16.07.2024

Anayasa tanımazlık ve Fener Rum Kilisesi’nin yasadışı işleri

Binlerce yıllık uygarlık güneşimizin, batmamak üzere son doğuşu olan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve inkılapları, çok uzun zamandır çok ağır saldırılara göğüs germektedir.


Anayasa, bir ülkenin en üstün bağlayıcılığa sahip metnidir. Kanun koyucu attığı her adımda anayasanın ruhuna uygun şekilde kanun yapar, uygular ve uluslararası anlaşmalara taraf olur. Hiçbir kanun, anayasanın ruhuna aykırılık teşkil edecek şekilde dizayn edilemez veya bu ruha aykırı şekilde hüküm dayatamaz.

Anayasa sadece bir kitapçık olarak görüldüğü takdirde, devlet yapılanması felakete sürüklenmeye başlar. Hukukun yok sayıldığı yerde adalet sağlanamaz ve adaletin de olmadığı yerde ahlak ve töre çöküş yaşar. Bu yüzdendir ki kanun tanımaz bir yaklaşım tüm yaşanacak felaketlerin ilk adımıdır.

Ne yazık ki hukuk artık ülkemizde işlevselliğini yitirme noktasına gelmiştir. Yargı süreçlerinin tıkanması, bağlayacılığı olan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının kaale alınmaması, hukuk tanımazlığın her kademede giderek yaygınlaşması Türk halkını çok büyük bir buhrana sürüklemiştir.

Bütün bunların sonucu olarak da Türk, yeniden töresinden giderek uzaklaşmaya başlamış; bir yandan da kaybettiği bilincini yeniden kazanabilmek adına büyük bir mücadele içerisine girmiştir. Umutsuzluğa kapıldığımız günlerde Türk yeniden kendine geleceğini işaret eden refleksiyle varlığını dünya kamuoyuna bir daha göstermiştir.

Binlerce yıllık uygarlık güneşimizin, batmamak üzere son doğuşu olan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve inkılapları, çok uzun zamandır çok ağır saldırılara göğüs germektedir. Çok iyi işlenmiş bir toplumsal mühendislik oyunuyla neredeyse bir asırdır canhıraş mücadele etmekteyiz. İçimize sızdırılmış ve dışarıda ise hiç pes etmemiş bu yeni emperyal anlayış ile Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan güçler artık topyekun taaruza geçmiş ve devletimizin üst düzey kademelerine saldıracak kadar izanını kaybetmiştir.

Şanlı ordumuz Türk Silahlı Kuvvetlerini dize getireceğini zanneden kendini bilmezler, kendi oyunlarında yenilmiş olmalarına rağmen, Cumhuriyetimiz içine yerleştirdikleri Truva atlarından hâlâ medet ummaktadırlar. Varlığımızın en temel taşlarına uzun zamandır gerçekleştirilen saldırılar aleni şekilde suç teşkil etmektedir.

Düşünce özgürlüğünün her gün daha da yok edildiği ülkemizde özgürce ifade edilebilen yegâne unsur Türklüğe açılan savaşın kabul görmesi, egemenliğimizin ve tam bağımsızlığımızın sorguya açılabilmesidir.

Bu hususta, tam bağımsızlığımıza ve ulusal egemenliğimize tehdit oluşturan unsurlardan biri olan Fener Rum Kilisesi’nin ekümenik patriklik dayatması, resmî ve fiilî şekilde, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının gözleri önünde dünya kamuoyuna 15-16 Haziran tarihlerinde servis edilmiştir.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 5603K sayılı ilamında Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, TCK’ya ve Lozan Görüşmeleri’ne yapılan atıflarla Fener Rum Kilisesi’nin işlediği suçlar belirtilmiş olup, Ekümenik sıfatını kullanamayacağına ve başka kurumlara müdahale edemeyeceğine hükmedilmiştir. Anayasının 10. maddesinde gösterilen eşitlik ilkesine aykırı davranan Fener Rum Kilisesi, yurtiçinde ve yurtdışında bulunan hiçbir kuruma karışamaz veya üstünlük elde etmeye kalkışamaz.

Bütün bunlara rağmen, tüzel kişiliği dahi olmayan Fener Rum Kilisesi’nin bu Anayasa tanımaz fiilleri tekrar tekrar yapacak cesareti nereden gelmektedir?

1919 yılında, Fener Rum Kilisesi (İstanbul Patrikhanesi) içerisinde kurulan birçok zararlı dernek ve cemiyetten biri olan ve sayısız katliama da sebep olmuş Mavrı Mira’nın üyelerinden Athenagoras, Türk vatandaşı olmamasına rağmen, 1949 yılında Türkiye’ye ABD tarafından gönderilip Başpapaz yapılmıştır. Dönemin ABD Başkanı Truman’ın uçağıyla Türkiye’ye dayatılmış ithal papaz Athenagoras, aprona indiğinde devlet erkanı tarafından karşılanmış ve Türk kimliği kendisine takdim(!) edilmiştir.

Athenagoras bu sıcak karşılama karşısında tabii ki de eli boş gelmemişti!

Cebinde, ABD’nin ona verdiği talimatlar ve uygulanması gereken bir plan bulunuyordu. Bu talimatlar ekümenikliğin tanınması, Ruhban Okulu’nun yükseköğrenim statüsüne sahip olması ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin kapatılmasıydı!

Adnan Menderes hükümeti bu plana o kadar ısınmıştı ki Papa Eftim’den Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin kapanmasını ya da direkt olarak Fener’e bağlanmasını isteyecek kadar millî duyguları kabartacak tekliflerde bulunmuştur!

2024 yılına geldiğimizde, Fener Rum Kilisesi işte bu ve bunun gibi sayısız olay sayesinde kendilerinde bu cüreti bulmaktadır.

Karadeniz’de Pontus çetelerinin denizlerimizi kanıyla kırmızıya boyadığını unutan halkımız, Başpapaz Batholomeos’u Trabzon’da ekümenik patrik forması ile karşıladığı ıiçin bu cüreti bulmaktadır.

Yurtdışından gelen devlet görevlilerinin sosyal medyalarında Konstantinopolis’in Ekümenik patriği diye ziyaretlerini paylaşanlara ses çıkarmayanlar sayesinde bu cüreti bulmaktadır.

Kanun tanımazlığı ile Kiev’deki kiliseyi Moskova Patrikliğinden koparıp, Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşın müsebbiplerinden biri olmasına rağmen yargılanmadığı için bu cüreti bulmaktadır.

Türk devlet yetkililerinin kendisine ekümenik demesiyle bu cüreti bulmaktadır.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin Anayasa, TCK ve Lozan uyarınca hükmettiği suçu umursamayanlar sayesinde bu cüreti kendilerinde bulmaktadır.

15-16 Haziran’da buldukları cüret ise beklemedikleri şekilde bardağı taşıran son damla olmuştur. Türk kamuoyu artık sessiz kalmayacağını haykırmış ve bir olup tepki göstermiştir.

Şimdiye kadar sessiz kalınmasının sebebi ne yazık ki Fener Rum Kilisesi’nin attığı adımların dinî bir mesele olduğuna inanılmasıydı. Fener Rum Kilisesi’nin aldığı bu kararlar Batı dünyasını, Hristiyanları, Ortodoksları bağlar; bizi ilgilendirmez, dedikleri için sessiz kalınmıştır. Din kisvesi altında yürütülen yüz yıllık bir oyunun aslında ne denli siyasi ve tehlikeli olduğunu görmemişlerdir.

Fener Rum Kilisesi’nin Balkanlar’da, Trakya’da, Anadolu’da, Karadeniz’de ve Kıbrıs’ta ellerine Türk kadınının, erkeğinin, çocuğunun ve bebeğinin kanının canice bulaştığını unutmuşlardır ve meseleyi sadece Ortodoks dünyasını ilgilendiren bir konudan ibaret sanmışlardır.

Türkler olarak çok iyi niyetliyiz…

Bu iyi niyet yüzünden azılı katliamcıları bile bağrımıza basarız. Yaratılanı, yaratandan ötürü severiz ama onlar bizi yok etmek için sinsice bekler.

Türkler olarak bir süredir gözlerimizi dinlendiriyorduk. Onlar ise uyuduğumuzu zannetmişler. Türkler ve Türklük uyanmıştır. Bundan sonrasını bizleri kendine düşman belleyecekler düşünsün.

Yazar

Selçuk Erenerol

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar