30.01.2026

İran nereye gidiyor?

Devlet, toplumsal ve ahlaki bağlarını kaybettikçe bir güvenlik makinesine dönüşmüştür; geleceği planlamak yerine yalnızca çöküşten kaçmaya çalışan bir devlet.


28 Aralık’ta Tahran esnafı tarafından başlatılan protestolar, 8 Ocak itibarıyla önceki dalgalardan ayrışan yeni bir evreye girmiştir. İnternetin kesilmesini takiben güvenlik güçlerinin sert müdahalesi devreye sokulmuş, bu müdahale binlerce kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanmıştır. Yaşananlar, yalnızca geçici bir güvenlik krizi değil; İran’ın iç ve dış politikasında derin bir kopuşa işaret etmektedir.

Bu kopuşun analizi, aynı zamanda İran’ın geçirdiği dönüşümün ve gelecekte alabileceği muhtemel siyasal biçimlerin değerlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bu yazı, son protestolar sürecinde yaşanan gelişmelerin İran’ı hangi yöne ve hangi dinamikler üzerinden dönüştürdüğünü analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Kriz Yönetiminden Beka Mücadelesine
İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi’nden bu yana çok sayıda iç sarsıntı ve dış baskı yaşamıştır. Ancak mevcut konjonktür, geçmiş krizlerden niceliksel değil niteliksel olarak ayrışmaktadır. Rejim artık krizlerin ardışık biçimde yönetildiği bir dönemde değil; tüm fay hatlarının aynı anda kırıldığı eşzamanlı baskıların tarihsel eşiğindedir.

Bu eşik, krizin zamana yayılarak yönetilmesini imkânsız kılmakta ve rejimi mutlak bir beka sınavı ile karşı karşıya bırakmaktadır. İç ve dış baskıların eşzamanlılaşması ve kesişmesi, geleneksel kriz yönetimi modelini fiilen işlevsiz hâle getirmiştir. Bu koşullarda sistem, artık istikrar üretmekten ziyade, çöküşü geciktirmeye çalışan bir yapıya dönüşmektedir.

Toplumsal Çözülme

Güncel tabloda derinleşen ekonomik sefalet ve toplumsal öfke, dış askerî ve siyasal tehditlerle çakışmaktadır. Bu durum, protestoları sıradan bir toplumsal hoşnutsuzluk olmaktan çıkararak stratejik ve rejimsel bir meseleyedönüştürmüştür. Sokaktaki her itiraz, dış baskı mekanizmaları için işlevsel bir kaldıraç hâline gelmektedir.

Protestolar artık cop, gözaltı veya internet kesintileriyle bastırılabilecek bir güvenlik krizi değildir. Talepler, doğrudan siyasal düzenin meşruiyetine ve bekasına yönelmiştir. Rejim açısından sorun artık “asayiş” değil, “var olabilme”sorunudur.

Artan can kayıpları, korku eşiğini aşındırmakta; yerini intikam ve kin duygularına bırakmaktadır. Bu süreç, orta sınıfın barışçıl değişim beklentilerini tasfiye ederek toplumu daha radikal ve çatışmalı bir hatta sürüklemektedir.

Rıza Üretim Mekanizmasının Çöküşü
Devlet ile toplum arasındaki toplumsal sözleşme fiilen sona ermiştir. Kopuş kalıcı hâle gelirken, güvenin yeniden inşası ihtimali ciddi biçimde zayıflamıştır. Devlet, toplumun gözünde koruyucu bir aygıt olmaktan çıkarak yalnızca baskı üreten bir mekanizma olarak algılanmaktadır.

Bir siyasal sistemin sürdürülebilirliği yalnızca zor kapasitesine değil, rıza üretme yeteneğine dayanır. Ancak İran rejimi, eğitim, medya ve dinî kurumlar aracılığıyla rıza üretme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu kayıp, yönetimi giderek daha pahalı, kırılgan ve istikrarsız hâle getirmektedir.

Bastırılan her protesto dalgası, çözülmeyen yapısal sorunlar nedeniyle bir sonrakinin zeminini hazırlamaktadır. Sessizlik dönemleri, bir istikrar göstergesi değil; kümülatif bir kuluçka evresidir.

İdeolojik Çöküş

1979 Devrimi’nin kurucu iddiaları olan adalet, mazlumların savunulması ve ahlaki üstünlük, mevcut devlet pratiğiyle açık ve onarılamaz bir çelişki içindedir. Rejim, insanlığın kurtuluşunu vaat eden bir ideolojik iddia üzerine kuruludur; yalnızca insanın dünyevi yaşamını değil, uhrevî kaderini de düzenleme yetkisini kendinde görür. Kendisi dışındaki tüm ideolojileri tarihsel bir sapma, hatta bir “çöplük” olarak tanımlayan bu mutlakçı çerçeve içinde, insan onurunun yegâne savunucusu olduğunu iddia eder. Ancak aynı anda, onuru tanımlama, sınırlandırma ve gerektiğinde askıya alma yetkisini de tekeline alır.

Son protestolarda binlerce insanın sokaklarda öldürülmesi, bu iddiaların fiilen çöktüğünü açık biçimde göstermektedir. İnsanın kurtuluşunu vadeden bir ideolojinin, aynı insanı kamusal alanda kanlı biçimde bastırması, ideolojik vaadin kendi karşıtına dönüşmesidir. Kurtuluş söylemi, pratikte tahakküm ve imha aracına evrilmiştir.

Bu durum, toplumun tüm katmanlarında ve özellikle genç kuşaklar nezdinde 1979 devrim anlatısının mobilize edici gücünü tamamen yitirmesine yol açmıştır. Devrim, artık bir umut ve anlam kaynağı değil; giderek nefret, öfke ve yabancılaşma nesnesine dönüşmektedir. Rejim, korumaya çalıştığını iddia ettiği değerleri, bizzat kendi uygulamalarıyla aşındırarak derin bir ideolojik boşluğa sürüklenmiştir.

Bu ideolojik aşınma, İran’ın İslam dünyası için bir “model” olma iddiasını da fiilen sona erdirmiştir. Bugün İran, bir çekim merkezi değil; aksine, otoriterleşmenin ve ideolojik çürümenin ibretlik bir örneği, kaçınılması gereken bir siyasal deneyim olarak algılanmaktadır.

“Paria Devlet” Riski

İç baskının artan sertliği, kaçınılmaz biçimde dış sonuçlar üretmektedir. Protestoların bastırılma yöntemi—özellikle ölümler ve kitlesel tutuklamalar—Batı’da yeni yaptırımların ve daha kapsamlı izolasyon politikalarının gerekçelendirilmesi için güçlü bir siyasal zemin oluşturmaktadır. İçeride uygulanan şiddet, dışarıda İran karşıtı politikaların meşruiyet kaynağına dönüşmektedir.

Bu süreçte İran’ın Batı ile ilişkileri giderek insan hakları ekseninde yeniden tanımlanmaya itebilir. İnsan hakları dosyasının nükleer ve güvenlik meseleleriyle birleşmesi, İran yönetimine yönelik muhalefetin niteliğini ve sertliğini yapısal biçimde değiştirmektedir. Bu birleşme, Tahran’ın diplomatik manevra alanını ciddi ölçüde daraltmakta ve ülkeyi yalnızca pasif bir izolasyona değil, giderek daha saldırgan bir dışlanmışlığa maruz bırakmaktadır.

Devrim Muhafızları gibi kilit kurumların ve üst düzey yöneticilerin terör listelerine alınması ihtimali artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmış, uygulanabilir bir senaryoya dönüşmüştür. Bu tür adımlar, devlet aygıtının temel unsurlarını uluslararası sistemin dışına itme potansiyeli taşımaktadır. Tüm bu gelişmelerin toplam etkisi, İran’ı küresel düzende hızla bir “parya devlet” konumuna yaklaştırmakta; diplomatik, ekonomik ve siyasal yalnızlaşmayı kalıcılaştırma riski yaratmaktadır

Güvenlik Devletinin Alenileşmesi

Toplumsal rızanın zayıflaması ve ideolojik bağların çözülmesi, devletin doğasını kökten dönüştürmektedir. Rejim, kalıcı bir “olağanüstü hâl” mantığına dayanan sert bir güvenlik devletine evrilmektedir. Bu dönüşüm, sivil siyasetin tamamen tasfiye edilmesi ve askeri-istihbari yapıların yönetim üzerinde mutlak bir egemenlik kurması anlamına gelmektedir.

Son protestolar sırasında internetin kesilmesi ve binlerce kişinin hayatını kaybetmesiyle belirginleşen, ilan edilmemiş ancak fiilen uygulanan “sınırlı olağanüstü hâl” durumu, yeni bir toplumsal ilişki modeli doğurabilir. Bu modelde güvenlik ve istihbarat birimlerinin kontrol faaliyetleri daha da genişleyebilir; hayatın tüm alanları “güvenlik tehdidi” çerçevesinde yeniden tanımlanır. 1979 İran Devrimi’nin hemen akabinde görülen güvenlik bürokrasisinin o sert ve saldırgan görünürlüğü, günümüzde yeniden artış gösterebilir. Bu süreçte “terör suçu” kavramının kapsamı genişletilerek, sivil hayatın pek çok farklı alanında ağır kısıtlamalar devreye sokulabilir.

Ölümcül Kıskaç

İran’daki son protestolar ve yaşanan binlerce can kaybı, uluslararası irade ile halk iradesinin kesiştiği kritik bir dönemde cereyan etti. Bu sürecin, İran’ın hem Orta Doğu hem de küresel düzlemde yürüttüğü jeopolitik mücadeleyi yeniden biçimlendireceği açıktır. İran yönetiminin retoriği sertleşirken; yeni ambargoların, diplomatik kısıtlamaların ve baskıların artması beklenmektedir. 1979’dan bu yana sürekli bir kuşatılma hissiyle yaşayan yönetim, bu kez çok daha ağır ve “öldürücü” bir baskı altına girebilir. Mevcut yaptırımların kaldırılma ihtimali tamamen ortadan kalktığı gibi, yeni ve çeşitli ambargoların yolda olması, halihazırda kriz içindeki İran ekonomisini daha da kötüleştirecektir.

Buradaki en can alıcı nokta, İran’a yönelik askeri tehdidin artık kalıcılaşmış olmasıdır. Bir müdahalenin henüz gerçekleşmemiş olması, bu seçeneğin tamamen rafa kalktığı anlamına gelmemekte; sadece zamana ve konjonktüre göre ertelendiğini göstermektedir. Askeri müdahale beklentisi, psikolojik olarak ekonomiden toplumsal hayata kadar her alanı etkisi altına alarak dönüştürmektedir. Bu sürekli müdahale ihtimali, rejimi kalkınma odaklı politikalardan koparıp, tamamen “hayatta kalma” merkezli bir çizgiye mahkûm etmektedir. Söz konusu strateji kısa vadede rejimi ayakta tutsa da, uzun vadede hem toplumsal bütünlüğü hem de dış dünyadaki manevra kapasitesini ciddi şekilde aşındırmaktadır.

Sonuç ve Genel değerlendirme

İran İslam Cumhuriyeti, “kriz yönetimi” aşamasından “kalıcı kriz içinde yaşama” durumuna doğru geçiş yapmaktadır. Bu hattın sürdürülmesi ne istikrar üretir ne de bekayı güvence altına alır; aksine olası bir çözülmenin maliyetlerini giderek artırır.

İran İslam Cumhuriyeti, iç ve dış baskıların eşzamanlılaşmasının geleneksel kriz yönetimi modelini fiilen işlevsiz kıldığı kritik bir eşikte bulunmaktadır. Son protestolar yalnızca toplumsal bir huzursuzluk değil; rejimin iç meşruiyetini, ideolojik bütünlüğünü, ekonomik sürdürülebilirliğini ve uluslararası konumunu aynı anda zayıflatan yapısal bir krizin göstergesidir. Mevcut çizginin sürdürülmesi, bekâ maliyetlerini katlanarak artırmakta ve politika seçeneklerinin alanını ciddi biçimde daraltmaktadır.

Merkezî sorun, sistemin sert gücü kalıcı meşruiyete dönüştürme konusundaki yetersizliğidir. Rejim baskı araçlarına ne kadar fazla yaslanırsa, toplumsal rıza üretme ve ideolojik anlamlandırma kapasitesini de o ölçüde yitirmektedir. Bu dengesizlik, iç ve dış düzeylerde krizin sürekli yeniden üretilmesine yol açmakta ve istikrarsızlık döngüsünden çıkış ihtimalini azaltmaktadır.

Devlet, toplumsal ve ahlaki bağlarını kaybettikçe bir güvenlik makinesine dönüşmüştür; geleceği planlamak yerine yalnızca çöküşten kaçmaya çalışan bir devlet. Dış politikası bekâ odaklı, ekonomisi yıpranmış, toplumu ise biriken öfke hâlindedir. Böyle bir düzen ne kalkınma üretir ne de kalıcı istikrar sağlar; yalnızca krizi yeniden üretir ve daha maliyetli bir geleceğe devreder.

Yazar

Arif Keskin

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar