı’nın sona erdiği dönemde, Humeyni’nin doğrudan emriyle binlerce sol görüşlü mahpus, cezalarını tamamlamış olmalarına rağmen gizlice idam edilmiş ve toplu mezarlara gömülmüştür. “67 Katliamı” olarak bilinen bu süreç, rejimin sıkıştığı anlarda içerideki muhalifleri sistematik bir tasfiye nesnesine dönüştürdüğünün en somut kanıtıdır.
1988 yazı, İran’ın çağdaş tarihinde karanlık bir kırılma noktasıdır. İran-Irak Savaşı’nın resmen sona erdiği bir dönemde, İran İslam Cumhuriyeti cezaevlerinde tutulan siyasi mahpuslara yönelik toplu infazlar başlatılmıştır. Bu infazlar, birçok tutuklunun cezasını çekmekte olduğu, hatta bazılarının fiilen tahliyeyi beklediği bir aşamada gerçekleştirilmiştir. Bu dönem, özellikle sol çevrelerde (Çepkoşi) “solcu öldürme” ya da “solcuların katliamı” olarak anılmaktadır.
Savaşın ardından İran Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Irak sınırından İran topraklarına girerek bazı kentleri ele geçirmesi, rejim tarafından ülke genelinde bir seferberlik gerekçesi olarak kullanılmıştır. Bu askerî gelişmeye karşılık olarak rejim, cezaevlerinde tutulan siyasi mahpuslara yönelmiş ve kapsamlı bir imha sürecini başlatmıştır.
Kamuoyunda “67 Katliamı” olarak anılan bu toplu infazlar, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Humeyni’nin doğrudan emriyle hayata geçirilmiştir. 1988 yılının Ağustos–Eylül aylarında, rejime ait cezaevlerinde tutulan binlerce siyasi ve inanç temelli tutuklu gizlice idam edilmiş; cenazeleri ailelerine teslim edilmeden kimliği belirsiz toplu mezarlara gömülmüştür.
İdam edilenlerin önemli bir bölümünü İran Halkın Mücahitleri Örgütü, İran Halk Fedaileri Örgütü ve Tudeh Partisi gibi sol eğilimli yapıların mensupları oluşturmuştur. Uluslararası insan hakları kuruluşları, bu tutuklulara yöneltilen suçlamaların esasen siyasal ve düşünsel aidiyetlere dayandığını belirtmiştir. Dönemin yöneticileri ise öldürülenlerin “komünist ve Marksist” olmalarını idamların gerekçesi olarak açıkça dile getirmiştir.
Katliamın boyutları konusunda kesin bir uzlaşı bulunmamaktadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Özel Raportörü en az 1.879 kişinin idam edildiğini belirtirken, çeşitli kaynaklar bu sayının 3.000 ila 4.482 arasında olduğunu, bazı değerlendirmeler ise 30.000’e kadar çıktığını ileri sürmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin üst düzey yetkilileri ise bu infazları inkâr etmek bir yana, çoğu zaman “rejimin bekası” adına savunmuşlardır.
İran’daki siyasi tutukluların durumu, klasik ceza hukuku mantığıyla açıklanamaz. Tutukluluk ve mahkûmiyet, sabit ve öngörülebilir bir hukuki sürecin sonucu olmaktan ziyade, rejimin içinde bulunduğu siyasal konjonktüre bağlı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu bağlamda mahpuslar, “cezalandırılmış yurttaşlar” değil, potansiyel olarak “tasfiye edilebilir düşmanlar” kategorisine yerleştirilmektedir.
Bu yaklaşım, olağan dönemlerde örtük biçimde işlese de, rejimin varoluşsal tehdit algısının yükseldiği anlarda açık ve sistematik bir hâl almaktadır. Trump’ın açıklamalarıyla birlikte görünür hâle gelen idam tehdidi, bu mantığın güncel bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. Böylece siyasi mahpuslar fiilen rehine statüsüne indirgenmekte; yaşam hakları dış politik gelişmelerle doğrudan ilişkilendirilmektedir.
İran’da siyasi mahpuslar esasen birer rehine olarak görülmektedir. İşledikleri iddia edilen fiiller ve aldıkları cezalar ikincil önemdedir. Konjonktür değiştiğinde, bir gün önce tahliye edilmesi beklenen bir mahpus süresiz hapisle tutulabilir ya da idam edilebilir. Rejim açısından mesele hukuk değil, düşman tanımıdır.
1988’de idam edilen solcular bunun en açık kanıtıdır. Kurbanların bir bölümü tahliyeye günler kala öldürülmüş; bazıları üç yıl, hatta yalnızca bir yıl hapis cezasına çarptırılmış olmalarına rağmen idam edilmiştir.
İran yönetimi, şiddetin ve özellikle devlet eliyle uygulanan öldürmenin rejimin bekasını korumada etkili bir araç olduğunu tarihsel olarak deneyimlemiştir. İran İslam Cumhuriyeti, varlığını büyük ölçüde güvenlikçi şiddet repertuarı üzerinden sürdürmektedir. 1979’dan bu yana muhalifleri öldürme, işkence, hapis ve diğer tüm şiddet biçimlerini sistematik olarak kullanma pratiğine sahiptir.
Burada dikkate alınması gereken temel nokta şudur: İdam cezası dinsel bir çerçeveyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, bu uygulamanın pratikteki işlevi siyasal kontrolü sürdürmeye yönelik bir politik karardır. İran İslam Cumhuriyeti’nde idamlar üzerine yapılan incelemeler, idam sayısındaki artış ya da azalışın suç oranlarıyla değil, doğrudan siyasal gelişmelerle ilişkili olduğunu göstermektedir.
İstatistiklere dayalı araştırmalar, cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri gibi kritik siyasal süreçlerde idamların ya tamamen durduğunu ya da ciddi biçimde azaldığını ortaya koymaktadır. Seçimler sırasında, halkı katılıma teşvik etme amacıyla yaklaşık bir ay boyunca idam uygulamaları askıya alınmakta; seçimlerin tamamlanmasının ardından ise infazlar yeniden başlamaktadır.
İran yönetimi korkunun tüm biçimlerini kullanarak ayakta kalmaktadır. Korkunun toplumsal davranış üzerindeki etkilerini çok iyi bilmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejik mantığı büyük ölçüde “en-nasr bi’r-ru‘b” (korku yoluyla zafer) ilkesine dayanmaktadır. Bu yaklaşım, yöneticiler tarafından hem tarihsel hem de dinsel referanslarla meşrulaştırılmaktadır. Onlara göre düşmanı psikolojik olarak yıpratmak, moralini bozmak ve korku yaratmak, zaferin temel koşuludur.
“Zafer korkutarak kazanılır” stratejisinin İran toplumunda işlevsel olduğu rahatlıkla söylenebilir. İran toplumunda yaygın kanaat şudur: “Mollalar iktidarda kalmak için herkesi öldürebilir.” Yönetimin zarar verme kapasitesinin sınırsız olduğu ve acımasızlıkta hiçbir sınır tanımadığı düşüncesi, gündelik konuşmalarda sıkça dile getirilmektedir. Bu korku, toplumun itaatkâr kalmasına, kitlesel protestolardan uzak durmasına ve siyasal muhalefetin bastırılmasına hizmet etmektedir.
İran İslam Cumhuriyeti, kendisini varoluşsal bir tehdit altında algıladığında hukuki, ahlaki ve kurumsal sınırları askıya alma kapasitesine sahip bir rejim olarak hareket etmektedir. Son protestolarda gözlemlenen yaygın şiddet, toplu öldürmeler. ve kitlesel tutuklamalar bu eğilimin güncel göstergeleridir.
Bu bağlamda cezaevleri, yalnızca kapatma ve denetim mekânları olmaktan çıkmakta; potansiyel bir “toplu tasfiye alanı”na dönüşmektedir. Siyasi mahpuslar, rejimin krizle başa çıkma stratejisinde en savunmasız ve en kolay feda edilebilir grup olarak konumlanmaktadır.
Trump’ın açıklamaları, bu tarihsel döngünün yeniden devreye sokulduğunu göstermektedir. Bugün İran’daki siyasi tutuklular, İran–ABD–İsrail geriliminin doğrudan bir parçası hâline gelmiştir. Bu son derece tehlikeli ve ürkütücü bir gelişmedir.
İran’da siyasi tutukluların can güvenliği artık ideolojik kimliklerinden, etnik ya da dinsel aidiyetlerinden ve tutuklanma gerekçelerinden bağımsız biçimde tehdit altındadır. 1990’lı yıllarda yalnızca cezaevlerinde değil, cezaevi dışında da muhaliflerin kaçırılıp öldürüldüğü bilinmektedir.
İran yönetimi, kendisini köşeye sıkışmış hissettiğinde neler yapabileceğini son protestolarda açıkça göstermiştir. Rejim, varoluşsal bir tehdit algıladığında hukuku tamamen askıya alabilmekte ve sınırsız şiddete başvurabilmektedir. Bu durum, en başta cezaevlerinde tutulan siyasi mahpusların hayatını doğrudan ve acil biçimde tehlikeye sokmaktadır.