Hans Freyer’in Türk düşünce ve bilim yaşamıyla ilişkisi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.01.2019_______

Hans Freyer’in Türk düşünce ve bilim yaşamıyla ilişkisi

Hüseyin Akyüz

Bu yazı, Türkiye’de Sosyoloji – 1
başlıklı kitaptan iktibas edilmiştir.

Alman sosyolojisinin, muhafazakâr siyaset anlayışının ve nasyonal sosyalist gençlik hareketinin düşünsel anlamda en önemli ideolojik temsilcilerinden biri olan Hans Freyer’in, Türk düşünce ve ideolojik yapılanmalarına hangi oranda ve düzeyde etki yaptığı, ya da ilişki içinde olduğu konusunda elimizde yeterli bir belgenin bulunduğunu söyleyemeyiz. Bu sosyolog düşünür, ömrünün sonuna kadar, Alman idealist-romantik felsefe geleneğine bağlı kalmış; siyasal görüşlerinde de –devlet, halk, ulus, lider ve ırk gibi konularda da-  sürekli olarak bu felsefe geleneğinin ideolojik açılımı olan Alman nasyonalizmini savunmuştur. Ayrıca o, tarihsel anlayış itibariyle  nasyonalistlerin hiç hoşlanmadıkları klasikleşmiş tarih görüşü olan evrimci determinist  anlayışı reddetmiş, yani basitten karmaşığa, zayıftan güçlüye, ilkelden uygarlığa ve bebeklikten olgunluğa doğru tek gelişim hattı üzerinde yükselen evrimci tarih, insan ve toplum anlayışlarını kabul etmemiştir. Ona göre tarihsel süreçler tek yönlü ve tek nedenli değildirler ve tek hat üzeride yürüyerek günümüze ulaşmamışlardır. Tarihsel süreçler, aynı zamanda da uygarlıkla ilgili gelişmeler, aynı anda yanıp sönen, ya da birlikte parlayan ve birlikte sönen yıldızlar gibidirler. Uluslar için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Uluslar, ulusal birliği sağladıklarında, diğer bir deyişle tek ulus, tek devlet, tek dil, tek devlet ve tek ülke haline geldiklerinde yıldızlar gibi parlamaya başlarlar ve güçlü bir önderin yönetiminde yaşama şansı kazanabilirler. Bu bağlamda Alman halkının siyasal sınırlarının dışında kalan kısımları, yani Almanca konuşan ve Alman soyundan gelen yabancı devlet tebaası olan insanlar, Alman bayrağı altında güçlü bir önderin yönettiği devlet aracılığıyla birleşip bütünleşmeleri gerekir.

Hans Freyer, bu görüşlerini,1920-1945 yılları arasında ısrarla savunmuş, 1945 yılından sonra, Alman muhafazakâr düşünce kategorisi içinde yer almasına karışın, ana düşünce itibariyle eski görüşlerinden bütünüyle vazgeçmemiş, fakat ideolojisinin anahtar kavramlarını kullanmamaya itinayla dikkat etmiştir. 1945 yılından sonraki yazılarında, sanayi toplumunun sorunları, yabancılaşma, Marksizmin eleştirisi, evrimci tarih anlayışının reddi, ulusal tarih anlayışının ön plana çıkarılması, küreselleşme karşısında ulusal zenginliklerin ve ulus bilincinin ortaya çıkarılması gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Özetlemek gerekirse Hans Freyer, 1920 yılından 1945 yılına kadar geçen sürede içerisinde, Alman Nasyonal Sosyalist Hareketinin düşün cephesinin oluşumunda, bilinçli ya da rastlantısal olarak görev almış, ancak fiilen bu hareketin düzenlediği eylemlere katılmamış ve düşün planında kalmış bir düşünür tavrı sergilemiştir. İfade etmeye çalıştığımız gibi, Hans Freyer, savaş sonrasındaki yazılarında da ulusalcı ve halkçı düşüncelerinden vazgeçmediğini göstermektedir. Fakat Freyer’in ulusalcılığı ve halkçılığı, önceki yıllarda olduğu gibi doğrudan ve sert bir üslûp içinde takdim edilmemiştir. Bu konular daha ılımlı bir üslûp kullanılarak, felsefe ve sosyolojinin verileriyle de  kaynaştırılarak okuyucunun dikkatine sunulmaktadır. Konuyla ilgili bir değerlendirme yapmak gerekirse, ideolojik düşünce bağlamında Hans Freyer’in Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi  ideologluğundan, 1950 sonrasında Hırıstiyan Demokrat Parti ile sürekli işbirliği yapan Josef Straus’un Baviyera Partisi olarak kabul edilen Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi  arasında yer aldığı öne sürülebilir. Aynı zamanda onu, milliyetçi, muhafazakâr ve  demokrat bir siyasal düşünce formuna sahip, entelektüel bir Alman düşünürü ve sosyologu olarak da görmek gerekir.

Gerek 1945 yılından önceki dönemde ve gerekse savaş sonrası yıllarda savunduğu görüşler itibariyle Hans Freyer ile bazı Türk milliyetçilerinin öne sürdükleri ideolojik bağlamdaki görüşleri arasında önemli düzeyde benzerliklerin bulunduğu gözlenmektedir. Hans Freyer, tek ulus, tek dil, tek devlet, tek ırk, tek lider ve genişletilmesi temel koşul olan bir ülkeden (vatandan) söz etmektedir. Ona göre güçlü bir önderin (Führer’in) yönetiminde kurulması gereken Alman devleti, Almanca konuşan, Alman ırkından gelen, fakat şu anda başka ülkelerin yurttaşı olan Almanları birleştirmek zorundadır. Bu bağlamda Hans Freyer, etkili bir sosyolog olmanın yanında, Alman birliğini (Pancermenizmi) savunan önemli bir ideolog olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Turancılık ideolojisine taşan, fakat hiçbir zaman ırkçılığı benimsemeyen, özellikle dil, tarih, kültür, vatan ve ülkü birliği ve ulus devlet modelini ön gören Türk milliyetçiliği düşüncesi, ırkçılık ve güçlü, yanılmaz lider düşüncesi hariç olmak üzere, Alman nasyonalizmiyle benzer özellikler göstermektedir. Daha önce belirtmeye çalıştığımız gibi, Freyer, Alman nasyonalizmiyle ilgili düşüncelerini, 1920’den sonraki yıllarda yazdığı kitaplarında, makalelerinde ve verdiği ders ve konferanslarında ortaya koymuştur. Halbuki etkili ve çok önemli sistematik bir düşünce olarak Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışı, II. Meşrutiyet yıllarına rastlar. O yıllarda “milli edebiyat cereyanı” adı altında başlatılan “Genç Kalemler” hareketi, Ziya Gökalp’in sosyal felsefesiyle zenginleşerek sistematik bir düşünce biçimine dönüşmüştür. Daha sonraki yıllarda bu düşünce, İttihat ve Terakki Partisini önderleri tarafından yalnızca Türkiye Türklerinin değil, tüm dünya Türklerinin kurtarılmasını da içeren “halaskâr” bir nitelik kazanmış ve Turancı bir kimliğe bürünmüştür. Daha önceki yıllarda da taraftarları olmakla birlikte, II. Meşrutiyet yıllarından sonra etkili bir ideoloji olarak ortaya çıkan ve birçok bakımdan II. Dünya Savaşı öncesi Alman nasyonalizmine benzer özellikler taşıyan Türk milliyetçiliğinin esin kaynağının bu hareket olması  en azından zaman bakımından mümkün değildir. Alman nasyonalizminin dayanağı olan Alman idealist  ve romantik felsefe hareketinin zaman bakımından uygunluğu söz konusu olmakla birlikte, Türk milliyetçiliğinin Turancı karakterde de olsa ondan esinlendiğine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmamaktadır.

Gerçekte Türk milliyetçiliğinin kökleri Türk tarihinin çok eski dönemlerine kadar uzanır. Fakat Türkler çok uzun bir süre kendi ulusal kimliklerinin gereği olan milliyetçi tavırları ön plana çıkarmamışlardır. Örneğin Göktürk Devleti hariç olmak üzere, kurup geliştirdikleri ve yıktıkları Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlerin asıl unsurları Türkler olmasına karşın, bu devlet yapılarına, kendi kimlik ve kişiliklerini ifade eden bir isim vermeyi düşünmemişlerdir. Fakat Fransız devriminden sonra ortaya çıkan ve Osmanlı birlikteliğini tehdit eden küçük parçaların bu birlikten ayrılma istekler- azınlık milliyetçiliği-, yöneticilerin Türk halkına dayattıkları ve onları ulusal kimliklerinden uzaklaştıran Osmanlılık ve İslamcılık gibi kimlikler –şimdilerde Türkiyelilik kimliği gibi- ve bunlara ilave olarak ortaya çıkan emperyalist devletlerin Anadolu’yu ele geçirme ve Türk ulusunu tutsak etme girişimleri, Türklerde uyur halde bulunan milliyetçilik duygu ve düşüncesini ateşlemiş ve bunu kurtuluş mücadelesinin vazgeçilmez bir dayanağı haline getirmiştir.

Ulusal Kurtuluş Savaşından sonraki dönemde, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş ve gelişmesi sürecinde çok etkili bir manivela olma görevi üstlenen Türk milliyetçiliği düşüncesi, ana etken olarak kendi tarihsel birikimine dayanmakla birlikte, diğer düşünce alanlarında olduğu gibi Fransız devrimi ve Fransız aydınlanmasının ulusalcı, seküler ve laik yapısından da önemli ölçüde etkilenmiştir.

Türkler, tarihlerinin hiçbir döneminde ırkçı bir görüşü benimsememişlerdir. Bundan dolayı, Almanların ırka dayalı devlet ve milliyetçilik anlayışlarından ziyade, Fransızların kültürel birliği ve özellikle de dili esas alan milliyetçilik görüşünü daha sevimli bulmuşlardır. Kısaca söylemek gerekirse, hangi alanda ele alınırsa alınsın ve hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, Alman nasyonalizminin, Türk milliyetçiliğini yönlendirdiği, ya da etkilediği görüşü sağlam dayanaklardan yoksun bir düşüncedir ve bundan dolayı doğru da değildir.

Bir ulusun, tarihsel süreç içerisinde ve belli bir dönemde halkçı, milliyetçi, devletçi ve toplumcu karakter taşıyan bir ideolojik düşünceyi ön plana alması, başka bir ulusun da benzer düşünceyi zamandaş olarak ortaya koyması, bu iki ulusun aynı kaynaktan beslendikleri savını doğru kılmaz. Türk milliyetçiliğiyle, Alman nasyonalizmi, dolayısıyla Ziya Gökayp ile Hans Freyer’in benzer düşünceleri birbirine yakın bir zaman dilimine ortaya koymaları, karşılıklı bir etkileme olayının varlığını ispat etmeye yetecek düzeyde değildir. Çünkü Alman nasyonalizmi ve Türk milliyetçiliği, gerek güttükleri amaçlar ve gerekse kullandıkları yöntemler bakımından da birbirlerinden çok farklıdırlar. Hans Freyer ve Alman nasyonalizmi, Hitler’in önderliğinde ve nasyonal sosyalist ideoloji aracılığıyla emperyalizme karşı ezilen bir halkın başkaldırısı bağlamında özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi biçiminde ortaya çıkan bir devrim hareketi değildir –onların kullandığı kavramla Muhafazakâr Devrimdir, Revulation von Recht- aksine  dünyadaki tüm Almanların birleşmesi, ülke topraklarının genişlemesi ve emperyalist ülkelerle sömürgecilik bağlamında dünyayı paylaşım savaşı vermeyi öngörür ve bunu Almanya için yaşam alanı (Lebensraum) olarak değerlendirir. Alman halkını I. Dünya Savaşına sürükleyen ideoloji de bunun bir varyantı olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda bizde I. Dünya Savaşına girmeye karar veren yöneticilerden bir kısmının beklentilerine yanıt vereceği düşünülen ideoloji ile, I. ve II. Dünya Savaşı döneme hakim olan  Alman ideolojisi arasında benzer yanlar bulunabilir. Ancak bu ideolojinin Türk ulusal kurtuluş hareketiyle ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesiyle ilişkisi yoktur. Çünkü her iki savaş döneminde de Alman nasyonalizmi, bir yandan pancermenizmi, öte yandan da sömürgeci bir anlayışı gündeme getirmiştir. Türk Kurtuluş Savaşının ve onun üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hiçbir zaman Turancı ve emperyalist bir hedefi olmamıştır.

Doğal olarak bir düşünce sistemi birden bire, hiç yoktan ve belli bir köke dayanmaksızın ortaya çıkmaz. Türk milliyetçiliği düşüncesi için de bu ilke geçerlidir. Türk tarihinin çok önceki dönemlerinde de Türk milliyetçiliğiyle ilgili söylemlere rastlanmaktadır. Fakat  onun belirgin bir biçimde kendini göstermesi, Tanzimat’tan sonraki dönemi aittir. Tanzimat hareketiyle başlayıp, zaman içerisinde saflaşan, II. Meşrutiyet’ten sonra da çok yönlü ve sistematik bir özelliğe bürünen Türk milliyetçiliği düşüncesi, Kurtuluş Savaşı yıllarında daha da gelişerek kapsamını genişletmiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde  anti emperyalist bir mücadelenin ana malzemesi haline gelmiştir. Türk ulusunun ve Türk yurdunun kurtarılması ve bağımsız bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinin temeli ve yaşam iradesinin enerji kaynağı da  yine bu Türk milliyetçiliği düşüncesidir. Bu anlayış içerisinde değerlendirmek gerekirse, Türk milliyetçiliği ve onun bir bakıma üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, özgün bir yapılaşmaya sahip olduğu söylenebilir. Bu yapılaşmanın başka ulusların sosyal ve siyasal sistemleriyle bazı bakımlardan benzer yanlarının bulunması doğaldır. Fakat bu yapıların tıpa tıp aynı olması düşünülemez. Çünkü bütün toplumların benzer yanlarıyla birlikte, kendine özgü niteliklerinin varlığı da yadsınamaz bir gerçekliktir. Örneğin Batı ülkelerindeki milliyetçi hareketler, anti emperyalist özelliklere sahip değildirler. Aksine onlar emperyalizmle ya kaynaşmış halde bulunurlar ya da onunla birlikte anılırlar. Türk Kurtuluş Savaşının dayanak noktası ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iki temelinden biri olan- öteki çağdaşlaşmaktır- Türk milliyetçiliği düşüncesi anti emperyalisttir ve yayılmacı olmadığı gibi ayrımcı da değildir. Türk milliyetçiliği, dış Türklerle ilgili olarak da siyasal birliktelikten ziyade, kültürel anlamda işbirliğinden yanadır ve onların kendi ulusal mantık dokuları doğrultusunda bağımsız, özgür, bağlantısız ve mutlu yaşamalarını arzu eder.

Görüldüğü gibi Alman nasyonalizmi ile Türk milliyetçiliği ve Alman liderlik (Führer) anlayışı ile de Türk önderlik düşüncesi arasında ciddi bir benzerlik bulunmamaktadır. Ülkemizde cumhuriyetle birlikte takriben 15 yıl boyunca devletin kontrolünde bulunan milliyetçilik düşüncesinin dışında sivil toplum hareketlerinin ve siyasal partilerin savunduğu milliyetçilik anlayışlarında da dış etki, katkı ya da  daha da ileri düzeyde bir bağlantı sisteminin bulunduğuna dair yeterli delil bulunmamaktadır. Bu konuda önemli örneklerden birisi, 1944 yılında siyasal karşıtları tarafından “Irkçılık ve Turancılık Davası” -Türkiye’de o yıllarda Irkçılık ve Turancılık  yasalara göre suçtur- olarak adlandırılan, olayın içinde bulunan kişiler -örneğin Nihal Atsız ve arkadaşları- tarafından ise, “Milliyetçilik” davası biçiminde adlandırılan bu sivil toplum hareketinin dış bir kaynaktan – Alman nasyonal sosyalizm hareketinden- beslendiği savı, tüm araştırmalara karşın ispat edilememiş, bu konudaki iddialar mahkeme tarafından da ciddiye alınmayarak tüm tutuklular serbest bırakılmışlardır.

Hans Freyer ve Alman nasyonalizminin, 1950’den sonra  kendi ülkesinde önemli ölçüde değer kaybına uğradığı bilinmektedir. 1960’dan sonra Türk siyasal yaşamında rakipleri tarafından nasyonal sosyalizmi savunduğu, Hitler’i örnek aldığı  öne sürülen ve temel düşüncesi Türk milliyetçiliği olan Milliyetçi Hareket Partisi ve onun lideri için de aynı iddialar uzun zaman tartışılmış, fakat bu konuda da sağlam delillere ulaşılamamıştır. Bu anlayış içinde kendini Türk milliyetçisi olarak gören siyasetçi, bilim adamı, sanatçı ve aydınlar arasında – örneğin kendisini Lenin, Stalin ve Mao ile özdeşleştirenler gibi-  Hans Freyer’e, Hitler’e  ve Alman nasyonal sosyalizmine ilgi duyan ve bunlardan etkilendiğini belirten insanlara tesadüf edilmemektedir.

Siyasal ve ideolojik anlamda Hans Freyer’in Türk düşünce yapısına ve ideolojik hareketlerine önemli bir etkisinin olduğu söylenemez. Zaten Türk entelektüel kamuoyu, Hans Freeyer’in ideolog olduğu 1920-1945 yılları arasındaki Freyer’i yeterince tanımamaktadır. Bundan dolayı, Türk siyasetçilerin, aydınların ve felsefecilerin  onunla diyalog kurmaları da olanaklı değildir. Hans Freyer, 1950 yılından sonra  İstanbul ve Ankara Üniversiteleri akademik çevreleriyle  ilişki kurmuş, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya, Siyasal Bilgiler ve İlahiyat Fakültelerinde dersler, konferanslar vermiş, yine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde çeşitli konferanslara katılmıştır. Türk Üniversitelerinde verdiği dersler ve konferanslar, akademisyenler tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek yayınlanmış ve okuyucunun istifadesine sunulmuştur.

Onun Türkçe’ye tercüme edilen “İçtimai Nazariyeler Tarihi”, “Sosyolojiye Giriş”, “Din Sosyolojisi”, “Endüstri Toplumu” ve “Marks’ın Eleştirisi” adını taşıyan yapıtları yanında, Türkçe’ye tercüme edilen makale, kitap özeti ve konferans metinleri, çok sayı da sosyolog ve sosyal bilimci tarafından temel kaynaklar olarak kullanılmışlardır. Bu bağlamda Tahir Çağatay, Amiran Kurtkan, Orhan Türkdoğan ve Mehmet Taplamacıoğlu gibi isimler, ilk akla gelen sosyologlar arasında sayılabilir.

Özellikle burada onun üç kitabının çok etkili olduğu belirtmeliyiz. Bu kitaplar, “Sosyolojiye Giriş”, “Endüstri Toplumu” ve “Din Sosyolojisi” adı altında Türkçe’ye  tercüme edilen yapıtlarıdır. Hans Freyer’in bu yapıtları, uzun zaman Türk akademisyenleri tarafından ders materyali olarak kullanılmışlardır. Örneğin yukarıda adından söz ettiğimiz sosyologlardan bazıları onun kitaplarından alıntılar yapma gereğini duymuşlardır. Ayrıca  “Din Sosyolojisi” adlı kitabı İlahiyat Fakültelerinde, “Sosyolojiye Giriş”, “İçtimai Nazariyeler Tarihi“, “Endüstri Toplumu”  ve “Marks Eleştirisi” adını taşıyan yapıtları da sosyoloji bölümlerinde uzun zaman ders notu olarak kullanılmışlardır.

Bu konuda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: 1920-1945 döneminde Almanya’da çok etkili bir ideolog düşünür olan Hans Freyer,  o yıllarda Türk kamu oyu tarafından yeterince tanınmadığından / bilinmediğinden, doğal olarak onun bu bağlamdaki etki ya da katkısından da söz etmek olanağı da bulunmamaktadır. Fakat daha sonraki yıllarda onun Türkiye’de verdiği dersler, konferanslar ve Türkçe’ye tercüme edilen çeşitli yapıtları aracılığıyla Türk akademik yaşamına önemli katkılarda bulunduğu görülmektedir. Bu konuda çok önemli örneklerden biri, hiç kuşku yoktur ki, endüstrileşme olgusu, bu olgunun yarattığı insani sorunlar, Marks sisteminin eleştirisi, din olgusuna sosyolojik anlamda yaklaşımlar ve bilim olarak sosyoloji anlayışı, çok sayıdaki muhafazakâr bilim ve düşün adamını etkisi altına almıştır. Özellikle bundan sonra Hans Freyeri’in henüz 1950’li yıllarda tehlikeli bir gelişme olarak gördüğü küreselleşme eğilimi gösteren ekonomi politikle ilgili görüşlerinin, ulusalcı ve anti küreselci çevrelerce dikkate alınacağı ve üzerinde düşünüleceği kuşkusuzdur. Onun bu konudaki öne sürdüğü görüşler, ulus devlet ve ulusalcı eğilimler için bugün de çok önemli düşünce öğeleri içermekle birlikte, geleceği tahmin etme başarısını göstermesi de, ayrıca kendi hanesine yazılması gereken değerli bir puan olarak değerlendirilmelidir.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları