18.04.2026

Yönetim ve korku kültürü

Korku kültürüne ortam hazırlayan çok sayıda etken içinde en etkili olanı, insanlar ve topluluklar arasındaki güç kaynaklarının (fizikî, ekonomik, sosyal statü vb.) çok aşırı oranda eşitsiz olarak dağılımıdır.


Yönetim süreçlerinde, üst konumda olanların kendilerine göre alt kademelerde olanlar üzerinde yasal sınırlar çerçevesinde emretme yetkilerine otorite denilmektedir. Normal şartlarda, üst-ast ilişkilerinde, akıl ve bilimi esas alan hukuki otorite, karşılıklı rızaya dayanmaktadır. Ancak, yönetim otoritesinin, insan ilişkilerinin önceden tahmin edilemeyen çok sayıdaki davranış özellikleri nedeniyle meşru sınırlarının dışına çıkması durumunda “karşılıklı rıza” boyutu ortadan kalkmaktadır. Yöneticilerin, astların “karşılıklı rızaları” olmadığı zaman onları “korkutarak” yönetmeye çalıştıkları çok bilindik bir durumdur. Başka bir deyişle, yöneticiler, astları üzerinde karşılıklı rızaya dayalı meşru otoriteyi kaybettikleri zaman, yönetim etkinliklerinde “korku öğesini” veya “korkutma eylemini” çok yaygın bir yönetim tekniği olarak kullanabilmektedir.

Korku duygusu yaşatır

TDK Türkçe Sözlükte, korku duygusu, gerçek veya beklenen bir tehlike karşısında duyulan yoğun acı ve kaygı anlamında kullanılmaktadır.  Korku, bütün canlılarda, doğuştan gelen ve “hayatta kalma” içgüdüsüyle doğrudan ilgili olan bir temel duygudur. Biyolojik kökenli korku duygusu, canlıların hâlihazırdaki kapasite ve imkanlarıyla önlemelerinin güç olduğu tehdit ve tehlikelere karşı önlem alma fırsatı yaratması bakımından çok ciddi bir uyarı sistemi işlevi görür. Nesnel ve somut tehlikeler karşısında korku duygusuna karşı duyarsız olan canlıların varlıklarını sürdürmeleri çok zordur.

Korku kültürü yıldırır

İnsan türüne özgü bir durum olarak, güçlülerin zayıflara, üstlerin astlarına, doğal ve haklı olmaksızın önceden tasarlanan korkutma çabalarına çok sık rastlanmaktadır. Kişiler, gruplar, kurumlar, örgütler, toplum ve devlet tarafından, kendilerine göre zayıf ve korumasız olanlar üzerinde, onların davranışlarını değiştirmeye yönelik yasal ve ahlaki sınırları aşan güç kullanma tehditleriyle korku kültürü yaratılır. Aslında, korku kültürü, insan doğasında olan korku duygusunu aşarak güçlülerin zayıflara karşı planladıkları ve ürettikleri yapay korku duygularıdır.  Korku kültürüne ortam hazırlayan çok sayıda etken içinde en etkili olanı, insanlar ve topluluklar arasındaki güç kaynaklarının (fizikî, ekonomik, sosyal statü vb.) çok aşırı oranda eşitsiz olarak dağılımıdır. Aşırı eşitsizlik hâli olmasa bile, bu yöndeki bir algılamaya bağlı olarak taraflar arasında güçlü görülenin, diğerleri üzerinde bir tahakkümü ortaya çıkabilmektedir. Söz gelimi, resmÎ ya da gayri resmî olarak güçlü “görülen” birisinin, sıradan kişilere “Sen kimsin ya!… Benim kim olduğumu biliyor musun?” diye “kabadayılık” yapması ya da güçlü bir ülkenin yöneticisinin, nispeten zayıf bir ülkenin yöneticisine “aptallık yapma” diye korkutması gibi. Egemen gücün korkutma eylemine, belirli kişi, grup ya da topluluklar doğrudan muhatap olabilir; buradaki asıl hedef görünürdeki taraf üzerinden muhalif olan herkestir.

Adaletsizlik varsa korku kültürü de vardır

Bir ülkede, yaygın adaletsizlik ve derin eşitsizlik olguları ile korku kültürü arasında doğrudan bir etkileşim vardır. Her adaletsizlik ve derin eşitsizlik, eninde sonunda bir korku ve şiddet iklimi yaratır. Seçilmiş ve atanmış yöneticiler, kendilerine ve yandaşlarına haksız çıkarlar sağlamaları durumunda, itiraz eden ve muhalefet edenleri susturmak amacıyla -kendilerine çeki düzen vermek yerine- çeşitli kamu organları aracılığıyla onlar üzerinde baskı kurmaya yönelebilirler. Adaletsiz yönetici güçler, muhalifler üzerinde korku iklimi yaratırken; aynı zamanda toplumun iradesini de adeta tutsak almayı amaçlar. Aslında, korku kültürü, top-tüfek-füze kullanmadan sadece yaratılan korku iklimi üzerinden rakipleri ve muhalif olanları etkisiz hâle getiren “psikolojik savaş” türünün en etkili tekniklerinden biridir. Ancak, bir psikolojik savaş aracı olan korku kültürünü, güçlü devletler kendilerine göre zayıf devletler üzerinde kullanırken; zayıf devletlerin yönetici güçleri ise çoğunlukla kendilerini eleştiren ve itiraz eden muhalif kesimlere yönelik olarak kullanırlar. Kaynaklar, kısıtlı olduğuna göre, herkese yetmez; o zaman yakınlara ve yandaşlara bol keseden “havuç” dağıtıldığında, “ne oluyor böyle” diyenlere de “sopayı” göstermek, tam anlamıyla bir korku kültürü pratiğidir.

Adaletsiz yönetici sınıfının, korku kültürü yaratmak suretiyle toplumu denetim altına almaya çalışmalarının nihai amacı, kendilerine göre zayıf olanları kendileri gibi inanmaya zorlamak; eğer aynı tarzda inanmayacaklarsa onları tamamen sindirmektir. Bu durum, bir anlamda “sosyal darwinizmin”, en güçlünün ayakta kalmayı hak ettiği biçimindeki temel görüşünü çağrıştırmaktadır.  Ancak, aralarında ince bir ayrıntı var: “sosyal darwinizm”, daha güçlü olanın, şiddetli rekabet ortamında kendi imkân ve güçlerinin kullanımıyla zayıflar üzerinde egemenlik kurmasını açıklayan bir sosyal teoridir. Oysa korku kültüründe otoriter yönetici güçler, başkalarının inanç ve yaşam biçimlerini dönüştürme amacına yönelik korkutma eylemlerinde, kendi kişisel yetenekleriyle kazandıkları güçleri pek olmadığı için daha çok devlet gücünü ve imkanlarını kullanırlar. Bir anlamda, toplumun ortak devletini, muhalif kesimler üzerinde bir “sosyal darwinist” aygıt gibi kullanırlar. Aslında, korku kültürü tekniklerini kullanan otoriter yöneticilerin, görüş ve düşünce yapıları bakımından “evrim teorisine” veya “darwinizme” en fazla karşı çıkan kesim olmalarına karşın, başkaları üzerindeki bu tahakkümlerinin devlet eliyle bir sosyal darwinist müdahaleye dönüşmesi çok büyük bir çelişkidir. Bu tutarsız tutum, benzer zihniyetteki kişi ve grupların, aynı zamanda son derece fırsatçı olduklarını da açıkça ortaya koymaktadır.

Yönetici güçlerin, kamu kaynaklarının dağıtımında çok ciddi yolsuzlukların yapıldığı toplumsal yapılarda, toplumun bir kesimi üzerinde korkutma teknikleri kullanılmaktadır. Otoriter yönetimler, kendilerini destekleyen bir kısım sermaye sahibi ve zengin kişilere “ballı” rantlar ve kolay servet edinme fırsatları sağlarken; bir kısım yoksul kesimlerin ağzına “bir parmak bal” sürmek suretiyle onları sosyal yardım bağımlısı hâline getirirler.  Bu haksızlıklar karşısında, toplumsal muhalefeti temsil eden bağımsız akademisyenler, aydınlar, sanatçılar, gazeteciler ile direnen işçiler, gençler ve köylüler devletin siyasallaşan yargısıyla çok sık olarak karşı karşıya kalırlar. Direnen insan ve gruplar, haksız kovuşturmalar, gözaltı ve tutuklamalar ile çeşitli yasaklar yoluyla sindirilmeye çalışılırken; siyasallaşan güvenlik güçleri, âmirlerinin hukuk dışı emirleriyle onlara karşı polis copu ve jandarma dipçiği ile gözdağı verirler.

Yönetilenlerin kendi korkularını yönetmeleri şart

Yönetim bilimleri, insani ve toplumsal olarak üretilmiş olan korku kültürüne karşı, bireylerin ve toplumun akılcı ve bilimsel yollardan tavır almasını “korku yönetimi” olarak tanımlamaktadır. Korku yönetiminin esası, doğal ve nesnel korkulara uyum sağlayacak bir vaziyet alışı sergilerken; yapay ve üretilmiş korkulara karşı tavırlı olma bilincine dayanır. Adaletsiz yöneticiler tarafından tasarlanan ve üretilen korkulara karşı, en etkili korunma aracı umudu kaybetmemek ve akıllıca direnmektir. Ayrıca, toplumsal dayanıklılık sağlayan önlemler olarak, tabana yayılmış bir mülkiyet yapısı ve yönetimlerden bağımsız gelir kaynakları yaratmanın yanında; haktan, akıldan, bilimden, felsefeden, sanattan, ahlaktan ve edebiyattan beslenen yeni bir toplumsal özgüven inşası, yapay korkularla baş etmenin en etkili araçları sayılır.

Sonuç olarak, Göktürklerde hakanlar, kendilerinin “Türk budununu” yönetme yetkisi sayılan “Kut’u” kaybetmekten korkarlardı; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milleti’nin kendisine olan güven duygusunu kaybetmesinden korkardı (“Türk, öğün, çalış ve güven”); gerçek demokrasilerde yöneticiler, bilinçli halkın kendilerinden desteklerini çekmelerinden korkar; otoriter yönetimlerde ise halkın önemli bir kesimi yöneticilerden korkar. Hiç unutulmaması gereken gerçeklik, hiçbir kişi ya da rejimin, akıllı ve bilinçli bir toplumdan daha güçlü olmadığıdır.

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar