Eğitimci bir devlet adamı Münif Efendi/Paşa (1828–1910) – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.05.2020_______

Eğitimci bir devlet adamı Münif Efendi/Paşa (1828–1910)

Hüseyin Akyüz
19.Yüzyılın ikinci yarısında kendini kabul ettiren Münif Paşa’yı yaşamı, yapıtları ve görevleri ile tanıyoruz. Geçen haftalarda Paşa’nın yaşamı, bilim ve kalkınma alanında yapıtlarını ve görüşlerini sunduğumuz yazı dizisinin sonuncusuna geldik. Son bölümde onun medeniyetin gelişmesinde önemli bir yere sahip olan eğitim hakkındaki görüşlerini ve çözüm önerilerini okuyucularımıza sunuyoruz.

Münif Paşa’ da eğitim ve öğretim

Münif Paşa’ ya göre “Avrupa’ daki gelişmeler ilim, teknik ve medeniyet alanındaki eserlere dayanır. Bu eserleri verenler nihayet insanlardır. Onlar insanları eğitmek suretiyle bugünkü medeniyete ulaşmışlardır. Biz de çocuklarımızı eğiterek zamanla onların ulaşmış olduğu seviyeye yetişebiliriz”.

Münif Paşa, insan zekâ ve kabiliyetlerinin aynı seviyede kalmayıp, devamlı bir gelişme içerisinde olduğunu öne sürer. Ona göre insandaki bu değişme eğilimi, aynı zamanda çevresine de yansır. Bundan dolayı ebeveynler, çocuklarının kendilerinden her bakımdan farklı olduğunu, her şeyden önce, ayrı bir zamanda yaratıldıklarını ve farklı bir çağda yaşayacaklarını kabul etmelidirler. Bunu kabul ettikten sonra, vaktiyle kendilerine verilen eğitim ve öğretimi yeterli görmeyip zamana uygun ve daha faydalı konuları içine alan eğitim ve öğretimi istemelidirler. Özellikle söylediğimiz bu husus dikkate alınmayacak olursa hiçbir konuda «eser-i terakkiye» ulaşmak mümkün olamaz. Çünkü çağımızda eğitim çok değer kazanmış, hatta bilim, kalkınma ve sanayi gibi önemli konular eğitimin birer fonksiyonu durumuna gelmişlerdir. Hâlbuki bizde insanlar, eğitimin önem derecesini, çocukların eğitiminin bir memleketin servet, saadet, kudret ve kuvvetinin esası olduğunu anlamayarak eğitimi “tevziine lüzum görmemeleri teessüf edilecek bir husustur”.

“Dünya ve ahirette saadetin sermayesi olan bu önemli işlerin güzel bir şekilde yürümesi için her türlü fedakârlık lazım gelirken, bazı aileler çocukların çeşitli işleri, hatta vakti gelmediği halde evlenmeleri için çok büyük masrafları göze aldıkları halde, eğitim işlerine gelince, bu hizmetin parasız veya düşük bir ücretle yapılmasını isterler. Hâlbuki bir iki günlük lüzumsuz şeyler için o kadar masraf ve külfetler yapılması ve eğitim ve öğretimin lüzumsuz görülerek dikkate alınmamasının haklı olmadığı ve tamamiyle cehalet olduğu izaha muhtaç değildir.”

Daha sonra gelişmiş ülkelerin eğitim ve öğretim işlerine ne kadar değer verdiklerini anlatan Münif Paşa, özellikle Almanya’ da yedi yaşına gelmiş bütün çocukların okula gitmek mecburiyetinde olduklarını ve çocuklarını okula göndermemekte direnen ailelerin çeşitli cezalara çarptırıldığını söylemektedir. Ona göre, “Avrupa’ da çocuk eğitimine ziyadesiyle ehemmiyet verilmektedir. Bu konuda herkes, eğitime hizmeti fazilet bildiğinden bütün gücüyle çaba gösterir. Bir adamın çocuğu dünyaya geldiğinde her şeyden önce okul masraflarını düşünür. Çocuklar bir müddet ailelerinin bulunduğu yerlerde okula devam etmek suretiyle gereken bilgileri öğrendikten sonra büyük üniversiteleri bulunan yerlere gittiklerinde oradaki tahsilleri için lüzumlu olan bütün masrafları aileleri karşılarlar.” Gelişmiş ülke insanlarının çocukların eğitimi için gösterdiği bu fedakârlıklar, doğal olarak bu insanların, eğitimin fert ve toplum hayatı için arz ettiği önemi anlamalarından ileri gelmektedir. Fakat memleketimizde, birçok ilim ve devlet adamının yanında padişah da genel eğitimin, yeni insanların yetiştirilmesinin geleceğimiz için emin bir yol olduğunu kabul ederek bu hayırlı işlerin yürütülmesi için çaba sarf etmektedir. Padişahın yardımıyla bir de «Maarif Nezareti» kurulmuştur. “Yine gerek İstanbul’ da gerekse memleketin diğer yerlerinde çocukların ilim ve edep öğrenmelerini sağlamak için, sıbyan ve rüşdiye okulları açılmıştır.”

Bütün bilgi ve hikmetlerin çocuklara öğretilmesinin amacı, onların bedensel ve düşünsel yönden gelişmelerine yardım etmek, kendi ihtiyaçlarını gidermelerinin teminini sağlamaktır.

Münif Paşa eğitimin önemini bu şekilde dile getirdikten sonra amacı konusunda da şunları söyler:

Bütün bilgi ve hikmetlerin çocuklara öğretilmesinin amacı, onların bedensel ve düşünsel yönden gelişmelerine yardım etmek, kendi ihtiyaçlarını gidermelerinin teminini sağlamaktır. Nasıl ki hayvanlar yavrularına birçok konuda yol gösteriyor ve onların gelişmesine engel olan unsurları ortadan kaldırmaya yardım ediyorsa, tıpkı bunun gibi ebeveynler de çocuklarının sefalet ve hakarete maruz kalmasını önlemek için, onlara “ilim” ve “marifet” yani geçimini temin edecek bir meslek öğretmek mecburiyetindedir.

Fakat bu öğretilen meslek, çocuğun “meyi” ve “heves” ine uygun olmalıdır.

Münif Paşa’ ya göre, sadece devlet memuriyeti için değil hangi meslek ve sanat için olursa olsun, herkes kendi özelliklerine uygun bir meslek eğitimi görmelidir. Ayrıca her mesleğin kendine has bir öğretiminin olacağı hatırdan hiçbir zaman çıkarılmamalıdır. Yani hangi meslek olursa olsun, mutlaka bir eğitim söz konusu edilmelidir. Çünkü unutmamak gerekir ki artık çağımızda hiçbir meslek doğru dürüst bir meslek eğitimi görmeksizin kazanılamaz. Bazılarının dediği gibi sadece okuma yazma ile bir mesleğin mensubu olma devri çoktan geçmiştir. Okuma ve yazma çağdaş bilgilerin öğrenilmesi için yeterli değildir. Bilim ve fen konularında derinleşmek gerekir. Fakat bu derinleşme olayında “ilgi” ve “eğitim” kavramları önemle yer almaktadır. Aynı zamanda bir bilginin kural ve kavramlarını da öğrenmek gerekir. Fakat hiçbir zaman bununla yetinmemelidir.

Çünkü toplumların ve insanların daha güçlü ve daha mutlu olmaları bir bilimin genel bilgilerini öğrenmekten ziyade, herhangi bir dalda derinleşmeyle sağlanabilir. Unutmamak gerekir ki, yüzeysel bir bilginin ve bu bilgiyi çocuklara kazandırmayı amaçlayan bir öğretimin pek faydası yoktur. Hatta bu tür bir öğretimden geçmiş bulunan bir kimsenin, cahil birisinden pek farkı da bulunmaz.

“Bir çocuk, hangi mesleğe girecek olursa olsun, evvela kendi ana dilini açıklıkla okuyup yazacak ve meramını kolayca yazı ile ifade edecek seviyeye geldikten sonra, bir meslek için gereken bilgileri tahsil etmelidir.”

Münif Paşa çocuk eğitiminde kullanılan öğretim yöntemlerinin önemine de değinir. Ona göre öğretimde “öğretmenin öğrettim, öğrencinin de öğrendim.” demesi yeterli değildir ve sorunu çözmeye yetmez. Çünkü sarf, nahiv ve mantık konularında olduğu gibi diğer zor konuların öğretilmesinde de bu ifadelerin taşıdığı anlam, sağlıklı bir öğretim faaliyetini yansıtmaz. Çünkü bu konuların pek çoğu, çocuğun manasına hiçbir zaman nüfuz edemediği sorunları içermektedir. Hatta papağan gibi ezberlemesi istenilen birçok bilginin, gerçekte neye yaradığını çocuk anlayamaz. Bütün bunlar gerçekle ilgisi almayan ve işe yaramayan kuru bilgilerden meydana gelmişlerdir.

Münif Paşa’ ya göre Arap dilinin kurallarını layıkıyla anlamadan, bu dille bilim yapmak nasıl mümkün alabilir? Henüz en basit bir ibareyi anlamakta zorluk çekenler, güzel ve sanatlı konuşma (belagat) derslerinden nasıl faydalanabilirler? Hatta bu dersleri okutan bocalar arasında, Arap dilinin mantık ve kurallarına uygun olarak yazabilenler var mı? Bu öğretim gerçekte çocukların zihnini yormak, meşgul etmekten başka hiç bir işe yaramamaktadır. Söz konusu öğretim yöntemi, doğru bir şekilde gözden geçirildikten sonra, uygulama alanına konulursa belki faydalı olabilir. Çünkü hepimizin bildiği gibi, söz konusu bilgilerin öğretilmesi amaç olmayıp, insanın olgunlaşmasını sağlamaya yardım eden sadece bir araçtır.

Dayağın hiç bir zaman eğitici bir özelliğe sahip olmadığını belirten Münif Paşa, bu konuda şunları söyler: “Bizim okullarımızda usule uygun olmayan yersiz bir şey daha vardır ki, bunu beyan etmeden geçemeyeceğim. Zavallı çocukların dayak ile “tedib” edilmesi maddesidir. Padişahın yüksek adaleti sayesinde en büyük cürüm ve kabahat işleyen bünyesi kuvvetli şahıslar bile, bedenî cezadan kurtuldukları halde, henüz gelişmekte alan körpe vücutları cihetiyle her zaman haklarında yumuşak muamele yapılması gerekli olan çocuklar hakkında şu hareket doğrusu reva görülmemelidir. Çocuklardan öğretim müddetince tembellik, gevşeklik ve kötü bir hareket görüldüğünde mutlaka dayak ile ceza vermek iktiza etmeyip öyle öğretim usulleri vardır ki iyi kullanıldıkları takdirde bunların her birinin, birçok değnekten daha tesirli ve kârlı olduğundan şüphe yoktur. Mesela bazı kere uygun bir dil ile azarlama, oturduğu yeri değiştirme veya onu diğer öğrencilerden sonra bir azarlama, onun iyi okuduğu dersi kabahatine göre 20,30 ve daha fazla yazmaya mecbur etme gibi tedbirlerin maksadın nasıl olmasına yeterli olacağı tecrübe edilmiş bir husustur. Hakikat odur ki bu dayak meselesi hayvanata mahsus olup insanoğlunun şerefi, özellikle de çocukların nazik bünyeleri ile mütenasip değildir. Bunun çocukların nazik bünyelerine getireceği çeşitli arızalar şöyle dursun çok çeşitli kötü tesirleri vardır. Şöyle ki bu tahammülü çok zor durumla karşılaşan çocuk, hakaret ve meskenete matuf olarak izzeti nefsini koruyamayacağı muhakkaktır”

Münif Paşa bugün bile üzerinde ısrarla durulan bu gibi sorunların yanında, eğitim ve öğretimle ilgili çok sayıda önemli konuya da değinir. Bu konuların içerisinde; fen bilimlerinin öğretim programlarına sokulması, telif ve tercüme yoluyla okul ve kültür hayatımızın canlanması, her derecedeki okulların, özellikle de ilkokulun baştan sona kadar “ıslah” edilmesi sorunu üzerinde durur.

Ona göre okulların ne şekilde ıslah edileceği henüz tam olarak ortaya konulmuş değildir. “Daha doğrusu okul reform plânları henüz olgunlaşarak son şeklini alamamıştır. Ancak, mahalle mekteplerinde geçerli olan öğretim metotlarının acilen ıslahına ihtiyaç vardır. Bunu yapmaya da mecburuz.”

Arap yazısının Türk dilinin özelliklerine göre yeniden gözden geçirilmesi ya da değiştirilmesi sorununu Osmanlı aydınlarının, özellikle Cemiyet-i İlmiyenin gündemine getiren kişi, Azerbaycanlı yazar Ahundzâde Mirza Fetali (1812–1888)’dir.

Bu dönemde, Münif Paşa’nın da içinde bizzat bulunduğu, kültür ve eğitim yaşamımızın reforma tabi tutulması faaliyetlerinde, en aktif olanlarından birisi, Arap yazısının Türk dilinin özelliklerine göre yeniden gözden geçirilmesi ya da değiştirilmesi sorunudur. Bu sorunu Osmanlı aydınlarının, özellikle Cemiyet-i İlmiyenin gündemine getiren kişi, Azerbaycanlı yazar Ahundzâde Mirza Fetali (1812–1888)’dir. Gerçi Arnavutların alfabe değiştirmeleriyle Türk kamuoyu bu konuya yabancı değildir. Ancak Ahundzâde’ nin ısrarlı istekleri bu konunun Cemiyet’ in gündemine gelmesini sağlar. Ahundzâde birkaç defa Osmanlı hükümetine alfabenin yeni bazı esaslara göre tanzim edilmesi konularını içeren takrirler gönderir. Bu takrirlerden bir netice çıkmayınca, 1863 yılında bizzat İstanbul’ a gelerek bu konuyu tekrar dile getirir ve böylece alfabe konusu Cemiyet’ in ele aldığı önemli konulardan birisi haline gelir. Ahundzâde’ nin söz konusu önerileri, Cemiyet üyelerince incelenir ve bu konudaki çalışmaların bazılarına Ahundzâde bizzat kendisi de katılır. Bu toplantı ve çalışmalar sonunda Arap yazısının/Arap harflerinin Türk dilinin özelliklerine uygun olmadığı dile getirilerek bu harflerin mutlaka reforma tabi tutulması gerektiği belirtilir. Bu kararın doğruluğunun ispat edilmesi için gerekçelerin hazırlanması görevi Münif Efendi’ ye verilir. Münif Efendi, Mecmua-i Fünun’ un 14. sayısında “lslah-ı Hatta Dair Bazı Tasavvurat” başlığı altında bu konuyu ele alarak, dille ilgili birçok teknik konuya da değinmek suretiyle, kullanılan yazının düzeltilmesi gerektiğini öne sürer. Verdiği bir örnekte Münif Efendi, Avrupa ülkelerinde 3-4 ay okula devam eden bir öğrenci ana diliyle okuyup yazmasını öğrendiği halde, bizde bunu 5-6 yıl okula gitmiş olanlar bile doğru dürüst beceremiyor der. Münif Efendi’ nin bu konuda yazdığı yazının bütünü dikkate alındığında, Paşa’ nın Latin yazısına taraftar olduğu sonucuna varmak çok zordur. Ahundzâde bile o yıllarda henüz Latin yazısına taraftar değildir. Onun Latin yazısını kurtarıcı bir tedbir olarak görmesi ve savunmaya başlaması daha sonraki yıllarda, yani ölümüne yakındır. Hoca Tahsin Efendinin, “Münif Paşa Latin yazısına taraftardı” tarzındaki ifadesi çok ileri derecede bir iddiadır. Hoca Tahsin’ in bu aşırı ifadesi soydaşları olan Arnavutların yaptığı alfabe değişikliğine güçlü bir destek arama ihtiyacından doğmuş olabilir. Ancak Münif Paşa’ nın, Arap yazısının Türk dilinin yapısına uymadığı ve mutlaka bir reforma tabi tutulmasının şart olduğu konusunda çok istekli bulunduğunu da burada belirtmek gerekir. Zaten Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’ nin de bu tür bir kanaate sahip olduğu söylenebilir. Fakat bu düşünce ve açıklamalar, Münif Paşa’ nın deyimiyle bir “tasavvurat” olarak kalır ve öğretim yaşamına giremez. Ancak Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi isimli o kapsamlı yapıtında Münif Paşa’ nın ömrünün son yıllarına doğru Latin alfabesini savunduğunu öne sürer.

Münif Paşa’ nın ısrarla üzerinde durduğu çok önemli konulardan bir diğeri de eğitim ve öğretim çalışmalarında Türk dilinin bir problem haline dönüştürülmeye çalışılmasıdır.

Ona göre, hangi meslek mensubu olursa olsun, her şeyden önce, Türkçeyi çok iyi bir şekilde öğrenmiş olması gerekir.

Onun okul programlarına ana dilini eksiksiz bir şekilde aktarmak görüşü, daha sonraki yıllarda kuvvetli bir akım olarak ortaya çıkan Türk diline ve kültürüne yönelme hareketlerinde de etkili olmuştur denilebilir.

Onun çalışmaları arasında yer alan bir başka konu da öğretmen yetiştirme konusudur. Münif Paşa’ ya göre bütün okulların ıslah edilmesi, bu okul öğretmenlerinin liyakatli ve kabiliyetli kişilerden meydana getirmekle mümkündür. Bu yapıldıktan sonra öğretmenlerin uyguladıkları metotların ıslahına sıra gelir. Önce ele alınacak konu, çocukların Türkçeyi kısa bir zaman içerisinde layıkıyla okuyup yazmalarına yardımcı olacak uygun bir öğretim içeriği ve yöntemi oluşturmaktır. Bunun için gerekli olan kitap, dergi vs. nin seçilmesi, az bir yardım ve teşvikle kısa bir zaman içinde müspet sonuçların alınmasını sağlayabilir. Fakat burada diğerlerine oranla daha zor olan konu, liyakatli, maharet sahibi ve kabiliyetli öğretmenlerin bulunmasıdır. Şu anda, bu meslekle geçinenlerin ihracı, onları mağdur bir duruma düşüreceğinden, bunlar olduğu gibi bırakılarak, yeniden bu mesleğe girecek olanlar, yeni usulde bir sınavdan geçtikten sonra kabul edilmelidir.

Bu konuda sevk ve gayretin artması için, öğretmenlerin maaşlarının arttırılması ya da öğretmenlere bir nevi imtiyaz verilmesi gerekir.  Eski öğretmenlerden de bu anlayışa yatkın olanlar, yani yeni şekle uymaya talip olanlar, ayrıca sınavı başarmış bulunanlar bu “müsaadeden” pay alırlarsa, güdülen amacın gerçekleşmesi için gerekli şartların hazırlanması yeterli hale gelmiş olur.

Bâbıâli kaleminde kâtiplikten, Maarif Nazırlığı gibi en yüksek devlet makamına kadar birçok önemli görev ve mevkilerde bulunan bu Osmanlı devlet adamı (paşası), devrinin diğer insanlarıyla karşılaştırılınca, birçok önemli konuda onlara oranla çok derin bir anlayışa sahip olduğu görülür. Doğuyu, Batıyı ve özellikle de bizim durumumuzu çok iyi anlayan, zaman zaman da anlatmaya çalışan, iyi huylu, hoşgörü sahibi ve ağır başlı biraz da çekingen, bir Osmanlı efendisidir. Birçok etkili görevde bulunmasına karşın hiç kimseyi incitmeden “ne yapılabilirse kârdır” anlayışından hareket ettiğinden düşünceleriyle icraattan arasında güçlü bir uyumun olduğunu söylemek çok zordur. Önemli bir devlet adamı olarak Münif Paşa, yaptığı çalışmalar bir yana, Cemiyeti İlmiye-i Osmaniye ve onun yayın organı olan Mecmua-i Fünun gibi iki dev esere sahip olması çok önemli bir başarı olmalıdır. Özellikle ilk kez bilimsel bir derginin Türk diliyle yayın hayatına sokulması, adını yüceltme yanında, Türk kültür ve eğitimine hizmet eden fikir adamları listesinin ön sıralarında yer almasını sağlamıştır denilebilir. Şairliği de olan bu değerli eğitimcinin, okulun önemini dile getiren bir şiirini vermekte yarar vardır.

“Mekteb ki feyz bahşidir ebnâ-yi ümmetin.

Mekteb ki haclegâhıdır ebkâr-ı fikretin,

Mekteb ki mehd-i rifatidir her cemâatin

Mekteb ki kasr-ı şevketidir mülkü milletin.

 

Mekteb ki rahlegâhıdır âyât-ı nusretln

Mekteb ki en mühimidir esbâb-ı servetin

Mekteb ki saye saldığı yerdir hakikatin

Mekteb ki cilvegâhıdır esrâr-ı hilkatin.

 

Sermâye-i saadetidir dîn ü devletin

Bu müddea müsellemdir şer’û hikmetin.

Mekteb deyip geçme ki kudsîdir ol makam

Sükkânına müessisine eyle ihtiram.

 

Beytü’ş-şeref sezadır ana olsa idi nam

Nâkıs gelenler anda olur lâ cerem tamam

Lâyık değilmi dense ana kıble-i enâm

Masud ise eğer sana bir kâbe-i merâm.

 

Ol cânibi mübareke vaktiyle et hırâm

Kesb-i kemâle subh ü mesâ eyle ihtiram

Ammâ mizâc-ı asra muvafık da olmalı

Hem ihtiyâç-ı halka mutabık da olmalı.”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları