30.01.2026

Suriye’deki gelişmeleri nasıl okumalıyız?

İran’ın bölgesel nüfuzunun zayıflatılması ve "üzerinin çizilmesi", Türkiye’nin stratejik önemini doğal bir sonuç olarak artırmaktadır.


Suriye’de son günlerde yaşanan gelişmeler, sadece sahadaki askerî bir el değişimi değil, bölgesel dengeler açısından tarihî bir kırılmadır. Şam yönetiminin, çok kısa bir süre içerisinde SDG’nin kontrolündeki stratejik kentleri geri alması ve taraflar arasında resmî bir anlaşmanın imzalanması, on yılı aşkın süredir devam eden statükoyu temelinden sarsmıştır. Bu analiz, söz konusu süreci; sahadaki jeopolitik kaymaları, küresel aktörlerin değişen önceliklerini ve Türkiye’nin bu yeni denklemdeki yükselen rolünü incelemektedir.

Özerkliğin sonu

Suriye merkezî hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan mutabakat, siyasal ve kurumsal düzlemde Kuzeydoğu Suriye’deki on yıllık fiilî özerklik modelinin tedricen tasfiyesi anlamına gelmektedir. Anlaşmanın en kritik unsuru, SDG’nin askerî ve güvenlik yapılarının kurumsal kimlikleriyle değil, personel düzeyinde ve “bireysel” olarak devlet aygıtına dâhil edilmesidir.

Stratejik yenilgi

Bu düzenleme, SDG’nin yıllardır müzakere masasında taviz vermediği temel “kırmızı çizgilerinin” aşılması anlamına gelmektedir. Ortaya çıkan tablo, karşılıklı ödünlere dayalı dengeli bir uzlaşıdan ziyade; SDG açısından stratejik bir geri çekilme ve siyasal bir yenilgi olarak değerlendirilebilir. Bu durum, askerî alanın ötesinde, sembolik ve politik/ideolojik düzeyde de yapısal bir kırılmaya karşılık gelmektedir.

Kaynakların el değiştirmesi

SDG’nin Deyrizor ve Rakka’dan çekilmesi, basit bir cephe hattı değişimi değildir. Deyrizor, Suriye’nin enerji ve tahıl ambarı; Rakka ise Fırat üzerindeki stratejik barajlar aracılığıyla su güvenliğinin düğüm noktasıdır. Bu bölgelerin Şam’ın kontrolüne geçmesiyle birlikte merkezî hükümet, devlet gücünün maddi temelini oluşturan enerji, gıda ve su kaynaklarını yeniden tek elde toplamıştır. Böylece SDG yönetiminin jeoekonomik pazarlık gücü büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Geri dönüş imkansız bir süreç

Kaynakların kaybı, SDG’nin siyasal projesinin karakterini de köklü biçimde dönüştürmektedir. Bir dönem bölgesel bir aktör olarak konumlanan yapı, artık sert güç araçlarından yoksun, merkezî devlete eklemlenmiş bir “siyasal özne” statüsüne evrilmektedir. Maddi kaynaklardan ve bağımsız zor aygıtlarından mahrum olma her şeyin anlamını değiştiriyor.

Askerî dengenin reelpolitiği

Anlaşma, gönüllü bir siyasal tercihten ziyade, sahadaki güç dengelerinin değişiminin bir sonucudur. Aylarca tıkanan müzakerelerin ardından merkezî hükümetin askerî harekâta başvurarak alan kazanması, sürecin seyrini belirlemiştir. Mutabakatın, Suriye ordusunun petrol sahalarında üstünlük kurduğu bir evrede imzalanmış olması, bu düzenlemeyi askerî ve siyasal baskının bir ürünü hâline getirmektedir.

Sosyolojinin geri dönüşü

SDG’nin yönettiği bölgelerde yalnızca Kürtler yaşamamakta; bu alanlar, çok sayıda farklı etnik ve toplumsal grubun bir arada bulunduğu bir coğrafyayı kapsamaktadır. Özellikle Arap nüfusun yoğun olduğu yerlerde, Suriye Arap kimliğinin dışında alternatif bir siyasal kimlik üzerinden kendini tanımlamak kolay görünmemekteydi. Bu açıdan bakıldığında, bölgenin sosyolojik yapısı ile SDG’nin inşa etmeye çalıştığı siyasal düzen arasındaki derin çelişkinin er ya da geç açığa çıkması kaçınılmazdı.

Bu nedenle, SDG’nin Şam’a karşı gösterebileceği direncin, başlangıçta varsayıldığından daha zayıf olacağı öngörülebilirdi. Nitekim süreç içerisinde bölgedeki Arap aşiretlerinin oynadığı rol, bu değerlendirmeyi doğrular niteliktedir.

Merkezileşme paradigması

Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetim, Esed sonrası dönemde “ulusal birlik” söylemini ön plana çıkarmaktadır. Bu söylem, yeni bir merkezileşme paradigması çerçevesinde şekillenmektedir. Esed dönemindeki siyasetten farklı olarak, kültürel ve kimliksel hakların tanınacağı iddiasıyla yeni bir merkezî yapı tarif edilmektedir. Bu yaklaşım, bir yandan “yeni bir Suriyelilik” tanımı üretmeye çalışırken, diğer yandan merkezî otoriteyi esas alan bir devlet modelini sürdürmektedir. Ancak mevcut pratik, bu söylemin henüz kurumsal güvencelerle desteklenmediğini göstermektedir.

Ankara’nın kazanımı: Bölgesel boyut

Yaşanan gelişmeler, Ankara açısından çok yönlü ve belirgin kazanımlara işaret etmektedir. Anlaşmada yer alan “PKK iltisaklı yabancı unsurların bölgeden çıkarılması” maddesi, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği güvenlik kaygılarını doğrudan karşılamaktadır. Bu yönüyle metin, basit bir iç düzenlemenin ötesinde, örtük bir bölgesel denge uzlaşması niteliği taşımaktadır. Şam egemenliğini tesis ederken, Ankara sınır güvenliği açısından stratejik bir kazanım elde etmiştir.

Ortaklıktan tasfiyeye: ABD’nin pragmatik tercihi

ABD, IŞİD ile mücadeledeki sahadaki ortağı SDG ile Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan yeni Şam yönetimi arasında fiilî tercihini yapmıştır.
Washington’un, Suriye ordusunun askerî ilerleyişini durdurmaması ve SDG’nin siyasal kazanımlarını garanti altına almaması, ABD dış politikasında sıkça gözlenen bir örüntüyü yeniden teyit etmektedir: Değişen stratejik hedefler doğrultusunda yerel ortakları geride bırakmak.

Bu tablonun arka planında yatan temel motivasyon, Washington’un yeni Şam yönetimini bölgesel denkleme eklemleme arzusudur. Anlaşılan o ki ABD; İsrail ile yapısal bir düşmanlık üretmeyen ve İsrail karşıtlığını varoluşsal bir siyasal eksen olarak benimsemeyen bir Şam idaresi altında, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını kendi bölgesel çıkarlarıyla uyumlu görmeye başlamıştır.

Ortadoğu’nun Dönüşümü

Suriye’deki gelişmeler, İran’ın ve bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasıyla doğrudan bağlantılıdır. İsrail, artık “bekası kuşkulu bir ülke” konumundan çıkarak varlığını sürdürebileceğini garanti altına almış görünmektedir. Bu durum, hem ABD’yi hem de İsrail’i yeni politikalar geliştirmeye yöneltmektedir. Bu bağlamda, merkezileşmiş bir Suriye, ABD ve İsrail açısından daha öncelikli hâle gelmektedir. Özellikle Şara yönetiminin ABD, İsrail ve Avrupa Birliği ile yürüttüğü siyaset ve bu aktörlerle geliştirdiği ilişkiler dikkat çekicidir. Ortadoğu’nun mevcut gerçekliği, örgüt temelli yapıların değil, merkezi devletin önemini önceleyen yeni bir evreye girildiğine işaret etmektedir.

İran krizi ve Türkiye’nin yükselen jeopolitik değeri

İran, İsrail ve ABD eksenli kriz, belirsizliklerle dolu ve uzun vadeli bir sürece evrilmiştir. ABD’nin tüm enerjisini ve stratejik odak noktasını İran’a kaydırabilmesi için, bölgedeki geleneksel müttefikleriyle olan pürüzleri gidermesi veya en azından bu sorunları dondurması bir zorunluluk hâline gelmiştir. Özellikle Obama dönemindeki “İran’ı sisteme entegre etme” çabasının aksine, mevcut Washington yönetimi İran’ı bölgesel denklemin dışına itme (izolasyon) konusunda çok daha kararlıdır.

İran’ın bölgesel nüfuzunun zayıflatılması ve “üzerinin çizilmesi”, Türkiye’nin stratejik önemini doğal bir sonuç olarak artırmaktadır. Ancak bu sürecin hem Ankara hem de Washington lehine sağlıklı işleyebilmesi için, Türkiye’nin fiili ve somut jeopolitik kaygılarından arındırılması elzemdir. Suriye’nin kuzeyindeki SDG/PYD yapısının tasfiyesi ve Şam ile varılan son uzlaşı, aslında bu “jeopolitik arındırma” sürecinin bir parçası olarak okunabilir.

Son tahlilde Suriye’deki gelişmeler; Şam açısından egemenliğin iadesi ve ülke bütünlüğünün yeniden tesisi; Ankara açısından SDG’nin askerî karakterinin tasfiyesi ile özerklik arayışının son bulması; Washington için ise Suriye’den düşük maliyetli bir çekilme sağlayarak stratejik önceliği İran’a kaydırma imkanı anlamına gelmektedir.

Bu tablo, on yıllık bir dönemin kapanışını ve Suriye merkezli yeni bir bölgesel denklemin doğumunu işaret etmektedir.

Yazar

Arif Keskin

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar