Otuz iki kısım tekmili birden!

Tanzimat Dönemi’nde, Ahmet Mithat Efendi pirimizin edebiyatta ve özellikle Türk romanında yaptığına benzer biçimde, Türk tiyatrosu ve sahne gösterilerinde de hatırı sayılır anlamda ve adeta sıçrama mahiyetinde göz ardı edilemeyecek önemde pek çok gelişme ve yenilik yaşandı.


Yok yok, yine onun hakkında değil. Farkındayım, ikidir “feyk atıyor” görüntüsü vermekteyim. Ama inanın, geçen sefer olduğu gibi yine yeniden bu kere de, başlığımızın ilk akla getirdiklerinden olması muhtemel, kıymetli bir pop şarkıcımızın (Panda Dener miydi? Bilemedim şimdi bak!) aynı adlı güzide ötesi eseriyle bir ilgisi yok. Buradaki amacımız daha ziyade işbu afacan deyimimizin murat ettiği asıl anlama ilişkin daha çok. Efendim şöyle ki:
Bu tabir “bütünüyle, tamamen” anlamında kullanılan bir deyim ve dolayısıyla böyle “hep beraber,herkes” gibi ifadelerin yerine daha “janjanlı” bir söz öbeğine yer vermek istenildiğinde kullanılıyor. Ama altında yatan dilbilimsel kök neden bâbındaki hadise ya da daha doğrusu olgu, kısa lafın uzunu (bir şey devrik gibi geldi burada ama tam algılayamadım, artık idare ediniz lütfen!) şu:

Tanzimat Dönemi’nde, Ahmet Mithat Efendi pirimizin edebiyatta ve özellikle Türk romanında yaptığına benzer biçimde, Türk tiyatrosu ve sahne gösterilerinde de hatırı sayılır anlamda ve adeta sıçrama mahiyetinde göz ardı edilemeyecek önemde pek çok gelişme ve yenilik yaşandı. Günümüzün sosyal medyası şöyle dursun, cızırtılı ve transistörlü devasa radyoların bile düşünün kurulamadığı o yıllarda, bilhassa İstanbul’da gözde eğlence mekanları bulunmakta idi. Türk hayal oyunlarının son ismi olan Mehmet Muhittin Sevilen, nam-ı diğer Hayalî Küçük Ali’nin canlandırdığı Karagöz oyununun yanı ısra orta oyunu, meddah, kanto, tango ve müzikal gösterilerin sergilendiği, sessiz sinema gösterimlerinin yapıldığı tiyatro salonları vardı. Özellikle İstanbul’da şehir tiyatrolarının, halkın talebine bağlı olarak hızla çoğalması ile birlikte sahne sanatları ciddi bir sektör hâlini aldı. Öyle ki, gerek belediye ve gerekse özel tiyatro sahipleri, günümüzün TV dizileri gibi her hafta devam eden ve her biri bir sahnelik oyunlardan oluşan tiyatro gösterileri ve müzikaller sahnelenmeye başladılar. Böylelikle seyirci aynı tip uzun gösterilerle de sıkılmıyor ve yukarıda sıralanan birçok sahne gösterisi aynı anda sunulmuş oluyordu. İşte “otuz iki kısım tekmili birden” deyimi; Osmanlı’nın son dönemlerinde, şehir tiyatrolarının diğer sahne gösterilerinden hızla sıyrılıp tiyatro gösterilerine yönelimi sırasında oluşmuş ve halkın alıştığı “Arkası Yarın” türündeki tek sahnelik tiyatro gösterilerinin, bir araya toplanıp bir bütün hâlinde seyirciye sunulduğunu belirtmek üzere kullanılmıştır. Dolayısıyla bu deyimle, günümüz ekranlarının kapıldığı “asıl bölüm öncesinde, bir önceki haftanın doksan sekiz dakikalık bölümünü özet deyip seksen dokuz dakika olarak tekrar yayınlamak” hastalığının ilk hâline işaret edilmekteydi.

Ben de, yukarıda adını rahmetle olduğu kadar keyifle de andığım Ahmet Mithat Efendi’nin “Ey Kari!” deyüben daldığına benzer bir tribe müsaadenizle dalıp çıktıktan sonra, sohbetimizin konusu olan filmimizin otuz iki kısım tekmili birden özelliklerini aşağıda sıralamak istiyorum.

Evet, sıradaki eserimiz, 1978’deki Superman’in inanılmaz başarısı üzerine, başını tumturaklı adının anılmasıyla bile yüzlerde tebessüm uyandıran Juan Piquer Simon’un çektiği bir grup çılgın İspanyol sinemacının kafa kafaya verip yazmaya cüret etmekle kalmayıp üzerine bir de Allah’tan korkup kuldan utanmadan Juan Dayı’nın önderliğinde faklı ülkelerde parça parça yönettiği, yetmezmiş gibi başrolünü de soy ismiyle ketenpereye getirmek deyimine cephe selamı çakan Antonio Cantafora’nın üstlendiği 1979 yılının sinematik sahte incilerinden “Supersonic Man” (Superman’ı taklit eden bir film için orjinallikte son nokta, aferin evladım, otur; sıfır!) adlı başyapıt…
Gel vatandaş gel, otuz iki kısım tekmili birden burada! (Buradan sonrasında “keyif kaçırıcı ayrıntılar” var, aman diyeyim! Gerçi bu filmi izleyip de keyfi… Neyse, ben yine yorum yapmayayım):

-Şaheserimizin en başında, siyah zemin önünde yapılan yakın plan çekimle uzay gemisi olduğuna ikna edilmemiz amaçlanan orta boy bir elektrikli süpürge gövdesinin, tepesine bağlanan ip vasıtasıyla kameranın önünden nazlı bir şehir hatları vapuru gibi salınmasını büyük bir ilgiyle izleriz. Akabinde süpürgenin şeffaf temizleme ünitesinden… Pardon, uzay gemisinin penceresinden içeriye yapılan biraz bulanık bir kamera hareketiyle işbu mütevazı mekiğin yegane mobilyası olan irice bir fırın tepsisini görürüz. Bunun içerisine yatıp uzanmış Salih Güney tarzı mayolu bir ağabeyimiz bastığı ağırlıklarla şişiredurduğu pazuları iyice belli olsun diye süründüğü üç kilo bebe yağı sayesinde sanayi boyu ışıldak gibi parlar iken rahmetli Agâh Hûn’unkini andıran davudî bir ses filmimizin mistikî ve dahi fıstıkî girizgâhını yapar. Hani işte böyle “Şimdi sen dünya denilen bir gezegene uçup orada arslan gibi güçlü olacaksın. Kuvvetini iyiler için kullan. Kahrolsun kötülük, ilâ ahir…” tarzı beylik süper kahraman filmi replikleri vardır ya, işte onları büyük bir ciddiyetle terennüm ederek. Böylelikle biz de en baştan günümüzde büyük olasılıkla bir düzine yarım ekmek tavuk döner almaya yetmeyecek tahminen toplam iki yüz elli pezata’lık bütçesinin en küçük harcama kaleminin senaristin aldığı ücret olduğu bir filmle muhattap olduğumuzu anlarız. Ama artık çok geçtir!

-Akabinde uzayın havasız ortamında dolu dizgin dalgalanmayı başaran pelerininin apayrı bir hava verdiği, göğüs nahiyesinde bizlere muzipçe gülümseyen dana boyutlarında bir süper kahraman logosu yer alan, kırmızı parlak lateksten mamûl kostümüne bürünmüş Supersonic Man’in dünyaya doğru disko müziği eşliğinde uçuşunu izleriz. Bu arada, kahramanımızın uçarken ellerini nasıl kullanması gerektiği hususundaki kararsızlığına umarsızca şahit oluruz. Bir sağ yumruğunu öne çıkarır bir sol. Bazen kurbağalama yüzüyormuş gibi bir tuhaf kulaç atar. Bazense ne yapacağını tümden unutarak Dıral Dede’nin düdüğü gibi öyle sabit durur.

-Aradan belli bir süre geçtiği varsayılır ve bizler mekan olarak kendisine New York’u ve New York’taki sokağından uzaklaştığı bütün diğer sahnelerde ise İspanya’nın başkenti Madrid yakınlarındaki vakti zamanında benim de bizzat gezip görüp beğendiğim zeytinliklerle kaplı güzel bir banliyöyü seçmiş olan kahramanımızın gizli kimliğiyle müşerref oluruz. Tabi ki kaytan bıyıklı Paul nâm işbu şahsın, kostümü giyince bir anda bıyıklarının aniden yok olup fiziksel ebatlarının asgarî iki katına çıkmasına takılmayız. Bu tür yapımlarda böyle tutarsızlıklar işin şanındandır zira.

-Buranın ötesinde olanları tek tek anlatıp seyir zevkine tümden son kullanma tarihi geçmiş üzüm sirkesi sıkmayayım diyor ve sohbetimizin kalanını birkaç kuple beyin yakıntısı ile sürdürüyorum efendim. Bu bağlamda aman diyeyim, aklımıza fikrimize mukayyet olalım:

-Supersonic Man’in süper güçlerini zırt pırt beş yıldızlı otellerin mutfaklarından romantik akşam yemeği için ayran aşırmak gibi asil (!) amaçlar için kullanarak gözlerimizi nemlendirmesi.

-Aceleyle birbirine uhulanmış karton buzdolabı kolilerinden yapılmış koskocaman buldozerleri tek eliyle kaldırabilen Supersonic Man’in eşsiz kudreti karşısında dillerin lâl kesilmesi.

-Kafasını arkaya ata ata kendi kendisine kahkahalara boğulan baş kötü adamın dünyayı ele geçirmek için yaptığı planın saçmalığı (buraya yazsam “Üşenip de uyduruyorsun şimdi, çok ayıp!” denilmeye seza bir mantıksal açmaz ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim!)

-Supersonic Man’in dönüşümünü sağlayan plastik yüzüğün “Her Şey Bir Lira”cıdan ya da Çin Pazarı’ndan alınma ergen takısına benzemesi.

-Dünyalı kimliği Paul hâlindeyken mazbut bir süper kahramandan beklenmeyecek hareketlerden birisinde daha bulunan kahramanımızın yaklaşık her on beş dakikada bir uğradığı batakhanelerde mekanı hunharca ve çoğu zaman nedensizce dağıtması. Böyle yaparak bizleri “Acaba aynı zamanda gizliden gizliye Ekipler Amiri falan da biz mi bilmiyoruz?” tarzı sorulara gark etmesi.

-Dördüncü duvarı yıkan bir gerilim unsuru olarak kameramanın ve set ekibinin sık sık kadr’a düşen gölgeleri.

-İspanyolca konuşmalara İngilizce yapılan dublajın koyvermişliğinden ötürü yaşanan senkron kayması ve oyuncuların repliklerin yarısından fazlasını ağızları kapalıyken telaffuz etmeyi başarabilmeleri.

Uzar gider bunlar… Biz iyisi mi dipten devşirilmeyi bekleyen bütün incileri birden fâş etmeyelim.

Buckinghamshire’dan herkese selamlar ve sevgiler efendim.

Yazar

Liath McGorman

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.