28.09.2021

Azerbaycan’ın millî tarihçilik problemi

Yakın geçmişimizde ne olursa olsun, tarihin millet hayatında üstün rolünü göz önüne alarak millî  tarihçiliği şekillendirmek gerekir. Bu da Türkçü tarihçilerin görevidir.


Çağdaş bilim millî kimliği bir milleti tanımanın ve anlamanın en etkili araçlarından biri olarak kabul eder. Son zamanlarda uzmanların sık sık baş vurdukları bu konuda çeşitli, bazen birbirine aykırı tanımlamalara rastlanır. Bizim için millî kimlik, aidiyet duyduğu millet hakkında soydaşların paylaşılan ortak algılarıdır. Millî tarih bilinci de bu millî  kimliğin merkezinde yer alan en önemli bileşenlerden biridir.

Dünya siyasi tecrübesi ve teorisine göre tarih bilimi gerçekten büyük öneme sahip bir fenomendir. Tarih, millet inşası sürecinin karşısında engel de olabilir, tetikleyici güç de. Tarih, bireyler arasında bölücü güç de olabilir, birleştirici faktör de. Tarih bilgisi güç verir, ebediyet duygusu uyandırır. Kimi araştırıcılar ortak geçmiş hakkında tasavvurları milletin iki ön koşulundan biri sayarlar.

Sovyet ve Pehlevi rejimleri döneminde Kuzey ve Güney Azerbaycan’daki Türklerin geçmişi acımasızca tahrif edildi. Azerbaycan’ın ve Azerbaycan’daki Türk milletinin kendisini doğru idrak etmesi engellendi. Türklüğü geçmişinden soğutmaya çalıştılar. Bu siyasetin sonucu olarak hâlen ülke içinde olduğu gibi, dışında da Azerbaycan, terra incognita [bilinmeyen toprak] özelliğini muhafaza etmektedir.

Günümüzde geçmiş Sovyet tarih konsepti çökmüş, yenisi ise oluşturulamamıştır. Son yıllarda tarih kitaplarının önemli ölçüde artışı da durumu düzeltmek gücünde değildir. Azerbaycan vatandaşlarının tarih bilinci ihtiyaca cevap verecek güçte değildir. Millet inşası sürecinde ortaya çıkan temel soruya – Biz kimiz, nereden gelip, nereye gidiyoruz? – doğru düzgün cevap verebilir miyiz? Veya neden bu haldeyiz? sorusunu tam manasıyla cevaplandırabilir miyiz?

Bugün Kuzey Azerbaycan resmî tarihçiliğinde en az yedi büyük problemden bahsetmek mümkündür. Azerbaycan’ın kuzey bölümü artık 30 yıldır siyasî bağımsızlığına yeniden kavuşmasına rağmen, tarih bilinci alanında yeterli işler görülmemiştir. Sovyet döneminde şekillenen resmî tarihçiliğin zararlı tezleri bugün de yürürlüktedir. Böylece bu makalenin ilk tezi ortaya çıkmaktadır: Resmî  tarihçilik genellikle sömürge  döneminde şekillenmiş, bu yüzden de uygun olarak dönemin özelliklerini hâlen taşımaktadır. Bir ayrı ifadeyle, bu, sömürge hakimiyetinin (Rus ve Sovyet) tarihçiliğidir ve dönemin tüm olumsuz özelliklerini muhafaza etmektedir.

Resmî  veya gayri-resmî  İran tarihçiliğinin misyonu da Türklüğün şuurunu zehirlemek olmuştur. Bu durum, günümüzde Türklerin kendisini idrak etmesine mani olmaktadır.

Tarihçilik tarihinden

Azerbaycan’da modern tarihçilik 19. yy’ın ilk yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov’un  Gülüstan-i İrem eseri[1] ile oluşmaya başlamıştır. Bu eser Ortaçağ döneminin  narratif yazılarından farklı, modern tipli ilk araştırmadır. Ancak eserde Azerbaycan, İran’ın bir bölümü, bir eyaleti olarak sunulmaktadır. Bakıhanov’un kendisi eserinde kaydettiği gibi, Gilan’dan Bakü’ye göç eden bir ailenin neslinden gelir. Eserde Azerbaycan ahalisinin Bakıhanov tarafından kaleme alınan tesnifatı dikkat çekmektedir. Bakıhanov önce Farsları  tasvir eder, sonra Araplara geçer. Türkler, Kuzey Azerbaycan’ın üçüncü etnosu olarak yer alır. Yazarın Türklere, özellikle Atilla ve diğer Türk kahramanlarına münasebeti oldukça aşağılayıcıdır. Bu eser Biz kimiz? sorusunu yanıtlamak bir yana, hatta onu daha da karmaşık duruma sokmaktadır. Belki de bu nedenden dolayı Sovyet döneminde Azerbaycan Bilimler Akademisi’nin Tarih Enstitüsü’ne Bakıhanov’un adı verilmiş, hâlen bu adı taşımaktadır.

Aynı 19. yy’ın birinci yarısında Rus hakimiyetinin direktifleri ve siparişi ile bir kaç tarih kitabı yazıldı. Karabağname’ler adı ile meşhur olan bu eserlerde[2] Çarlık hükümetine bu eyaletin tarihi konusunda bilgi veriliyordu. Bu bilgi de eyalette sömürge sisteminin effektif kurulması ve faaliyeti için gerekli idi.

Mirza Feteli Ahundov/Ahundzade tarihci sayılmamaktadır. Ancak onun Kemalüddövle Mektupları,[3] okur-yazar kesim arasında iyi tanınıyordu ve içtimaî fikrin oluşmasında ilkin kaynak rolünü oynamıştır. Kitap tamamiyle Pan-İranist ruhta yazılmıştır. Bu özelliğine göre İran’da Fars ırkçılığı için muteber bir kaynak sayılmaktadır. Bu nedenle de Ahundov Pan-İranizmin kurucuları arasında ilk sırada yer almaktadır. 1880’lerde halkın okur-yazar kesiminde tarih şuuru bu tip eserlerin etkisi altındaydı. Bu süreç, Şahname’nin ve gerçek tarihe aykırı rivayetlerin mollahanalarda [medreselerde] okutulduğu bir dönemdi. Bu da gayet sembolik ve mânidardır ki 1888’de Paris’e giden genç Ahmed Bey Ağayev (daha sonralar Ağaoğlu) o dönemde kendisini İranlı ve Şii olarak tanıtmıştır.

Aynı İranlı ve Şii kimliği yaklaşık millî intibah dönemine (1905-1920) kadar devam etmiştir. Ali Bey Hüseyinzade-Turan meşhur Türkler kimdir ve kimlerden ibaretdir? başlıklı eserinde tarih şuurunun yokluğundan şikayetleniyor. Millî düşüncenin en önemli simalarından biri olan Hüseyinzade, 1905’de Hayat gazetesinde yazıyordu ki; tarihî geçmişle ilgili “meseleyle bu gün değil, bir kaç asır önceden beri iştigal etmek lazım idi. Mazide ihmal olunmuş [geçmişte unutulmuş] bu meseleyi geleceğe, uzak geleceğe terk etmeyip hiç olmazsa şimdi ele al[ın]malıdır.”[4] Bu da bir diğer gerçektir ki; millî tarih meselesi “bir, ya iki ferdin işi değildir”, bu problemin çözümü için “darülfünunlar, meclisler, cemiyetler mevcut olmalı.” Bu büyük düşünce adamı neden tarih bilinci meselesinde bu kadar israrlıdır? Çünkü Hüseyinzade tarih bilincinin millet inşası sürecinde birinci dereceli öneme sahip olduğunu biliyor, bu fikri soydaşlarına da telkin ediyordu.

Mehemmed Hasan Baharlı’ya kadar Azerbaycan Türk tarihi hakkında dikkat çeken kapsamlı bir eser mevcut değildir. Baharlı’nın eseri de 1920’de yayınlanmıştır.[5] Füyuzatçılar, Resulzade, Çemenzeminli ve diğer fikir önderleri  tarih bilinci meselelerinin önemini makalelerinde defalarca vurgulamışlardır. Siyasî  muhaceret özellikle Resulzade millî  tarih üzerine değerli eserler ortaya koymuştur. İşte muhaceret yazarlarının eserlerinin temelinde yeni, millî tarihçilik oluşturulmaya başladı.

Sovyet rejimi efektif ve devamlı hakimiyetin kurulmasında tarih bilincinin rolünü idrak ediyordu. Bu yüzden de Serebrovski başta olmak üzere onlarca petrol mühendisinin yanı sıra Bakü’ye bir tarihçi grubu da gönderildi. Ratgauzer, Rayevski, Dubner, Steklov, Sef, Anserov gibi tarihçiler Azerbaycan Türkleri için “millî  tarih” bilimini oluşturmalıydılar. Onlar da hevesle bu işe başladılar. Kısa bir süre sonra “millî” tarihçilik oluştu. Bu tarihçilik İran’daki Pan-İranist tarihçiliğe çok benzetildi. İran’da Azeri, Sovyet Azerbaycanı’nda Azerbaycanlı konsepti hakim oldu. Tarih bilimi resmî ideolojinin hatta siyasetin önemli bileşeni sayıldı. Bu sebepten de siyasî  hakimiyetin tam kontrolu altındaydı. Daha doğrusu – Merkez’in (Moskova’nın) sert günlük kontrolü altına girdi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Azerbaycan tarih bilimi onlarca yetenekli ve emeksever yerel tarihçilerle temsil olundu. Yüz ciltlerle eser yazıldı. 1960’larda 3 ciltlik  Azerbaycan Tarihi, 1980’lerde ise onun 7 ciltlik versiyonu yayınlandı. Bunların sonucu olarak günümüzde millî  tarihçiliğin oluşması için  zengin ampirik materyal toplanmıştır. Fakat aynı temel soru (Biz kimiz, nereden gelip, nereye gidiyoruz?) yanıtsız kalmaktadır. En azından aşağıdaki sorunların çözümü gerekmektedir.

Sovyet dönemi tarihçiliğin problemleri

Birinci problem; Kuzey Azerbaycan resmî tarihçiliği, aşırı derecede ideolojileştirilmiştir. Tarihî sürecin izahı, Marksist materyalist tarih tezleri çerçevesine sıkıştırılıp kalmıştır. Bu konsepte göre, tarihin gidişatı  iktisadi mücadeleden ibarettir ve iktisadi temeller yegane olmasa da her halde toplum tarihinin gelişmesinde son belirleyici faktördür. Tarihî araştırmalar, üretim araçları ve üretim münasebetlerinden ibaret olan bazisin [altyapının] üstkurumu belirlemesi; bugüne kadarki tüm toplum tarihinin sınıflar mücadelesi tarihinden ibaret olması; işçi sınıfının burjuvazi ile mücadelesinden yegane ilerici yönetim şekli olan proletarya diktatoryasının doğması gibi tezlere dayandırılmalıydı. Marksizmin bu tezlerine dayanarak Sovyet lideri Josef Stalin de tarihçilerin önüne bir meşhur vazife koydu: “Tarih ilminin en birinci görevi üretim yasalarını, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin gelişim yasalarını incelemek ve meydana çıkarmaktır.”[6] Stalin’in ölümünden sonra (1953) komünist rejimde millî meseleler üzerine konulan sansür biraz yumuşadı. Fakat bu yumuşamadan tarihçiler değil, yazıcılar yararlanabildiler. 1960’larda Azerbaycan edebiyatı hakim ideolojiden nispeten uzaklaşabildi ve edebî eserlerde yeni millî konular ortaya kondu.

İkinci problem; Kuzey Azerbaycan’da tarihçilik aşırı derecede siyasîleştirildi. Nitekim Çarlık Rusya’nın Azerbaycan’ın geçmişindeki rolü saptırıldı. Rusya’ya, Kuzey Azerbaycanı dış güçlerden ve feodal geriliğinden “kurtaran” misyon yüklendi. Sovyet dönemi ve sonraki dönem tarihi, bilinen sebeplerden dolayı tamamiyle siyasîleştirilip göklere yükseltildi. Rusya’da Türk-Tatarlara münasebette uygulanan zulmü gerekçelendirmek için Çarlık döneminde Tataro-monqolskoe iqo [Tatar-Moğol zulmü] denilen yanlış ve zararlı bir konsept ileri sürüldü. Sovyet döneminde (günümüzde de) aynı kuram Azerbaycan tarihçiliğinde de yer aldı. Kaydetmeliyiz ki; Ortaçağlar Azerbaycanı’nda İlhanlılar dönemi, Uygur Türkçesinin yazı dili olarak yönetim işlerinde kullanıldığı yegâne dönem olmuştur. Diğer bir mesele gerçek millî  kahramanlarla ilgilidir; Cevanşir, Babek, Gubalı Feteli Han gibiler millî kahraman olarak millete dayatıldı. Gerçek tarihî kahramanlardan söz edilmedi. Halbuki halk evlatlarına seve-seve Çingiz/Cengiz, Toğrul/Tuğrul, Teymur/Timur adları verdi, ancak resmî tarihçilikte bu şahsiyetler “işgalci” olarak tanıtıldı. Sovyet döneminde Güney Azerbaycan’ın gerçek tarihinin tahrif edilmesi de diğer bir ilginç olgudur. Tarihçiler insanları ikna etmeliydiler ki; Güney Azerbaycan hatta yarın bağımsızlığını kazanabilir; bağımsızlık mücadelesinde Güney Azerbaycan, Sovyet Azerbaycanı’nı geleceğin modeli olarak kabul etmeliydi.

Üçüncü olarak; Kuzey Azerbaycan tarihçiliğinin coğrafyaya bağlanması ayrı bir problemdir. Azerbaycan Türklerinin tarihini en iyi hâlde Zamua, Aratta’dan başlattılar. Halbuki onların etnik kökeni bilinmiyor, hakkında kaynaklarda bir kaç cümle bile yoktur. Millî  tarihin mantığına göre, “Azerbaycan tarihi” genel Türk tarihinin bir bölümü olarak kabul edilmelidir. Başka bir ifadeyle, Azerbaycan Türklerinin tarihi İran araştırmalarının (İranian Studies) değil, Türkolojinin bir bölümü sayılmalıdır. Burada mukayese için ilave edelim ki; Güney Azerbaycan’da ilk adımlarını atan tarihçilikte millî  tarih genel Türk tarihinin bir bölümü sayılıyor. Bu nedenden dolayı Tebrizli Ali’nin, Dr. Cavad Heyet’in, Hesen Raşidi’nin eserlerinde tarihimiz Türk tarihinin eski dönemi ile başlatılıyor.

Dördüncü sorun Azerbaycan resmî tarihçiliğinin fokusunun olmamasıdır. Yukarıda vurgulanan ana soruya cevap verilmemiştir. Yani Azerbaycan tarihçiliği hâlen meşhur etnogenez problemini çözememiştir. Bu bir tarihi olgudur: Josef Stalin 1936’da “Atalarınızı Midiya tarihinde arayın” emrini vermiştir. 50 yıl sonra merhum Prof. Süleyman Aliyarlı bu olaya net tanımlama getirdi: “Ağzımızı dağa dirediler.”[Bizi çıkmaza soktular]. Dayatılmış Azerbaycanlı konsepti on yıllarla devam edecek kimlik bunalımı oluşturdu. Bu konsepte göre, Kuzey Azerbaycan’da Kafkasya dilli kavimler “Albaniya halkı”nı, Güney’de İrandilli/Farsdilli kavimler ise  “Atropaten halkı”nı oluşturdular. 11. yy’da gelen Türklerle birlikte burada karışık, melez, devşirme bir halk oluştu – ismi de oldu Azerbaycanlı. Yani burada Türk halkı/milleti yoktur, Azerbaycan – Türk yurdu değildir. “Odlar Yurdu”ymuş. Bu konsepte göre, her bir Azerbaycanlı düşünmelidir ve onların çoğu da düşünmeye devam ediyor: Onun ecdadı/atası, Kafkasya dilli halkın (örnegin Lezgilerin, Udinlerin ve s.) temsilcisi midir?! Güney’de ise Kesrevizm iddia ediyor; onun dedesi Azeri imiş, o da Fars’ın amca oğlu imiş. Sonralar bu coğrafyada peyda olmuş Türkler zorla onların dilini dönüştürmüşlermiş.

Primordializmi (ezelciliği) Azerbaycan tarihçiliğinin büyük sorunlarından biri olarak kabul etmeliyiz. Sovyet döneminde Azerbaycan’daki milliyetçi tarihçilerin enerjisi çoğunlukla Türk milletinin (‘Azerbaycanlıların’) burada ta ezelden meskûn olması, autohton halk olması iddiasının ispatına harcandı. Tarihçiler Kremlin’in tahrikiyle ispat etmeliydiler ki; Azerbaycanlılar buralara Ermenilerden de önce gelmişlerdi. Kuşkusuz, bu coğrafyada kâdim izlerimizden imtina etmemeliyiz ve millî  tarihçiliğin görevlerinden biri de kâdim tarihi ortaya koymaktır. Prof. Süleyman Aliyarlı bunu “doğal derinleştirme usulu” olarak tanımlıyordu. Onun fikrine göre, bu derinleştirmenin/kâdimleştirmenin objektif, ikna edici olması gerekmektedir. Söz konusu akademik meseleyi siyasîleştirmek yalnız Kremlin’in işine yaradı. Halbuki siyasî sorunları tarihîlik prensibi ile çözmeye kalkmak uluslararası ilişkiler kuramına göre gülünçtür. Ayrıca, ciddi bilimsel teoriler iddia ediyor ki; günümüzde önceki yerleşim yerini  değiştirmeyen halk yoktur. Autohton’luğu ile gurur duyan Ermeni ırkçısı da bilmelidir ki; şimdiki Ermenilerin ataları bir zamanlar Balkanlar’dan mevcut konumlandığı arazilere gelmişlerdir.  Ermeni asıllı ABD tarihcisi Richard Hovanessian bir yazısında bu tür aşırı milliyetçi/ırkçı yaklaşımla alay ediyor. Türklere kendi toprağında “yabancı” diyen Fars ırkçısı, Farsların burada autohton olduğu efsanesi hakkında hiç olmazsa Naser Purpirar’ın kitaplarını okumalıdır.

Ezelciliğe aşırı odaklanmak bilim olarak tarihi itibarsızlaştırıyor. Bugün Azerbaycan vatandaşlarının çoğunluğu tarihî araştırmalara ciddi yaklaşmıyor. Azerbaycanlılar kendi tarihiyle az ilgilenen toplumlardan, kendi tarihine bigâne kalan halklardan biridir. Tarihinden ders çıkarmaya da eğilimli değildirler. Bunun sonucu olarak millî bilincin gelişmesinin temel faktörlerinden biri olarak tarihçiliğin rolü de ihmal edilmiş oluyor.

Altıncı sorun; Kuzey Azerbaycan tarih kitapları adeta Azerbaycan vatandaşları için değil, yabancılar özellikle Ermeni, Rus veya Farslar için yazılıyor. Azerbaycan tarihçisi önce düşünüyor: Onlar ne derler? Tabii, dışa yönelik propaganda da olabilir ve olmalıdır. Fakat bu eserler önce ve esasen Azerbaycan vatandaşları için yazılmalıdır. Bir daha tekrar vurgulamakta yarar vardır: Renan ve Hegel döneminden bu yana tarih bilinci, millet inşasının hassas bir komponenti sayılmaktadır. Çağdaş Azerbaycan tarihçiliğinde belki de en fazla ihtiyaç duyulan keyfiyet objektifliktir.

Resmî Azerbaycan tarihçiliğinde karşılaştırmalı analiz yoktur. Horizontal analizin yokluğu, komşular veya dünya medeniyet merkezleriyle karşılaştırmadan kaçış karakteristiktir. Hâlbuki 19. ve 20. yy’lar Azerbaycan Türklerinin fikir önderleri komşularla karşılaştırmadan imtina etmemiş, belli alanlarda geriliğin varlığını gizletmemişlerdir. Karşılaştırmalı analizin yokluğu, vatandaşın  Türk ve İslam âleminde, dünyada Azerbaycan’ın konumunu netleştirmeğe mani oluyor. Sanki Azerbaycan dünyadan tecrit şeklinde mevcut olmuştur.

Millî tarihçilik

Bağımsızlığının 30. yılında Azerbaycan tarihçiliği hâlen de millîleşmemiştir. Sovyet döneminden kalan devlet yönlendirmesi hâli devam etmektedir. Halbûki serbestlik olmayınca uzmanların fedakârcasına çalıştığı tarih ilmi sahasında, uygun olarak halkın tarih bilincinde normal durumun oluşacağı hakkında düşünmek bile yersizdir. Haydar Aliyev şahsiyetini kutsamak tarih ders kitapları ve resmî medyanın temel özelliğidir. Bağımsızlığın kazanılması ve 3. Karabağ Savaşı’nda büyük hizmetler vermiş millî-demokratik güçlerin rolünün tahrifi devam etmektedir. Bu kasıtlı saptırmalar toplum tarafından direnişle karşılaşmaktadır. Fakat yakın geçmişin şahitlerinin hâlen hayatta olduğu bir dönemde bu tür propaganda bölücü rol oynuyor.

Sovyet dönemi tarihinin (1920-1991) toplum fikrinde layık olduğu değeri aldığını da iddia edemiyoruz. Resmî tarih bilimi ve propagandası Sovyet dönemini yükseliş yılları, Azerbaycan devletçiliğinin gelişmesi dönemi, “ikinci respublika” olarak lanse ediyor. Millî bilince sahip az sayılı tarihçiler 27 Nisan’la (1920) başlayan bu dönemi Azerbaycan tarihinin en dramatik dönemlerinden biri olarak tanımlamaktadırlar. Bağımsızlığın kaybı, egemenliğin elden gitmesi, millî  kimlik alanında bunalımın yaratılması, ülke ekonomisinin vahşice istismarı vb. yanı sıra, bazı alanlarda modernleşme yönünde ilerleme de yer almıştır. Sovyet döneminde yetersiz de olsa mevcut olan sosyal güvenlik sisteminin varlığı, Sovyet dönemini ve sistemini savunanların elinde ender vasıtalardan biridir.

1918-1920. yıllar “Birinci Cumhuriyet”, bağımsızlık, egemenlik, toplum hayatının millîleşmesi, demokratik yönetim, “millet olma iradesinin ortaya koyuluşu” (M. Emin Resulzade) vb. gibi nitelendirilen dönem, meseleye mantıkla yaklaşmış olsak, müzakere ve tartışma konusu olmayacağı tasavvuru oluşturur. İkinci bağımsızlık döneminde bu konularda onlarca derin akademik araştırma ortaya çıktı. Siyasî muhaceretin bu konuda yarattığı miras da vatandaşın istifadesine verildi. Konu akademik bakımdan aşağı yukarı aydınlığa kavuşmuştur algısı yaygındır. Fakat 1918-1920’lerin ve sonraki dönemin millet ve devlet kurucuları, bazı akademisyenler ve resmî propagandistler tarafından husumetle karşılandı. “İrevan’ı Millî  Şura verdi”, “devlet bayrağı dış güçlerin baskısıyla kabul edildi” gibi asılsız iddialarla bu konuda tartışmalar açılıyor, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminin muhteşemliği suâl altına alınmağa çalışılıyor.

Resmî tarihçilik ve propaganda, Çarlık Rusyası’nın Azerbaycan’ı işgali ve burada sömürge idaresi kurması olgusuna Sovyet döneminde olduğu gibi “Azerbaycan’ın Rusya’ya gönüllü katılması” ve “feodal esaretinden kurtulup gelişmesi” örneğinde bayağı tezlerden genellikle imtina etmiştir. Ama bu dönemin sıradan bir sömürge dönemi olduğu gerçeğini de bilinçli şekilde kabullenmekten uzaktır. Son yıllarda Çarlık rejiminin Azebaycan’da kurduğu sömürge sistemi konusunda değerli araştırmalar gün yüzü görmüş ve toplumsal fikrin bu hassas meselede eski yaklaşımının hayli derecede değişmesinde önemli rolü olmuştur.

Ortaçağlar, sonraki dönemlere oranla resmî tarihçilikte az siyasîleştirilmiştir. Fakat ciddi tahriflerle doludur. 1000 yıl şimdiki İran coğrafyasında hüküm süren Türk hanedanlarının mahiyeti, Azerbaycan’da ahalinin etnik yapısı, komşu ülkeler ve halklarla münasebetler, özellikle Azerbaycan’da Türk etnosunun varlığı vb. meseleler bağımsızlık döneminde keskin tenkide maruz kaldı. Bu arada günümüz tarih araştırmalarında anlaşılması zor olan bir ifratı da dile getirmemizde fayda vardır. Türk hanedanlarına, padişahlara, hanlara sahip çıkan tarihçiler bazen onları idealleştirirler. Sanki çağdaş vatandaşa sadık riaye ruhu aşılamaya çalışırlar. Vaktiyle görkemli fikir adamı Ahmed Ağaoğlu büyüklerimizin tarihteki yerini belirleyen  metodolojik yaklaşım (sahip çıkalım, ancak sorgulamamızı da esirgemeyelim) ortaya koymuştur. Bu yaklaşım şimdi de geçerli sayılabilir.

Eski dönem tarihi meselesinde resmî Sovyet tarihçiliğinin tersi olan eğilim dikkat çekiyor. Moskova, Sovyet döneminde Azerbaycanlıların kâdim tarihe iddialı olmak hakkını geri çeviriyor, onlara “genç millet” statüsü uygun görüyordu. Bağımsızlık döneminde günlük kontrolün kaldırıldığı yeni şartlarda ezelciliğe aşırı odaklanma söz konusudur. Kanımızca, çağdaş Azerbaycan coğrafyasındaki ahalinin tarihini suni şekilde Türkleştirmeğe hiç gerek yoktur. Bundan daha önemlisi ise millî tarihimizi genel Türk tarihi bütününden koparıp yöreselleştirmek yanlışlığıdır.

Verdiğimiz kısıtlı sayıda örneklerle Azerbaycan’da çağdaş tarihçiliğin durumunu özetlemeğe çalıştık. Bu durumun parlak olmadığını vurgulamak zorundayız. Bu, millet inşası sürecinin en mühim iki faktöründen birinde (tarih bilinci alanında) hassas problemlerin varlığının tespitidir.

Mesele Güney Azerbaycan’a geldikçe daha da karmaşık hal alıyor. İran resmî ve gayri-resmî tarihçiliği on yıllar boyu Türklüğün şuurunu zehirlemiş, onu İran değerler sisteminde tutmaya, Türklüğünden koparıp utandırmağa çalışmıştır. Halkın çoğunluğunun İran tarihçiliğinin ürettiği aşağılayıcı fikirlerin baskısı altında bulunduğunu belirtmek zorundayız. Bu olumsuzluğun yanı sıra Tebrizli Ali, Dr. Zehtabi, Dr. Cavad Heyet ve Varlıq dergisi yazarlarının çalışmalarıyla halkın bir kısmı, özellikle genç kuşak millî  tarih bilincine sahip olmuş durumdadır.

Sonuç

Bilinen bir gerçeği bir daha vurgulamakta fayda vardır: Nerede olduğunu, nereye gideceğini bilmek için tarihinden ders almağa mecbursun; tarih yazmak onu yaratmak kadar önemlidir. Bu yazılan tarih mutlaka objektif ve ikna edici olmalıdır. Aksi taktirde bir kez tahrif ve abartmalara inananlar veya kendini inandıranlar, bir gün gelip de gerçeği öğrenecek ve  tedavisi mümkün olmayan manevi yaralar alacaktır. Kendi milletinin tarihini bilmek de yetmiyor; geleceğimiz hakkında ciddi fikirler yürütmek için başka milletleri, özellikle yakın temasta olmak zorunda kaldığımız milletleri de aynı ölçüde tanımalıyız.

Yukarıda Ali Bey Hüseyinzade-Turan’ın 116 yıl önce soydaşlarının tarih bilgilerinin yokluğundan şikayetçi olduğunu hatırlatmış idik. Dramatik siyasî  tarihimiz bu problemi çözmeğe imkan sağlamadı. Hatta yabancı tarihçiler bize sahte ve yalan tezler dayattılar. Yakın geçmişimizde ne olursa olsun, tarihin millet hayatında üstün rolünü göz önüne alarak millî  tarihçiliği şekillendirmek gerekir. Bu da Türkçü tarihçilerin görevidir.

 

 

[1] Аббас-Кули-Ага Бакиханов, Гюлистан-и Ирам, Баку: Элм, 1991.

[2] Qarabağnamələr, Bakı: Yazıçı, 1989.

[3] Mirzə Fətəli Axundzadə, Əsərləri, Bakı: Şərq-Qərb, 2005.

[4] Hayat, 1905, N 4.

[5] Məhəmməd Həsən Vəlili-Baharlı, Azərbaycan. Coğrafi, təbii, etnoqrafik və iqtisadi mülahazat, Bakı, 1920 (Yeni baskısı: Məhəmməd Həsən Vəliyev-Baharlı, Azərbaycan. Fiziki-coğrafi, etnoqrafik və iqtisadi oçerk, Bakı: Azərbaycan nəşriyyatı, 1993)

[6] J. V. Stalin, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, Çev. İsmail Yarkın, İstanbul: İnter Yayınları, 1992, s. 21.

Yazar

Nesib Nesibli

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.