“Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” ve sonrası – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______18.01.2021_______

“Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” ve sonrası

Türkiye’nin en büyük meselesinin hâlâ güvenlik ve vatanın sınırlarının korunması olduğunu ima eden bu sloganı hazırlayan şartları hiç yaşamamız gerekirdi.

Nusret Çam

Kolay ve kalıcı şekilde öğrenmeyi sağlamanın ve bunları hızla içselleştirip etkili biçimde eyleme dönüştürmenin en sık rastlanılan yöntemlerinden biri de çarpıcı sloganlara başvurmaktır. İnsanların ve toplumların beklentilerini, hayallerini, inanç ve kültürel kodlarını dikkate alan, kolayca anlaşılan, kısa sloganların belli bir amaç doğrultusunda kararlı şekilde sık sık tekrarlanması halinde yapamayacağı şey yoktur. Redif ve cinas gibi edebî sanatlarla işlenmiş sloganların etki gücü daha da artar. Bu suretle meydana getirilmiş uranlar özellikle soğuk savaş döneminde ideolojilerin en büyük silahıdır. Kapitalizmin reklam spotları da aynı mantıkla hazırlanmış sözlerdir diyebiliriz. Esasen mahiyeti ne olursa olsun, insanların, meramlarını en kestirme yoldan en iyi şekilde anlatma gayretleri tarihin bilinen en eski devirlerinden beri hep vardı. Atasözleri, vecizeler, özdeyişler hatta şiirler bu şekilde söz söyleme sanatlarıdır. Her bir mısrası birer vecize ve slogan niteliği taşıyan Mehmet Akif’in Çanakkale şiiri ve İstiklal Marşı gerek savaş gerekse barış zamanlarında nice yöneticinin, orduların ve komutanın yapamayacağı kadar büyük iş yapmıştır. Biraz daha ileri giderek, dinlerin formüllerini bile slogan olarak mütalaa etmek mümkündür.

 

Sloganlar bir fikri, inancı ve hedefi özetlemesi bakımından oldukça anlamlıdır. Hatta iddialı fikir grupları ve proje sahipleri açısından vazgeçilmezdir bile denebilir. Özellikle katı ideolojilerde bunların; taraftarları bir araya getirmede, birikimlerini ve heyecanlarını ortaya koyarak birlikte hareket ettirmede birer sihirli değnek olduğu göz ardı edilemez. Zira sloganlar sayesinde, onlara gönül verenler; düşünme, araştırma, muhakeme gibi külfetlere fazla katlanmadan çok şey öğrenir ve dolambaçlı yollarda vakit kaybetmeden hedeflerine kolaylıkla yönelebilir. Böyle bir durumda güçleri kesin ve başarı şansı mutlak kabul edildiği için sloganlar, sempatizanlarına güven ve huzur verir; karşıtlarının moralini bozar. Bu sebeple sloganlar bilhassa ideolojiler için her zaman bitmez tükenmez bir enerji, rehber, müsekkin ve silah olmuştur. Bu özelliklere sahip öyle sloganlar vardır ki peşine taktıkları kitleler sayesinde hanedanları, kralları devirmiş; dünyanın sosyal ve ekonomik yapısını, kültürünü ve hayat tarzını değiştirmiş, ülkelerin sınırlarını alt üst etmiştir.

Bununla beraber onlara her kapıyı açan sihirli anahtarlar gözüyle bakmanın yanlışlığı da meydandadır. Çünkü sloganlar problemlerin çözümünde bir maymuncuk ya da kapsamlı bir program değil, sadece bir temenninin veciz ve kararlı ifadesidir. Sloganlaştırılmış ifadelerin, sorunları çözmede “Açıl susam, açıl!” kabilinden mucizevi işler gördüğü düşünülebilir. Oysaki slogan, tüm sorunları çözen bir formül değil, temel bir talebin simgesidir. Bir fikir değildir, fikrin remzidir ve onu harekete geçirmeye yarayan vasıtadır. Bu sebeple zaman zaman yenilenmeleri ve başka sloganlarla, bilgilerle, projelerle desteklenmeleri icap eder.

Sloganlar kuvvetli arzu, ideal ve heyecan patlamasını ifade ettiklerinden toplumların dinamizminin işaretidir. Bir toplumdaki sloganların çok çeşitli, zıt ve sert olması o toplumun bölünmüşlüğünü gösterir. Ama şu da var ki kitlelere yön vermek için sloganların mutlaka keskin ifadeler içermesi ve miting meydanlarında veya caddelerde sımsıkı yumruklarla toplu halde yüksek sesle haykırılması gerekmez. Bunların en çok bilinen örneği bilhassa 1960’larda Avrupa’da ve Amerika’da pek moda olan ve hâlen de dünyada geniş kitlelerinin bilinçaltlarında yaşayan “Savaşma, seviş.”tir.

Sloganlar kitlelere mensubiyet şuuru vererek özgüven, dayanışma ve birlikte hareket etme gibi duyguları geliştirmenin yanında peşin hükümlü olmayı ve kesin inançlılığı da beraberinde getirir. Eğer bunlar bilimsel verilerle desteklenmez, değişen durumlara ve ihtiyaçlara cevap vermezse sloganik düşünce dediğimiz illet baş gösterir. Böyle bir durumda insanları artık akıl değil, sloganlar yönetir. Bunun bir adım sonrası sloganların ve bunların ait olduğu ideolojilerin putlaşması ve mensuplarının sloganların esiri olmasıdır. Böylece anlama, anlaşma, hoşgörü, duygudaşlık, fikir alışverişi yerini bağnazlığa, ötekileştirmeye, tekebbüre, dayatmaya, baskıya bırakır. İnsanların üzerine korunmak ve güzel görünmek için giydiği elbise misali, bu parolalar bir müddet sonra gelişen, değişen bedene dar gelse, yıpransa ve modası geçse de artık onu söküp atmak mümkün olmaz. Bir zamanlar yol gösterici ışık olan sloganlar zaman içinde azap veren, yok eden yangınlara dönüşür. Bilimsel temelden mahrum ve insan doğasına aykırı ideolojik sloganlar, imparatorluk devrinde Çin’de kız çocuklarının ayaklarına giydirilen demir ayakkabılar misali yakıcı ve yıkıcı olabilir. Eğer başından beri böyle değillerse! Fakat bilimsel alt yapısı sağlam, insan fıtratına uygun ve toplumun beklentilerine, heyecanlarına ve ihtiyaçlarına cevap veren sloganları bunlardan bir ölçüde ayırmak gerekir. Ne var ki bunların da zamanla eskiyebileceğini ve kötüye kullanılabileceğini yine de hesaba katmak icap eder.

Türk milletinin ortak sloganı ve ideolojilerin slogansızlığı

Sloganlar yalnızca ideolojilerin ve radikal siyasi oluşumların değil, her türlü fikir hareketinin, toplumsal değişim isteğinin ve beklentisinin de ürünü olabilir. Bu sebeple sloganlar hedefleri ne taraf olursa olsun, toplumda bir ölçüde dinamizmin ve çeşitliliğin de göstergesidir. Türkiye, böyle tecrübeleri 1980 öncesinde bütün yönleriyle ve şiddetiyle yaşamış bir ülkedir. Fakat ondan sonra keskin ideolojilerle birlikte sloganlar da sönmeye başladı. Bunların yerini bazı radikal dinci ideolojiler ve sloganlar almaya çalışsa da toplumda fazla yer bulamadı, sloganlar üretemedi; üretse bile halk nezdinde kabul görmedi. 2000’li yılların başından itibaren bu ideolojinin iktidarı ele geçirmesi ve devletin resmî ideolojisi olma aşamasına girmesiyle birlikte bu tür söylemlere ve sloganlara da gerek kalmadı. Esasen bu yeni dönemde siyasi İslamcılık üretimden çok tüketime ve paylaşmaya yönelik bir tavır sergilediği için bilim, fikir, kültür, sanat gibi temel değerleri de kullanma ve tüketme vasıtası olarak görmekten öte bir yol izlemedi. Böyle bir ortamda fikir üretmeye gerek de yoktur; geçmiş din kültürünün ve yaşantısının topluma benimsetilmesi yeterlidir ve bu da zaten devlet tarafından alıştıra alıştıra yapılmaktadır. İşin garip tarafı, onlarla aynı görüşte olmayan karşıt siyasiler, zümreler ve sivil toplum kuruluşları da güçlü alternatif çözümler üretip bunları veciz ifadeler ve sloganlar hâlinde takdim edemedi.

Son birkaç on yıldan beri en çok terennüm edilen ve şevkle, heyecanla haykırılan sloganlar, bölücü terör örgütleri tarafından şehit edilen askerlerimizin ve diğer emniyet mensuplarımızın şehadetleri karşısında hissedilen derin infialin yansıması olarak ortaya çıkan “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” ve “Ezan dinmez, bayrak inmez!” sloganlarıdır. İlginç olan, bu sloganların belli bir gruptan ziyade toplumun çok büyük bir kesiminin ortak sloganı olmasıdır. Bir devlet için böyle bir mutabakat büyük kazançtır. Ülke güvenliğinin temini açısından büyük kıymete sahip bu uzlaşma, Türk milletinin asker millet olma özelliğini hâlâ sürdürmekte olması ile izah edilebilir. Söz konusu sloganlar, Türk milletinin bütün tarihi boyunca en aziz varlığı olarak bildiği din ve vatan gibi köklü değerlere bina edilmiş, tehlikeye dikkat çekilmiş ve onun karşısında birlik olma kararlılığı gür bir şekilde dile getirilmiştir. Bu sebeple bunları ideolojik sloganlar olarak değil, bilimsel tabanlı hamasi sloganlar olarak görmek daha doğrudur. Zaten Türk toplumunun büyük bir kısmının dillerinde ve kalplerindeki yerini alması da bunu gösterir.

“Ya istiklal ya ölüm!”den bir milletin yükselişine

Sloganların, ait olduğu kitlelerin değer yargılarını, kültür kodlarını, hayallerini ve hedeflerini yansıtması varsayımından hareketle, söz konusu uranların dinamik olmakla beraber savunma psikolojisinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. Bu elbette ki bir ihtiyacı karşılıyor. Fakat ülkemizin daha aktif projelere, programlara, organizasyonlara ve hedeflere ihtiyaç duyduğu muhakkaktır. Elbette bunların mutlak surette tantanalı sözlerle ve sloganlarla ifade edilmesi şart değildir. Ancak yukarıdaki örneklerdeki gibi toplumun kültür kodları üzerine temellendirilmiş vecizelerin ve sloganların, fikirlerin ve tasarıların hayata daha çabuk ve kolay geçirileceğine şüphe yoktur. Okuyarak öğrenme yerine işiterek ve görerek öğrenmeyi tercih edenler için böyle bir uygulama iyi bir çözüm olabilir. Tabii ki bunun için önce hedeflerin ve yapılacak işin muhtevasını çok iyi belirlemek gerekir. Nitekim bu metot Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk zamanlarında başarıyla uygulanmıştır.

Sevr Antlaşması ile İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar ülkeyi işgal ettiklerinde Millî Mücadele’yi başlatanların parolası “Ya istiklal ya ölüm!” idi. Son Türk devletini tamamen yok etmeyi amaçlayan böyle bir hayâsız saldırı karşısında ve bütün çarelerin, imkânların tükendiği bir zamanda bundan daha doğru, haklı ve etkili bir slogan olamazdı. Bu slogan; ne yapacağını bilemeyen, yorgun, bitkin ve ümitsiz bir halk için ne yaptığını bilen, inanmış bir kadronun projesini ve kararlılığını gayet kısa ve öz bir şekilde ortaya koyuyordu. Nitekim öyle de oldu ve yurdun her tarafında Kurtuluş Mücadelesi başladı. Yunan kuvvetlerinin Polatlı yakınlarına kadar gelmesi üzerine yapılacak mücadelenin şeklini yine aynı kararlılıkla ve azimle daha somut bir şekilde ortaya koyma ihtiyacına binaen “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır.” sloganı insanların dillerine ve gönüllerine yerleştirildi. Sakarya Zaferi’nden bir yıl sonra Yunan ordusu ile Afyonkarahisar-Kütahya hattında ölüm kalım savaşı yapılırken yine duruma uygun, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” parolası güneş gibi parladı.

Kurtuluş Savaşı zaferle neticelenip yeni bir devlet kurulurken yeni kurumların ve uygarlık vasıtalarının tesisi gündeme geldiğinde yeni sloganlara ihtiyaç duyuldu. Devletin artık saltanat ve kozmopolit halk veya ümmet anlayışına değil, millet esasına göre bina edildiğini halka anlatmak, onların katılımını sağlamak ve özgüvenlerini artırmak için “Ne mutlu Türk’üm diyene!”, “Bir Türk cihana bedel.”, “Türk! Öğün, çalış, güven.”, “Yüksel Türk! Senin için yükselmenin sınırı yoktur.” gibi sloganlardan yararlanıldı. Bunların hepsinin de belli ihtiyaçlar, beklentiler, projeler neticesinde titizlikle hazırlandığı anlaşılıyor. Osmanlı gibi bir cihan devletinin yıkılması karşısında umutsuzluğa kapılan, yılgınlığa düşen, bazı güçler tarafından kafası karıştırılmaya çalışılan ve yeni arayışlara giren halk için bu sloganlar onların beklentilerini karşılamakta idi. Mesajlar çok açık ve ifadeler toktu. Üstelik tepkici gözükmüyordu; hiçbir şahsı, zümreyi, sistemi veya ideolojiyi hedef almıyordu ve fakat hepsi de oldukça dinamikti. Hele “Adalet mülkün temelidir.” ve “Muallimler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” uranlarına kim ne diyebilirdi? Tam on bir yıldan beri milyonlarca kilometrelik bir coğrafyada devamlı savaşıp onca insan ve toprak kaybından sonra yeni bir devlet kurmayı başaran bir kurmay heyeti için bütün enerjisini kalkınmaya ve medenileşmeye odaklamaktan başka çıkar yol yoktu. Böyle bir durum karşısında “Yurtta sulh, cihanda sulh.” sloganı hem kendi halkına hem de bütün dünya devletlerine verilmiş akıllıca bir mesajdı. Bunları kalkınma hamleleri takip etmeliydi. Çünkü devlet kuran büyük beyinler için vatanı düşmandan kurtarmak ve uygarlık yolundaki ileri hamlelerin önündeki engelleri temizlemek asla yeterli bir sonuç olamazdı. Bunlar ancak bir ara sonuçtu ve asıl önemli olan yeni bir devlet ve millet var etmekti. Bunun için ise yeni hamleler ve o devrin en etkili iletişim vasıtası olan sloganlar gerekliydi.  Nitekim “İstikbal göklerdedir.”, “Yerli malı Türk’ün malı, her Türk onu kullanmalı.” ve “Köylü milletin efendisidir.” sloganları böyle ortaya çıkmıştır. Bu sloganların hepsinin ortak yanı sözde kalmayıp söylenen şeylerin hayata geçirilmesidir. Mesela “Yurtta sulh, cihanda sulh.” prensibi Hatay’ın anavatana katılmasında ve İkinci Dünya Savaşı’nda bile ihlal edilmemiştir. Keza “İstikbal göklerdedir.” sözünün gereği olarak Türk Kuşu kurulmuş, uçaklar alınmış, pilotlar yetiştirilmiş ve uçak fabrikası faaliyete geçirilerek dünya ülkelerine uçaklar satılmıştır.

İstikbal göklerdedir.

Görüldüğü gibi halkın beklentilerini karşılayan, vatandaşlarına özgüven, gurur ve ümit veren, onların inançları ve kültürleri ile barışık olmakla kalmayıp yapılan icraatlarla hayata geçirilen sloganlar asla eskimemişlerdir. Bu sloganlar, sağlam kaynaklara dayanılarak yazılan kitaplar ve zeki, dürüst, çalışkan öğretmenler misali gençlere başarılı şekilde rehberlik etmişlerdir.

Türkiye’nin aynası: “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!”

Bu bilgilerin ışığı altında tekrar başlıktaki slogana dönerek şunları söyleyebiliriz: “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sloganı çok doğru ve güçlü bir slogandır. Fakat başka bir açıdan bakılırsa bu uranın, devletimizin bundan yüz sene önceki zor durumunu ve “Ya istiklal ya ölüm!” sloganını çağrıştırdığı görülür. Elbette içinde bulunduğumuz bu durumu, hiçbir vatansever kabul edemez. Eğitimiyle, kültürüyle, medeniyetiyle, moral değerleriyle, bilimiyle, sanatıyla, estetik duyarlığıyla, ekonomisiyle, teknolojisi ve sanayisiyle eğer gerçekten güçlü bir Türkiye olsaydı ne kimse bölücülüğe tevessül edebilecek ne de bu sloganın ortaya çıkmasına sebep olan şartlar baş gösterecekti. Türkiye’nin en büyük meselesinin hâlâ güvenlik ve vatanın sınırlarının korunması olduğunu ima eden bu sloganı hazırlayan şartları hiç yaşamamız gerekirdi.

Türkiye’nin güvenliğini teröristleri yok etmekten ibaret görmek ve bunu başarıymış gibi sunmak gerçekçi bir çare olamaz. Bu, çözümün sadece bir parçasıdır. Gerçek başarı, millî sınırlar içindeki bütün herkesin tek millet olma bilincini can evinden hissedip güven içinde yaşaması, çalışması, karnını doyurması; aynı acıyı, sevinci, gururu ve ülküyü paylaşarak bunun sonunda yüksek bir kültür ve uygarlık yaratmasıdır. Böyle bir durumda Türkiye’ye hiç kimsenin kem gözle bakması dahi mümkün olamaz. Tekrar söylemek gerekirse ele aldığımız slogan savunmaya yönelik bir slogandır ve âdeta Türkiye’nin mevcut durumunun bir aynasıdır. Hep savunmada kalmak ise her zaman gediklerin açılmasına müsait bir stratejidir. Aynı şekilde, gerçek gücünün çok üstünde hamlelere girişmek de insanları ve milletleri Enver Paşa’nın acıklı durumuna düşürebilir. En akılcı strateji; vatanseverlik, bilim, hukuk, insan sevgisi ve güzellik gibi temel değerler üzerine bina edilmiş projeler sayesinde yapılacak kalkınma hamleleridir. Her vatandaş böyle bir projede onurlu şekilde yer alıp yapacağı işe huzur içinde ve bilinçle odaklandıktan sonra insanları heyecana getirecek sloganlara dahi ihtiyaç kalmayacaktır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları