Normal-yeni normal normalleşme ve normalleşen anormallerimiz – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Ahmet Bican Ercilasun: Bilge Tonyukuk   • Meselelerimiz- Sadi Somuncuoğlu

Normal-yeni normal normalleşme ve normalleşen anormallerimiz

Acaba her şey normal de ben mi anormalim? Nasıl oluyor da insanlar devam edebiliyorlar? İnsanlar yeni normallerin delisi, durumları ise “normalliğin deliliği” hâlini alıyor… Normal, kime göre neye göre?

20 Haziran 2020
Şadiye Okur

Başlıktaki kelimeleri çok sık duyuyoruz artık. Herkes ne düşünür bilemem ama, ben bir kelime ne kadar çok telaffuz edilirse, etkisini o nispette kaybettiğini düşünüyorum. “Normal”de bunlardan biri. “Normal neydi? Herkese göre değişir miydi? Eski normal, yeni normal, normalleşme nasıl olacak bu işler?” gibi sorular aklımı kurcalarken, bir yıl kadar önce bir edebiyatçı tavsiyesiyle aldığım psikoloji kitabı geldi aklıma. Alman psikanalist Arno Gruen tarafından yazılmış olan “Normalliğin Deliliği” adlı bu kitabı henüz bitirmedim. Okumaya devam ediyorum. Burada kitabı konuşmak değil niyetim. Sadece beni kitaba çeken, konuyla alakalı ve düşüncelerime paralel, kitabın önsözünde yer alan şu cümleyi aktarmak istiyorum.: “Gerçek dünyada insani değerlerin yitimine katlanamayanlar “deli” kabul edilirken insani köklerinden kopmuş olanlar “normal” olarak onay bulur.”  Kitabın ismi de üzerinde duracağım konunun özeti gibi adeta “Normalliğin Deliliği”!  Bir de kitabın kapağındaki Jakob Wassermann’a ait şu cümleleri de yazayım buraya: “İnsanları öldürebiliyorlardı ve bunu yaparken gayet normaldiler. Bunu anlayamıyorum”-Toplama kampından kurtulmuş bir Polonyalı”

Normal-yeni normal

 Fransızca kökenli bir kelime olan normal, TDK sözlüğünde “kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun” anlamlarına geliyor. Bu günlerde en çok kullandığımız anlamı  “alışılagelen”. Geçirdiğimiz süreç bize yeni bir kavram daha kazandırdı: yeni normal. Örnek olarak: normal hayatımız samimi, kalabalık, mesafesiz. Yeni normalimiz ise maske, hijyen, sosyal mesafe.  Bu konuyu uzatmadan, hepimizin ezberlediği konuları geçip, uzmanlık gerektiren konuları da uzmanlarına bıraktıktan sonra sadede geleyim.

Bu yazıda bahsetmek istediğim konu salgın ya da salgın ile birlikte gelen sorunlar değil, süreç içerisinde normal, yeni normal, normalleşme kelimelerinin bende yarattığı etki ve düşündürdükleridir. Yukarıda bahsettiğim gibi normal, kime göre neye göre? Bunu değerlendirmeye çalışacağım.

Normalleşme

Karanlık bir oda, ancak gözümüz alışana dek zifiri karanlıktır. Gözümüz karanlığa alıştığında eşyalar görünür olmaya başlar. Bir de ışığı açarsak ortam normale döner. Yani olağan hale gelir.

Olağanüstü bir durumu yalnızca ilk duyduğumuzda çok büyük bir tepki veririz. İlk şoku atlattıktan bir müddet sonra (yapımıza bağlı olarak) normale döneriz.

Başkasının başına gelen felaketler hep bizden uzak görünür. Felaketi, bir anda ters düz olmayı yakıştıramayız kendimize. Normal hayat akışımızın bozulmasını kaldıramayacağımızı düşünürüz hep.  Gücümüz sınanmaya başladığında ise felaketin boyutu anlaşılır. Normalimiz bozulur. Fakat yerine yeni normallerimiz gelir. Alışmak zorundayızdır, istesek de istemesek de alışırız. Yani normalleşiriz.

Şimdiye kadar bahsettiklerim normalin “olağan” anlamına gelen örnekleriydi. Biraz da kurala uygun anlamına gelen örneklerden bahsedelim. Buna örnek olabilecek bazı konular var ki, sıkça anormal hâle geldiğini görüyoruz. Değer yargıları gibi mesela. Ya da ahlâk yasaları. Bütün inanışlarda ortak temel insanlık kuralları vardır ve bu kuralları çiğnemek yasa ile suç sayılacak, toplum tarafından ayıplanacak şeylerdir. Hırsızlık, yolsuzluk, adaletsizlik, yalan vs. gibi. Şimdi biraz yaşadığımız örnekler üzerinden bu temel kuralları çiğnemenin nasıl normalleşebildiğine bakalım.

Normalleşen anormallerimiz

 Her şeyin hızla değiştiği, değersizleştiği şu garip çağda değer yargıları olan insanlar demode olarak görülüyor ve ilginç bir şekilde yadırganıyor. Yanlış anlaşılmasın, tutuculuk kıvamındaki davranışlardan söz etmiyorum. Yukarıda da bahsettiğim, bütün insanlık için temel meseleler olan değer yargıları ve ahlak yasaları derdim.

Örneklere bakalım:

Bir kurumda işe alım olduğunda yazılı bir sınavın arkasından bir mülakat yapılacaksa aile büyükleri devreye girip yetkili bir tanıdık arama telaşına giriyor. Eskilerden duyduğumuz “hamili kart yakinim olur” şeklinde kartvizitler verilmiyor artık belki ama telefonlar ediliyor, selamlar söyleniyor ve kudretli kişiyle bir şekilde bağlantı kuruluyor. Böylece mülakatı yapacak olan kuruldaki tanıdık sayesinde “bizimki” denilen kişiye sadece anne babasının adı sorulurken, diğerlerine “Türk müsün, Müslüman mı?”, “Atatürk mü Hz. Muhammed mi?” gibi maksadı kendinden malum “bizden değilsin o kesin” minvalinden sorular sorulabiliyor. Böylece kurum ve kuruluşlar “bizimkiler” ile doluyor. “Kimse” nin yeğeni olamamış bu memleketin diğer çocukları ise hem işsizlik hem de haksızlık sarmalına dolanıyor.

Ya da basit bir noterde iş gördürmek için bile bilmem kim vekilin ya da müdürün selamı gerekli olabiliyor.

Herhangi bir kurumda herhangi bir iş yapmak için sade vatandaş olmak yetmiyor mesela. İllaki bir tanıdık selamı, yetkili bir ağebey emri ya da bu işi yapmak için kullanılacak yasal boşlukları gösterebilmek için gönüllerden kopacak bir miktar danışmanlık(!) ücreti gerekiyor. Yoksa iş uzadıkça uzuyor. Hatta olmuyor bile bazen.

İyi niyetli düşünerek fazla iyi niyetten(!) kaynaklandığını varsaydığım(!) örnekler çoğaltılabilir. İşin acı tarafı bu örneklerin alnı secde görmüş, inançlı olduğunu, İslamın savunucusu olduğunu söyleyen kimseler tarafından bile bir an düşünülerek kul hakkı olarak değerlendirilmiyor olması. Öyle ki bir millet vekili herkesin adalet duygusunu incitecek bir hareketle, mensubu olduğu partinin antetli kağıdıyla adalet bakanına torpil mektubu yazabiliyor. Torpil bir yana, böylesi adeletsiz bir davranış için adalet bakanına ricacı olmak ayrıca trajik bir durum. Bu olay özelinde henüz bir açıklama ya da savunmaya rastlamadım ama bu tarz torpil olaylarında savunmalar durumdan daha vahim oluyor:”ee naparsın devir böyle bir devir. Bu devirde dayın yoksa işin zor. Hem bizimkisi çalışkandır. Arsız hırsız geleceğine varsın bizimki gelsin”, “burda işler böyle yürüyor”. Kul hakkı diyecek olsanız, “aman canım adayların hepsinin vardı bizim olmasa bu da adaletsizlik olurdu” gibi bir cümle daha duyup (eğer insanlık kriterlerine göre hala normal bir insansanız) insanlığınızdan utanabilirsiniz.

Yüce yaradanın affetmeyeceğini belirttiği” kul hakkı” günahı bile  işte böyle böyle sıradanlaşıyor, normalleşmiş bir anormal olarak karşımıza çıkıyor. Sabah akşam liyakatten, haktan, hukuktan, Allah kelamından bahsedilmesi de belli ki durumu iyice hazmedilir hale getiriyor.

Sadece kul hakkı değil; birçok sapkınlık, algılardaki bozukluk, toplumsal yapıdaki bozulma, birey odaklı yaşamın getirdiği toplumsal çözülme vs. özgürlük kelimesi altında dokunulmaz hale geliyor ve bu durumlar normalleşirken bunların garipsenmesi ise anormalleşiyor.

Son bir örnek vereyim. Hepimiz “anne lütfen ölme!” ve “ölmek istemiyorum” çığlıklarını hatırlıyoruzdur. Peki biz o vahşet anının görüntüsünü nasıl izleyebildik? Güvenlik kamerası marifetiyle mi? Hayır tabi ki. Biz o görüntüleri kanlı, canlı bir o kadar umursamaz ve aymaz birinin cep telefonu kaydından izledik. Görüntülerden de anlaşılabileceği gibi çığlık çığlığa yardım isteyen genç kıza bir Allah’ın kulu koşmamıştı. Ama videosu o kadar hızlı yayıldı ki herkes “aa sen izlemedin mi? dur bak göndereyim çok acayip” diye birbiri ile yarışa girdi adeta. Video sosyal medyada dolaşırken vahşeti kınamaktan çok,  izlemenin ve yaymanın sadistçe güdüyle yapıldığı hissine kapıldım. Önceleri ölü görmekten bile korkan insanlar cesurca bu videoları izleyebildi. Ölen bizim annemiz değildi feryat eden de biz değildik. Ama olayı izleyen hepimizdik. Vahşet içeren diziler, bel altı televizyon programları, öldürmeyi, vahşeti o kadar kanıksattı ki bize bir süre sonra bu bile normallerimiz arasına girdi. Artık vahşet içeren haberlere, parçalanmış bedenlere şöyle bir bakıp, bir anlık ah edip normal yaşantımıza kaldığımız yerden devam edebiliyoruz.

Yukarıda sayıp döktüğüm olaylar ülkemizde sıkça rastladığımız örnekler ve maalesef ki çoğaltılabilirler.

Bu olaylar içinde sıkışıp kalmış, düzene ayak uyduramamış, tıkır tıkır işleyen çarkın bir dişlisi olamamış, sürekli değişen oyunun kurallarını bir türlü kavrayamamış olan kimseler itiraz etmek için yeltenirken adamsendecilerin “boşversene yaşamana bak, herşeyi kafaya takma yoksa yaşayamazsın”, “rahat ol”, “düşünme” gibi dostane tavsiyelerini duyup kendilerini sorgulamaya başlarlar. Acaba her şey normal de ben mi anormalim? Nasıl oluyor da insanlar devam edebiliyorlar? Hâl böyle olunca bu insanlar yeni normallerin delisi, durumları ise en başta bahsettiğim kitabın ismi gibi “normalliğin deliliği” hâlini alıyor.

Şöyle bir dilekle yazımı noktalayayım: değerlerini yitirmemiş olan normal’lerin karakterleri zeval görmesin; yüce Yaradan kendini normal hisseden herkese sabır ve mücadele gücü versin.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları