Sancı

Bir sancı ki kızıl elmaya giden yolda çekilen azap… Bir sancı ki geçmişten geleceğe taşınıp duran... Bir sancı ki yüreklerde, doğmaya çalışan umudun habercisi.


Yakın zamanda uçmağa varan Türk Edebiyatı’nın kıymetli yazarı Emine Işınsu’nun romanının adı “Sancı”. Roman evet ama bence panoramik fotoğraflardan oluşan, geçmişin acı hatırası üzerine sinmiş, gerçek bir albüm daha çok. Zira okuduktan sonra aklımda kare kare fotoğraflar kaldı. Süleyman Özmen’in vuruluşu, Leyla’nın savruluşu, Ali’nin kurtuluş çabası, Dursun’un naif yüzü, küfür bilmez lügati, tertemiz gençliği, Devlet Dergisi, halk mahkemeleri ve son…

Sancı’yı ilk defa ortaokul yıllarımda babamın kitapları arasında bulup okumuştum. O zamanlar babamın kitaplığı benim için bir hazineydi. Her gece kitapların isimlerini ve yazarlarını tek tek okur, uykuya öyle dalardım. İçimde, hepsini bir çırpıda bitirme isteği doğardı. Birçoğunu kendime arkadaş edinerek bitirdim de. Fakat itiraf etmeliyim ki bu istek sürse de, sonraları uygulamada pek başarılı olamadım.

Son zamanlarda içeriğini hatırlamakta zorlandığım için o zamanki hırsımla bir çırpıda bitirdiğim önemli eserleri tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Sancı da onlardan biri. Kitabı yeniden bitirdiğimde ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Kitap aynı kitap, fakat çocuk aklımla anladıklarım ile şimdi anladıklarım arasında dağlar var. Tabii bir de Millî Düşünce Merkezi çatısı altındayken bu kitabı okumak bambaşka bir duygu uyandırdı bende. Nasıl uyandırmasın; bir kapı açılıyor içeride -geç tanışmaktan ötürü hayıflandığım, ama tanıştığım için kendimi şanslı hissettiğim- İskender Hoca ve Türk Milliyetçilerinin önder isimlerinden Dündar Bey satranç oynuyor! Galip Erdem, kedisine ciğer, kendisine çay ısmarlayarak koridordan geçip odasına gidiyor. Başka bir günde Dündar Bey, öğretmenlere konuşma yapıyor; Sadi Bey, gençlerin dertleriyle ilgileniyor. Bir ara Emine Abla sayfaların arasından selam çakıyor bizlere. Böylece roman daha çok bizim oluyor, daha çok bizden oluyor.

Buhranlı yıllar

Süleyman Özmen’i vuran kurşunla başlıyor “Sancı”. Ruhlardaki sancı ise belki de çok öncesine dayanıyor. Genç Türkiye’nin büyüme serüveni kolay ve tatlı değildir. Her daim sıkıntılı ve sancılıdır. Dostu vardır elbette ama düşmanı, dostuna nispeten çoktur. Düşman bir de içimizden asker devşirdiyse vay halimize. Bu romanda da böyle bir dönemin kesitini görüyoruz.

70’li yıllar yine buhranlı zamanlar. Rusya kendi hegemonyasındaki Türkleri asimile etmek, sömürmek için güya sosyal eşitliği temel almış(!) devrimci hareketi bir silah olarak kullanıyor. Türkiye içinse bize her zaman öğretildiği gibi,  “sıcak denizlere inme arzusu” için kullandığı yöntemlerden biri komünist devrimci hareket. Bu amaç uğruna bir ideolojiyi terörize etmekten de asla geri durmuyor.

Hepimizin üzerinde az çok etki bırakmıştır bu dönemler. Kimimiz bizzat yaşamış, sağ çıkmış daha da güçlenmiştir; kimimizin anne babası derin yaralar almış, bizler aynılarını yaşamayalım diye pamuklara sarmış sarmalamıştır. Kimileri suskunluğa gömülmüş hayata küsmüş, kimileri de bir kör kurşunla genç yaşında toprağa girmiştir. Kimilerininse hayalleri idam sehpasından göğe ulaşmıştır. Sözün kısası hepimizin yüreğinde derin sancılar bırakmış bir dönem. Emine Işınsu da döneminin buhranını yalın fakat etkili üslubuyla bizlere aktarıyor.

Kardeşin kardeşe kırdırıldığı, çocukluk arkadaşlarının birbirine düştüğü, bu karanlık zamanlarda, bir tarafta Rusya’nın güdümünde yürütülen komünist propaganda; diğer tarafta ise milletin menfaatlerini kendi menfaatlerinin önüne koymuş, dayanağını yalnızca milletinden alan ve gidişat üzerine refleks olarak doğmuş Milliyetçi Hareket. Kitap bu yabancı istila ve bu istilaya karşı millî direnişin öyküsü bir bakıma.

Önden gidenler

Ertuğrul Dursun Önkuzu

Roman, Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun öldürülmesine doğru giden olayları anlatmakta. 1948 yılında Tokat’ın Zile ilçesinde doğmuştur Dursun. Eğitimi için Ankara’dadır. Ankara Teknik Eğitimde okumaktadır. Ülkücü bir genç olan Dursun’un yapmak istediği çok şey vardır. Mesela çocukluk yıllarında hastanede tanıştığı ve haline üzüldüğü hemşire için kocaman, tertemiz bir hastanede yaptıracaktır. Ya da köyüne bir kütüphane. Kız kardeşlerini okutacaktır, eğitecektir mesela. Yani milletine faydalı olacaktır. Tıpkı öğretisinden öğrendiği gibi. Etiyle kemiğiyle ülkücüdür Dursun Önkuzu. Genç yaşında bu dünyaya veda etse de, Emine Işınsu sayesinde öğreniriz erenlerin ölmediğini, sûret değiştirdiğini. İçimiz bir nebze rahatlar. Çünkü Önkuzu gerçekten sûret değiştirmiştir. Tüm ülkücüler biraz Önkuzu’dur o saatten sonra.

Ertuğrul Dursun Önkuzu, 23 Kasım 1970’de komünist bir öğrenci grubu tarafından kaçırılır ve işkenceye maruz bırakılır. Halk mahkemesi(!) adını verdikleri işkence sonrasında Teknik Öğretmen Okulu’nun penceresinden atılarak şehit edilir.

Kitap boyunca olaylar Önkuzu’nun etrafında dönse de, yazarımız aslında yukarıda bahsettiğimiz gibi dönemin panoramik fotoğrafını çekip tarihî bir belge gibi bırakır edebiyat dünyasına. Biz kitap boyunca Dursun Önkuzu’yu takip ederken Ülkücü Hareket’in nasıl bir ruh haliyle oluştuğunu, neler ile boğuştuğunu görebiliyoruz. Karşı tarafa geçip Leyla’yı takip ettiğimizde ise komünizm sarmalında gençlerin savruluşu gözlerimizin önüne seriliyor. O dönem siyasilerinin ve akademisyenlerin olaylar karşısındaki tavırlarını anlamak da mümkün. Bu yönüyle epey geniş bir perspektiften yansır bize görüntü.

Kitabı bitirdikten sonra düşmanın kılık değiştirerek hep aynı yerimize vurduğunu düşündüm. Yiğit, idealist, tertemiz, pırıl pırıl gençlerimiz: Yani hep önden gidenler. Kalanların payına ise onlardan hoş bir seda ve yüreklerine incecik sızılar düştü.

O kuşak milliyetçilerinin içindeki sızı: Süleyman Özmen, Ertuğrul Dursun Önkuzu, Ruhi Kılıçkıran ve daha niceleri…

Bu kuşak milliyetçilerinin içindeki sızı: Fırat Yılmaz Çakıroğlu, Şenay Aybüke Yalçın, Necmettin Yılmaz ve daha niceleri…

Onlar önden gidenlerdi. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Önkuzu için dediği gibi:

Önkuzu hey Önkuzu

Önde gider Önkuzu

Anası Dursun demiş

Durmaz gider Önkuzu

 

Önden gidenlere selam olsun.

Fırat Yılmaz Çakıroğlu- 1991 doğumlu. 20 Şubat 2015’te Ege Üniversitesi’nde PKK’lı teröristler tarafından şehit edildi.

 

Şenay Aybüke Yalçın-1994 doğumlu. 9 Haziran 2017’de Müzik öğretmeni olarak atandığı Batman Kozluk’ta PKK’lı teröristlerin saldırısı sonucu şehit oldu.

 

Necmettin Yılmaz-1993 doğumlu. 16 Haziran 2017’de Tunceli-Erzincan kara yolunda PKK’lı teröristler tarafından kaçırılıp şehit edildi.

 

Yazar

Şadiye Okur

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

3 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.