13.04.2024

Yeni sömürgeciliğin Truva atları

Millî devlet yönetimi konusunda yetersiz kalan toplumlar çoğunlukla yoksul ve zayıf kaldılar.


İnsanlık tarihinin toplumsal evrimi, büyük ölçüde toplumsal bütünleşmeye dayalı milletleşme sürecine dayanmaktadır. 19. Yüzyıldan itibaren, akıl ve bilim öncülüğünde ekonomik ve toplumsal gelişme gösteren toplumlarda, yerel ve küçük topluluklardan hareketle ‘millet’ bütünlüğüne ulaşıldı. Millet bütünlüğünü esas alan millî devlet yönetimini demokrasi ile taçlandıran toplumlar giderek zenginleştiler ve güçlendiler.

Millî devlet yönetimi konusunda yetersiz kalan toplumlar çoğunlukla yoksul ve zayıf kaldılar. Millî ekonomilerini, yetkin yönetici ve girişimci sınıfın öncülüğünde toplumsal refahı artıracak bir ölçeğe taşıyamadılar. Toplumun üretkenlik ve katkıları oranında toplumsal adaleti sağlayamadılar. Demokratik düzene ya hiç geçemediler ya da demokratik kurumlarını gereği gibi işletemediler. Demokratik hakları yalnızca kendileri için isteyip, siyasal görüş ve inanç farklılıkları üzerinden toplumsal bütünlüğü bozmaktan çekinmediler. Bu toplumların çoğu, toplumsal bütünlüklerini korumda yetersiz oldukları gibi, zengin ve güçlü toplumların yönetim vesayeti altında kaldılar.

Küreselleşme adıyla yeryüzünü sömürgeleştirme çabaları

Zengin ülke egemenleri, sahip oldukları servet ve siyasal konumlarını sürdürmek için yoksul ülkelerin kaynaklarına daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Hâkimiyet bilinci gelişmemiş ülkelerin doğal kaynaklarını ve ekonomik imkanlarını da kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabasına giriştiler. Bu stratejik hedeflere ulaşmayı sağlayacak politikalara ise küreselleşme süreci adını verdiler. Küreselleşme sürecinin, en büyük engeli ise millet bütünlüğüne dayalı millî, sosyal ve demokratik devlet yönetimleriydi.

Zengin ülkelerin büyük şirket ve finans kuruluşları, bütün dünya coğrafyası üzerindeki ekonomik etkinliklerini hiçbir millî devlet engeline takılmadan kolayca yürütmek istiyordu. Küreselleşmenin, beklenildiği gibi zengin ülkeler lehine işlemesi için yoksul ülkelerin millî devlet anlayışını zorlayıcı iki strateji üzerinde odaklanıldı. İlki, yoksul ülkeleri millî ekonomileri hazır olmadan küresel piyasa düzenine geçmeye zorlamak ve ekonomilerini çökertmek; ikincisi ise siyasal kutuplaşma yoluyla toplumsal bütünlüğü büsbütün ayrıştırmak.

Küresel manzara: Zenginlere millî devlet; yoksullara devletçikler!

Küresel sermaye, dünya toplumlarını daha fazla sömürme iştahına karşı en büyük engel olarak millî devlet yönetimlerini görüyor. Küresel güçler, yer yüzünde az sayıda millî devlet yerine, her türlü müdahaleye açık ‘otoriter’ yöneticilerin yönettiği çok sayıda devletçiklerin varlığını arzuluyor. Bir şekilde, ‘otoriter yönetici’ ele geçirilince topluluğun tümünü denetlemek daha kolay oluyor. Söz gelimi, yeryüzünde iki yüze yakın ‘millî devlet’ yerine, yönetici sınıfın kendi halkları üstünde otoriter rejimler kurduğu ve birbirlerine düşman iki bine yakın devletçik olması daha avantajlı görülüyor.

Doğal kaynaklar, ticaret yolları ve uygun pazar olma potansiyeli olan ‘müsait’ ülkelerde, çeşitli inanç yorumlarına dayalı dinsel cemaat sayısında bir artış gözleniyor. Gerçekte, küreselleşme süreciyle birlikte, yarı sömürgeleşmiş toplumlarda dinsel ve siyasal cemaatleşme olaylarında görünürlük ön plana çıkıyor. Çoğu ayrılıkçı ve ayrıştırıcı bu oluşumlar, küresel sömürü ve yönetim eşitsizliklerinden çok, ısrarla ülkelerinin toplumsal bütünlüğünü sağlayan değerlere saldırıyor.

Toplumsal Bütünlüğe Karşı ‘Karşı Kültürler’’

Genel kültür sistemlerinde, toplumsal yapının yerleşik aile, dil, millî kimlik ve kurucu değerler gibi temel öğelerini, açıktan ya da örtülü olarak reddeden alt kültür oluşumlarına ‘karşı kültür’ denilmektedir. Bir toplumda, toplumsal düzene ve işleyişine eleştiri getirmenin ötesinde, sistemin temel öğelerine karşı yıkıcı eylemlerde bulunan alt topluluklar, çoğunlukla karşı kültür örnekleri olarak değerlendirilir. Bu anlamda, çeşitli inanç yorumları adı altında millî devleti yıkmaya yönelik eylemler içinde olan bir kısım siyasal ve ‘cemaatçi’ yapılar da çoğunlukla birer karşı kültür yapılanmasıdır.

Cemaat ve diğer inanç toplulukları, geleneksel özellikleri gereği kapalı alt kültürler olarak varlıklarını sürdürürlerdi. Mevcut millî devlet yönetimiyle sorunları olmadığı sürece birer alt kültür alanlarını oluştururlardı. Oysa, küresel sömürgeciliğin toplumsal bütünlüğü ve dokuyu bozma aparatı gibi işleyen cemaat ve inanç toplulukları, şimdilerde nesnel ölçütlerle açıklanamayacak biçimde çoğaldılar. Her fırsatta daha görünür olmaya ve alternatif bayraklarla sokağa çıkmaya başladılar. Küresel sömürgeciliğin gölgesi altındaki otoriter yönetimler de küreselleşmeye direnen düşünceleri baskılarken, küresel hedefler doğrultusunda işleyen birtakım karşı kültürler karşısında oldukça aldırmaz davranır oldu

Millî devlet yoksa bağımsızlık da yok!

Geçen yüzyıl içinde Mustafa Kemal Atatürk, bütün dünyada birçok milletin kendi ülkelerinin gerçek sahipleri olarak bağımsız ve özgürce hayat sürme ülküsünün işaret fişeği oldu. İrili ufaklı çok sayıda sömürge ülkesi, bağımsız milliyetçilik ya da devrimci hareketler sayesinde, hiç olmazsa biçimsel ve göreceli olarak bağımsızlık kazandılar. Milletleşme ve millî devlet modeli ile kaynaklarını öncelikle kendi halkının refahı için kullanmak istediler. Nispeten bu bağımsız yönetim anlayışları, küreselci arzulara en büyük engeli oluşturdu.

1980’li yıllardan sonra zengin ülkelerin öncülüğünde, bütün dünyanın küresel güçlerin arka bahçesi olması yönünde yeni stratejiler ve politikalar dayatıldı. Küresel güçlerin, arzu ettikleri ülke yönetimlerine kolayca nüfuz edebilmesinde, bütüncül millet olgusuna dayanan millî devlet yapısı engel oluşturuyordu. Millet bütünlüğünün ve millî devlet anlayışının en büyük destekçisi olan milliyetçilik hareketlerinin içi boşaltıldı. Ortaya çıkan toplumsal düşünce ve siyaset boşluğu, büyük ölçüde -ülkelerin inanç yapılarına göre- ‘müsait’ cemaat ve alt kümeler tarafından dolduruldu. Söz gelimi, önceleri ‘Yeşil Kuşak Projesi’ kapsamında Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye’de, siyasal islamcı cemaatçi yapılar çoğaldı ve güçlendi. Sonradan da BOP kapsamında Güney ve Doğu Akdeniz kıyıları ile Orta Doğuda ‘cemaatleşme’ olayında adeta sosyal bir patlama oldu. Hedefteki ülkelerde meydana gelen siyasal ayaklanma ve karışıklıkların hemen tamamında en etkili rolü siyasal islamcı ve ayrılıkçı topluluklar oynadı.

‘Herkes Gider Mersin’e, Biz Gideriz Tersine’

Sömürgecilik tarihinin en kadim yöntemlerinden birisi de toplumların, iş birlikçi alt topluluklar aracılığıyla içeriden zayıflatılmasıdır. Geçen yüzyılın başında, Türk hakimiyetini yıkmak için ‘Kürt teali cemiyeti’, ‘İslam teali cemiyeti’ ve ‘İngiliz muhipleri ‘(sevicileri) cemiyeti’ gibi topluluklar kurdurulmuştu. Günümüzde de küresel sömürgeci güçlerin iş birlikçisi olan -siyasal ve dinsel birtakım değerlerin arkasına gizlenmiş- birçok topluluk mevcuttur. Bir kısım karşı kültür odakları, Orta Doğu kültürlerinin ‘alametifarikası’ sayılan ‘takiye’ alışkanlığı ile son zamanların arabesk kültürüyle pekiştirilmiş derin bir iki yüzlülüğe sahipler. Söz gelimi, yakın zamanda Fethullahçı ve Adnan Oktar cemaat yapıları, küresel sömürgeciliğin Truva atları gibi yıkıcı faaliyetleriyle hatırlanıyor.

Türkiye’deki siyasallaşmış cemaatlerin bir kısmı, Türk kimliği, ‘Cumhuriyet’, ‘Atatürk’ ‘Türkçe’ ve ‘vatanın bütünlüğü’ gibi millî devletin temel öğelerini reddedici eylemleriyle karşı kültür oluşumudur. Ayrıca, temelde İslami öğretilerin içinin boşaltıldığı, İslami söylem ve simgelerin büyük ölçüde Orta Doğu kültür malzemeleriyle doldurulduğu siyasal İslamcı ve dinsel topluluklarda, aslında birer karşı kültür kıvamında topluluklardır. Küresel kapitalist zihniyet, dünya çapında bir zenginlik hegemonyası kurmak üzere, sürekli olarak toplumları ayrıştırıcı ve ayrılıkçı toplulukları, birer operasyon aleti gibi görüyor.

Türkiye Cumhuriyet’i, milletleşme ve millî devlet konusunda ciddi bir gelişme gösterme aşamasına gelmişti. Türkiye, dışarıdan terörle vurulurken; içeriden de millî kimliği reddeden bir takım güdümlü cemaat tipi oluşumlarla zayıflatılıyor.

Akıl ve bilimin öncülüğünde, ‘Millî eğitim’ aracılığıyla Türk kimliği ve hâkimiyet bilinci; ‘üniversiteler’ üzerinden akademik öğrenim sistemi yeniden inşa edilmeli.

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar