07.08.2022

Azerbaycan Cumhuriyetini kuranlar ve varisleri

Hâkim siyasi elit milletine yabancı gözle bakıyor, eğitim sisteminde millîleşme önleniyor; diğer taraftan bilimsel çalışmalar ve kültürel hayat kriz içinde, siyasi partilerin ve toplumun bir kısmında aşağılık kompleksi hâkimdir.


Nesib Nesibli’nin Güney ile Kuzey Azerbaycan Sorunları kitabından alınmıştır.

Azerbaycan tarihinde 28 Mayıs 1918’de bağımsız ve millî bir devlet kurulmuştur. Azerbaycan coğrafyasında bağımsız bir devlet kurulmasının ilk örneği değilse de millî temelleriyle ilk kez Azerbaycan adında bir devlet kurulması oldukça önemlidir. Batı Avrupalıların 16. yüzyıldan sonra yaşadıkları dönemi, Azerbaycan halkı 1918 yılından sonra yaşadı. Tüm bunlar, bu coğrafyada ulus-devlet yapılanmasının (nation-state building) habercisiydi.

Azerbaycan Millî Şurası, tek meşru organ olarak ulus-devlet kuruluşunun koşullarına uygun, dünün sömürge Azerbaycan’ında gerçekten de “hiçten bir devlet kurmalıydı.” Yani, devletin varlığının parametrelerinden olan maliye ve finans sistemi, yüksek kamu yönetimi organları ve yerel organlar yeniden oluşturulmalıydı; kurulacak ordu, ilan edilmiş olan sınırların güvenliği, dolayısıyla, vatanın bağımsızlığı ilkesinin teminatı olmalıydı. Dağılmış petrol endüstrisi restore edilmeli, üstelik kırsalda tarım reformu yapılmalıydı. Millî kültürün düzenlenmesi, onu yükseltecek eğitim sistemi, aynı zamanda sağlık bakanlığının kurulması gerekiyordu. Kısacası, görülecek işler çok fazla idi. Üstelik bu çalışmalar ilk altı ayda Baksovet denilen Rus-Ermeni ikilisi ile, daha sonra ise Ermenistan ve ülkedeki Ermenilerle devam eden savaş ortamında yapılmalı idi. Askeri yapılanma ve savaş işinin önemli ağırlığını ilk altı ayda Osmanlı Ordusu üstlenmiştir.

Azerbaycan Devleti

İstiklal Bildirisi’nde kaydedildiği üzere, Azerbaycan Devleti bir demokratik cumhuriyet, o dönem ifadesiyle halk cumhuriyetidir. Yani millî hâkimiyet düşüncesi yönetimin en etkili, ancak en zor biçiminde gerçekleşmeliydi. Bir hukuk devleti kurulması ve üstünlüğünün sağlanması gerekiyordu. Bu, Müslüman Doğu dünyasında ilk cesaretli bir adım olarak değerlendirilebilir. Osmanlı’da sultanlık, İran’da diğer monarşi biçimi şahenşahlık, Arap dünyasının büyük bir kısmı sömürge, diğer bölümü ise küçük şeyhliklerden oluşuyordu. Küçük ve eski sömürge olan Azerbaycan, Müslüman dünyaya bir model oluşturmalı idi.

Millet yapılanmasında da asırlar boyu çözüm bekleyen sorunların ortadan kaldırılması gerekiyordu. Devletin adı ile ilgili sadece Bolşevikler tarafından değil, komşu İran tarafından da itiraz sesleri yükseldi. Kacarların hâkimiyette olduğu İran, Güney Azerbaycan’a yansımalarından korktuğu için yeni kurulan devletin adının “Azerbaycan” olmasına itiraz etmiştir. Bir süre basında tartışıldıktan sonra Bakü, resmen İran sınırlarında kalan Azerbaycan toprakları konusunda iddiasının olmadığını açıklamıştır. 1919 yılının sonlarına doğru artık Kacar İran ve demokratik Azerbaycan arasında konfederasyon kurulabileceği konusu konuşuluyordu. Bir süre sonra iki ülke arasındaki ilişkiler normal bir şekilde gelişiyor ve hayata geçirilmesi için onlarca resmi belge imzalanıyordu.

Sömürge döneminde Çar rejiminin bilerek karıştırdığı etnonim (halkın adı) ve longvonim (dilin adı) konularına da açıklık getirilmeliydi. Milli hükümetin bu alanda bir sorunu olmadı: yasama organında milletin adının elbette “Türk” olduğu, ülke nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu dilin de “Türkçe” olduğu tespit edildi (bu dönemde Osmanlı Devletinde çoğunlukla “Osmanlı milleti” ve “Osmanlı lisanı” kullanılmaktaydı). Millî bilincin gelişmesinin önündeki bazı olumsuz faktörler konusunda da millî hükümetin zorlanmadan çözdüğü hukuki düzenlemeler oldu. Kimlik meselelerinin çözümü için Çar rejimi ile eski ilişkilere de açıklık getirilmeliydi. Bazı belgelerde Azerbaycan’ın Rusya’nın sömürgesi olduğu, burada Rusya’nın acımasız sömürge zulmü yürüttüğü yer almış ve bu siyaseti yansıtan belgelerin bir bölümü hatta kamuoyuna açıklanmıştır. Ermenilerin cinayetlerini araştıran ve bunları belgeleyen Olağanüstü Soruşturma Komisyonu da aktif çalışmaya başlamıştır.

Millet yapılanması alanında en önemli   işlerden biri, eğitim sisteminde gerçekleştirilmiştir. Eğitim sisteminin millîleşmesi ve gelişimi için çok önemli kararlar alınmıştır. Bunun yanında bürokratik yazışmaların devletin resmi dilinde -Türkçe yapılması hakkında (tarihte ilk kez) tarihi karar alınmıştır. Azerbaycan hükümeti 27 Haziran 1918’de bir karar almıştır. “Devlet dili Türkçe olarak kabul edilmiş ve ilerde tüm mahkeme, iç işleri ve diğer kurumlarda görev yapanlar bu dili öğreninceye kadar hükümet kurumlarında  Rusça kullanımına da müsaide  edilsin.”[1]

Resmî dil Türkçe

Parlamentonun resmî dili Türkçe ilan edilmiş, etnik unsurların temsilcilerinin konuşmalarını Rusça yapmaları uygun görülmüştür. Ancak resmî belgelerin üzerinde, Parlamentonun Başkan Yardımcısı Dr. Hasan Bey Ağayev’in, bazen şöyle bir not bıraktığı da görülmüştür: “Dilekçe dili Türkçe olmadığı için işlem yapılmamaktadır.” Halk Cumhuriyeti döneminde millî kimliklerin oluşumu yönünde eşsiz çalışmalar yapılmıştır. Aslında Azerbaycan ve Türk isimlerinin resmen kabulü de bu benzersiz dönemin ürünüdür. Resulzade 1925 yılında kaleme aldığı eserinde konuyu şöyle vurguluyor: “Rusya idaresindeki Müslümanlara Türk dedirtmek bugün kazanılmış bir davadır. Sadece Türk kelimesi değil, Azerbaycan ismi de kazanılmıştır.”[2]  Siyasi elitin çoğunluğu, Parlamentoda ve hükümetteki Müsavat Partisi temsilcileriyle birlikte hareket eden Bağımsız Demokratik Grubun üyelerinden oluşuyordu. Bunlar sosyal köken bakımından çoğunlukla aydın ve küçük yönetici memurlar idi. Yeni devletin kuruluşu ve milletleşme süreci için binlerce kadro gerekiyordu. Rus ayrımcılık politikası, yönetici kadroların son derece az olmasını istemiştir. Resulzade bu durumu şöyle anlatıyor: “Ermeni kilise mektepleri, Gürcülerin asilzade teşkilatına mahsus millî mektepleri senelerden beri Ermeni ve Gürcü maarifini tamim etmekte iken, Müslümanlara böyle bir ayrıcalık verilmiyordu. Millî maarif sadece özel mekteplerde okunan eski usul, mescit “mektephanelerine” münhasır idi.”[3]Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin (Azerbaycan Demokrati Cumhuriyeti) kurucularının gerçekleştirdiği işlerin önemi ve büyüklüğü bu ağır şartlar  dikkate alındığında  daha  doğru    anlaşıla   biliyor.    Bu  millî-demokratik kesim az sayıda olmasına rağmen, yaptığı işlere göre sonraki nesiller için örnek oluşturmuşlardır. Onların özel faaliyetlerinin önemine göre sıralanması da mümkün olabilir. Fakat en önemlisi, bu tarihi ulus- devlet kuruculuğu sürecine onların samimi katkılarıdır; bu katkı millî tarihimizde onları daima şükranla anmaya yetecek kadar önemlidir. Mehmet Emin Resulzade – Millî Şura Başkanı ve Parlamentoda Müsavat Partisi grup başkanı, Ali Merdan Bey Topçubaşı – Parlamento Başkanı ve Paris Barış Konferansındaki Azerbaycan heyetinin başkanı, Feteli Han Hoyski – Başbakan, Nesib bey Yusifbeyli – Başbakan, Dr. Hasan Bey Ağayev – Parlamento başkan yardımcısı, Halil bey Hasmemmed – Bakan, Şefi Bey Rüstembeyli – Bakan Yardımcısı, Mehmet Yusuf Caferov – Parlamento Başkan Yardımcısı, Behbud Han Cavanşir – Bakan, Dr. Sultanov – Karabağ valisi, Semedağa Mehmandarov – Savunma Bakanı, Mustafa bey Vekilov – Bakan, Mirza Bala Memmedzade – İstiklal gazetesinin editörü, Üzeyir ve Ceyhun Hacıbeyli kardeşler – iki dilde Azerbaycan gazetesinin yayıncıları ve başkaları bu binlerden sadece birkaçıdır. Bu listeye Kafkas İslâm Ordusunu, komutan Nuri Paşa’yı, Kafkas İslâm Ordusu’nun onlarca subay ve askerini, daha sonra ise Azerbaycan Ordusunun onlarca şehit subay ve askerini de ekleyebiliriz.

27 Nisan 1920’de hâkimiyeti altı şartla (beşinci şart: “Önceki devlet adamları, hükümet üyeleri ve milletvekillerinden hiç kimse siyasi suçla mahkûm edilmeyecek”) ele geçiren komünistler, siyasi elitin imhasına başlamıştır. Ordu subaylarından, küçük sivil memur görevlilerine dek herkes kara listelere alınmış, çoğunluğu da öldürülmüştür. Sovyet rejimi kendisine, kendi mahiyetine uygun yeni siyasi elit yaratma gereği duydu.

Sovyetlerin yeni siyasi elit projesi

Sovyetlerin 1920-80 yılları arasında yeni siyasi elit oluşturma konusundaki politikasını kısaca gözden geçirdiğimiz zaman aşağıdaki önemli noktaları vurgulamamız gerekir;

1 – 70 yıllık Sovyet döneminde Moskova’nın Azerbaycan’a yönelik politikası birbirinden form olarak farklı birkaç aşamayı geçse de[4] karakter bakımından Çar dönemi politikasının devamı idi. Çar döneminde planlanan işlerin önemli bir bölümünün Sovyet döneminde hayata  geçirilmesi mümkün olmuştur. Bu çalışmaların amacı Sovyet Azerbaycan’ında merkezkaç eğilimlerinin önlenmesi olmuştur. Millî bilincin yöneltilmesi ve loyal siyasi elitin yetiştirilmesi dikkat merkezinde yer almıştır. Buna uygun siyasi terör, millî  aydınların fiziksel olarak yok edilişi, “formca milli ve sosyalist kültür içerikli” formülü ile milli şuura tesir eden tüm faktörleri önlemeye  çalıştılar. Böylece millî aydınlar yok edildi; ender  görülen kültürel soykırım  gerçekleştirildi; Azerbaycan  Türklerinin  ismi değiştirilerek Türk yerine Azerbaycanlı kavramı  yerleştirildi. Milletin konuştuğu dilin adı da Türkçe yerine Azerbaycan dili olarak değiştirildi;5 Latin alfabesi yerine Kiril alfabesi kullanılması mecbur edildi. Soyadlarının sonuna Rus ov, yev ekleri eklendi ve halkın etnik kimliğini gösteren tüm özellikler üzerine tabu konuldu. Nevruz Bayramı gabi millî bayramlar yasaklandı ve dinin toplumdaki rolü yas törenlerine kadar son derece sınırlandırıldı. 19. yüzyılda Çarlık rejimi, İran’ın kültürel nüfuzunun engellenmesine çalışsa da, Rus-Bolşevik rejimi tarih yazımında (millî bilinci şekillendiren temel faktörlerden biri) pan-İranizm’i teşvik etmeye başladı; Azerbaycan’ı Türk dünyasından (özellikle Türkiye’den) uzaklaştırma politikalarında komünist rejimi Çarizm’den sadece gaddarlığı ile farklılaşmıştır. Sözde Sovyet halkı ve Sovyet vatanseverliği kavramları topluma dayatıldı.

Millî kültür alanındaki devlet terörizmine rağmen, Sovyet Azerbaycan’ı hayli modernleştirildi. Sanayileşme, yeni sosyal sınıflar, bilim- eğitim, sağlık sistemi, kültür alanlarının gelişimi ile halkın, özellikle Bakü’nün şehir nüfusunun profili değişti (Dr. Ali Bey Hüseyinzade’nin sözüyle, millet “Frenk kıyafetli” oldu). Yeniden Ruslaşan siyasi, sosyal, kültürel elit (Rusofil nomenklatur) yaratıldı.

Böylece, 1991 Ekiminde Azerbaycan Cumhuriyetinin yeniden kurulması sırasında Kuzey Azerbaycan Türkleri, keşmekeşli, dramatik, çelişkili millet-devlet yapılanması sürecini yaşayarak, ulusal kimliklerin biçimlenmesi açısından hayli sorunlarla yüz yüze kaldı. Etnik adı, dil adı ve etnik köken gibi köklü meselelerde farklı yaklaşımlar ve milli hayatı niteleyen özellikler var idi. Millî bilinç açısından Kuzey Azerbaycan toplumu birbirine zıt olan Ruslaşmış elit ve kendini anlamak isteyen, ama millî bilinci karışmış  halk olarak  ikiye bölünmüştü.     Sayıları az olsa da hâkim kesim ülkede modernleşmeyi temsil eden kesim idi. İkinci grup ise milli hayatını, hayal ettiği gibi kurmak isteyen halk idi. Vaktiyle Ziya Gökalp’in de değindiği tehlike, bağımsızlığına yeni kavuşan Kuzey Azerbaycan’ı da tehdit etmekteydi: “Millî kültürü güçlü, ancak medeniyeti zayıf bir milletle millî kültürü bozulmuş, ancak medeniyeti yüksek olan başka bir millet siyasi savaşa girince kültürü güçlü olan millet daima üstün gelmiştir.”[5]

Çağdaş Azerbaycan’ın millî elit sorunu

1987 yılından sonra alenen başlayan Ermeni saldırıları Kuzey Azerbaycan’ı ciddi bir şekilde sarstı ve milli elitin durumunu bütün açıklığı ile ortaya koydu. Azerbaycan toplumunun ve halkının bölünmüşlüğü çok erken anlaşıldı.

Millî özgürlük ve demokratik hareket sırasında resmi ve yeni oluşmakta olan özgür basında Sovyet döneminin mirası eleştiriliyor, buna karşı 1918-1920 yılları bağımsız Halk Cumhuriyeti konusu övülüyordu. Azerbaycan muhaceret mirasını ülkeye getirmek için M. Emin Resulzade, Mirza Bala Mehmetzade gibi muhacir liderlerin eserleri basılıyor, yüzyılın başlarındaki Biz kimiz? sorusuna yeniden cevap aranıyordu. Yeniden Türk/Azerbaycan Türkü kavramları vatandaşlık hukuku kazandı. Yeni oluşturulmakta olan siyasi ve kültür teşkilatlarının neredeyse tamamı gösterilen kavramları kullanıyordu. Güney Azerbaycan ile ilgili konular da yeniden popülerite kazandı.

Görülmemiş millî tutuculuk ile birlikte, Sovyet döneminin mirası da kendisini göstermeye devam etmiştir. Halk, Bakülü, Şekili, Nahcıvanlı… olarak meydanlara gelmiş ancak Azerbaycanlı olarak meydanlardan çekilmiştir (Sabir Rüstemhanlı); ancak ilerleyen zamanlarda halk hareketi sürecinde milletleşme sürecinde birtakım kusurlar da görülmeye başlamıştır. Her şeyden önce halk hareketi içinde de çok yakında bölgecilik eğilimleri siyasi kurumların ve siyasi güç merkezlerinin oluşmasında kendisini göstermeye başladı. Azerbaycan Komünist Partisi’nin son başkanı ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Ayaz Mütellibov selefleri gibi, hâkimiyetini korumak için bölgeciliği savunmuştur. Aslen Bakülü olanları Bakülü olmayanlara karşı, özellikle Ermenistan’dan kovulmuş mültecilere karşı çıkmaya, onları (Bakülüleri) kurumsallaştırıp, ulusal özgürlük ve demokrasi isteyen çok renkli hareketi zayıflatmaya çalıştı. Azerbaycan Komünist Partisi’nin ikinci adamı Viktor Polyaniçko’nun öne sürdüğü tez olan  Yeraz (Yerevan/İrevan Azerbaycanlıları, Ermenistan’dan kovulan kaçkınlar) ve Bakinets milleti (Bakü milleti) anlayışları millîözgürlük hareketine karşı konuldu. Ebülfez Elçibey’in 1992 yılı Haziran ayında Azerbaycan Devlet başkanı seçilmesi, millî azatlık hareketini (aynı zamanda demokrasiyi) temsil eden güçlerin milletten kopmuş nomenklaturaya (komünist totaliter rejime) karşı zaferi idi. Elçibey hükümeti dekolonizasyon politikası çerçevesinde millî şuurun güçlenmesi yönünde birçok çalışmalar hayata geçirmiştir. Önce mevcut Anayasanın gereklerine uygun olarak, Azerbaycan dilinin devlet organlarında kullanımının sağlanmasına karar verildi. 22 Aralık 1992 yılında. Millî Meclis. Devlet dili hakkında kanun kabul ederek, Azerbaycan’ın resmi dilinin Türk dili olması hakkında tarihi bir karar aldı. Bu kanunla Stalin rejiminin “Türk” kavramına uyguladığı tabu yıkıldı. Aynı zamanda eğitim sisteminin millileştirilmesi yönünde de bazı işlemler başlatıldı; yeniden oluşturulan komisyon kararıyla (Aralık 1991)  Latin  alfabesinde ve az sürede yeni ders kitapları basıldı; milli okulların durumu ve popülaritesi arttı. Türk yurdunun yeniden inşası hızlandırıldı. Millî Meclis. Ruslaştırılmış soy ad eklerinin (ov. yev) değiştirilmesi hakkında basitleştirilmiş bazı kurallar belirledi. Fakat milli-demokratik güçlerin yönetim alanındaki hataları yüzünden. ayrıca da “tarihi geleneği Türk ve İslâm düşmanlığına dayanan” (M. Emin Resulzade) Rusya’nın girişimleri ile bir yıl sonra Elçibey iktidarı devrildi.

Gence darbesinden (Haziran 1993) sonra iktidara gelen Haydar Aliyev eski tanımlama sistemini yeniden uygulamaya başladı; Rusya’yı tahrik etmemek ve eski siyasi elitin desteğini kazanmak için Elçibey hükümetinin dekolonizasyon politikasından vazgeçti. Yeni başkan “çok milletli Azerbaycan’dan. “çok milletli Bakü”den bahsetmeye başladı. Bölgecilik yeni siyasi yapılanmanın oluşturulmasında asıl prensibe dönüştü. 1993-1996 yılları arasında iktidarın ikinci gücü olan Millî Meclis Başkanı Resul Guliyev milliyetçiliğin gerici cereyan olduğunu. ülke nüfusunun önemli bir bölümünü teşkil eden Ermenistan’dan kovulan Türklerin siyasi hayatta dominant güç olma olanağını öne sürmeye çalıştı. Ülkede kişisel hâkimiyetini tamamen kurduktan sonra Cumhurbaşkanı Aliyev. Elçibey’in kısa süreli iktidarı döneminde elde ettiği başarıların üzerine oturdu. Bu bağlamda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yeni anayasasının kabulü (Kasım 1995) arifesinde milletin ve milli dilin adı ile ilgili iktidarın tartışma açması ve yönlendirmesi dikkat çekicidir.

Azerbaycan  Cumhuriyeti’nin yeni Anayasa tasarısının 23. maddesinde devlet dilinin Türkçe değil “Azerbaycan Dili” olduğu konusunda hüküm konuldu. Bu maddeyi referandumdan geçirmek için ülkenin   çeşitli kurumlarında. Bilimler Akademisi’nde tartışmalar düzenlendi. Haydar Aliyev yönetiminin darbelerinden birisi de eğitim sisteminde başlatılan millileşmenin önlenmesinde. Rus dilinin (edebiyatının, tarihinin) Azerbaycan eğitim sistemindeki rolünün yeniden artmasında kendini gösterdi. Azerbaycan Cumhuriyeti istiklalinin kazanılmasından sonraki yıllarda Rusça eğitim kurumlarının sayısı azalmadı. aksine arttı. Ayna gazetesi 1997 yılının Mayıs ayında resmi istatistiklere  dayanarak şu ifadeleri kaydetmiştir: Azerbaycan Cumhuriyeti’nde toplam 40 tane Rus, 381 tane uluslararası okul mevcuttur. Esasen Bakü’de bulunan bu okullarda öğrenciler Rusya’dan getirilen ders kitaplarını okuyor, sonuçta  “Rus devletinin vatanseverleri gibi yetiştiriliyorlar.”[6]

Eğitim konusunda yıllardır tartışılan yeni yasa tasarısı, eğitim sisteminin millileştirilmesi anlamına gelmez. Yasa tasarısının 7. maddesinde devlet okullarında, Türkçe ile birlikte diğer dillerin (yani Rusçanın) de kullanımı mümkün kılınmıştır. Eğitim sistemindeki derin kriz, rüşvet ve yolsuzluk ülkenin bilim ve kültür alanına da hâkimdir. Millî bilincin gelişmesini olumlu etkileyebilecek sosyal bilimler alanında istiklal döneminde durgunluk hüküm sürmektedir. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nde millî kimlik arayışı siyasi partilerin ideoloji ve fikir farklılıkları ve çatışmaların da kendisini göstermiştir. Kozmopolit yapı ile milliyetçilik arasındaki fikir ayrılığına neden olan diğer bir husus milletin adı ve içeriği ile ilgili idi. Liberal kesim “Azerbaycan milleti – etnik köken ayrımı gözetmeksizin tüm ülke vatandaşlarının sosyal-siyasi birliğidir” formülüne[7] göre, etnik azınlıkları tahrik etmeden, onları “Azerbaycan milleti” toplumuna katarak  bölücülüğün önünü almaya çağırıyordu. Müsavatçı kesim ise bu tür naif girişimin bir zamanlar “Osmanlı milleti” yaratmak girişimi gibi başarısız olacağını öne sürmüştür. Onlara göre ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Türklerin ulusal bilinci zaten karışıktır; bunun daha da karışacağını söyleyen Müsavatçılar, Azerbaycan’da “bir millet” (Türkler ya Azerbaycan Türkleri) kavramının ülkenin üniter yapısının ideolojik temeli olduğu ve etnik azınlık haklarının bu üniter devlette korunması gerekliliği fikrini savunuyorlardı.

Böylece, istiklalden hayli zaman geçmesine rağmen, Azerbaycan Cumhuriyetinde millî kimlik sorunlarına açıklık getirilmemiştir. Aksine bu konu daha da karmaşık hale getirilmiştir. Hâkim siyasi elit milletine yabancı gözle bakıyor, eğitim sisteminde millileşme önleniyor; diğer taraftan bilimsel çalışmalar ve kültürel hayat kriz içinde, siyasi partilerin ve toplumun bir kısmında aşağılık kompleksi hâkimdir. Bugün üç Azerbaycan vatandaşı “Biz kimiz?” Sorusuna dört farklı cevap vermektedir. Millî kimlik alanında yüzyılların içinden gelen belirsizlik ruhta, yazılarda ve nihayet siyasi etkinlikte kendisini göstermektedir. Bu da Kuzey Azerbaycan’ın hayati sorunlarının – istiklalinin vazgeçilmezliğinin temini, toprak bütünlüğünün yeniden  tanımlanması  ve inşasında olumsuz rol oynamaktadır.

Demokratik hareketin iflas ettirildiği de başka bir gerçektir. Millî hareket de aynı şekilde iflas etmiştir. Millî-demokratik güçler bu gerçeklikten yola çıkarak ve onu idrak ederek, son 20 yıllık mücadele yolunu eleştirel bakışla yeniden değerlendirmeli ve derin bilimsel analiz yapmalıdır. Başarısızlıkların nedenini petrol ve hâkim rejimin baskısına indirgemek gibi kolay yollar aramanın faydası yoktur.

Analizlerin yönleri ile ilgili yıllarca belirttiğim fikri yeniden tekrar etmek zorundayım. Millî-demokratik hareketin liderleri Batı ülkelerinin Azerbaycan’da demokrasi isteğini ve halkın demokrasiye hazır olduğu fikrinde önyargılı, aşırı iyimser tutum sergilemişlerdir. Petrol, jeo-politik, jeo-ekonomik vs. çıkarların insani (demokratik) çıkarlardan ne kadar büyük önem taşıdığını son yılların olayları tüm açıklığı ile ortaya koymuştur. Son yıllarda meydana gelen hadiseler şuna açıklık getirmiştir ki; bugüne kadar halkın demokrasi isteği hiç de tüm isteklerin üstünde değildir; en önemlisi   de halkın çoğunluğunun görüşlerini ifade etmemesidir.

Analiz edilmesi gereken bir diğer konu ise şudur; devlet yapılanması devlet ideolojisi gerektiriyorsa, millet yapılanması da milliyetçilik gerektirir ve de milletleşmenin belli seviyesine ulaşmayınca demokratik yönetimden bahsedilemez. Bu yaklaşımı (devlet-millet) ve onların gelişim düzeyini belirlemek ise millî-demokratik güçlerin görevidir; bu da (açık söylemek gerekiyorsa) onların objektif bilimsel analiz yeteneğine bağlıdır.

Sonuç

Millî-demokratik güçler millî intibah döneminin (1905-1920) zengin ideolojik-siyasi mirasının varisleridir; bu mirasa sahip çıkmalı ve onu sadece propaganda aracı olarak kullanmayı bırakmalı ve ders almalıdır. Böylece kuşaklar arasında yok edilen ilişki tekrar onarılabilir. Sovyet politikasının ürünü – form olarak millî, içerik olarak ise kozmopolit hâkim sınıfın bu mirasa ortaksız sahip olma çabasına karşı, millî ideolojik- siyasi mirası tüm halkın sahiplenmesini sağlayabiliriz.

Milletleşme ve milletleşmenin talepleri, millî güçlerin temel faaliyet alanlarından biri olmalı, pratik çalışmayla yeniden halkın sevgisini kazanmalıdır. Ancak bundan sonra makro siyasi görevler yerine getirilebilir.

[1] Azerbaycan Cınnhnriveti hiikiunetinin kanun ve binağüzarlıqları mecmei, no 1, 15 toşrını-sanı 1919, s. 18.

 

[2]Mehmet Emin Resulzade, İstiklal Mefkuresi ve Gençlik, İstanbul: Amedi matbaası, 1925, s. 6.

[3] Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan Cumhuriyeti (keyfiyet-i teşekkülü ve’ şimdiki vaziyeti), İstanbul: Azerbaycan Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları, 1990, s.64.

 

[4] Örneğin, bkz: Nesib Nesibli, ‘Azerbaycan’ın Millî Kimlik Sorunu’, Avrasya Dosyası, sayı 1, cilt 7, İlkbahar 2001, s. 144-145.

 

[5] Ziya Gökalp, Türkçülüğün esasları, Bakı: Maarif. 1991, s. 48.

 

[6] Ayna, 9 Mayıs 1997.

 

[7] ‘Müsavatın etnik siyaset kavramının temelleri’, Yeni Müsavat, 3 Ağustos 1995.

 

Yazar

Nesib Nesibli

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar