“Seksen milyonun hakkı…”

Yangınlar durmuyor. Binlerce canlı yok oldu. Evler yandı, canlarımız evsiz kaldı. Yangına koşan yiğitlerden bazıları hayatını kaybetti. Görünen o ki uzun yıllar yeşile hasret kalacağız ki göstergesi de kapkara isle kaplı tabiat ve külle örtülmüş toprak.


Yangınla mücadele eden orman işçisi Özgür Şimşek’e telsizden, görev yaptığı yerin alevler içinde olduğu ve helikopterin geleceği bildirilerek kendisinden yangın alanını terk etmesi isteniyor.

Özgür Şimşek’ten gelen cevap muhteşem, “Yapamam seksen milyonun hakkı var.”.

Özgür kardeşim, seni gözyaşlarıyla izleyen milletimin hissiyatını sana aktarmak adına sözcülük edeyim dedim ve senin şahsında Türk milletinin kahramanlarına yazıyorum.

Verdiğin cevapla sen ve senin gibi kahramanların varlığını gösterdin ve her türlü tehdide karşı Türk’ün halen Çanakkale ruhuyla ayakta olduğunu muhataplarımıza ispatladın.

Senin o sesini ve sesini duyan arkadaşlarının gözyaşlarını gözyaşlarımıza kattık aziz kardeşim.

Varlığını Türk varlığına armağan ettiğine şahidiz. Sesin bize neler kattı bilmelisin…

Yangınlar durmuyor. Binlerce canlı yok oldu. Evler yandı, canlarımız evsiz kaldı. Yangına koşan yiğitlerden bazıları hayatını kaybetti. Görünen o ki uzun yıllar yeşile hasret kalacağız ki göstergesi de kapkara isle kaplı tabiat ve külle örtülmüş toprak.

Şimdi bir de “Yangın mahalline, görevli olmayanlar bundan böyle kesinlikle alınmayacaktır.” dendi. Hâlbuki felaketlerle ancak büyük bir seferberlik hâlinde mücadele etmek gerekmez mi? Böyle bir açıklamanın sebebi ne olabilir?

Yangın söndürme uçağı gibi en önemli araçların alanda yetersizliğinden ve bakıma muhtaçlığından hangarda bekletilmesi de “Niçin?” sorusunu akla getirmekte…

Konunun uzmanları o uçakların yedi günde bakımları tamamlanarak göreve başlayabileceklerini söyledi ve bugüne kadar (06.08.2021) zaten dokuz gün (28.07.2021 den itibaren) geçti gitti uçaklarımız halen dokunulmadan bekliyor.

Tabii bu kadar çok noktadan, maaşlı dâhi derecesinde, uzmanları olan bir ülkede “Biz bazı şeyleri anlayamıyor muyuz acaba?” diyorum.

***

Kim dinler bilemem ama şimdi önerilerim var.

Yangın bölgesinde ikâmet eden ve yangında evlerini kaybettiği tespit edilen aileler ile Özgür Şimşek gibi kardeşlerimizin aile fertleri önümüzdeki KPSS’ ye hazırlanamayacakları için sınavlar ileri bir tarihe alınmalı.

Orman köylülerimize yeni ağaçlandırılacak bütün alanlarda öncelikli çalışma hakkı verilmeli. Hatta ağaçlandırılma faaliyetleri için bu insanlara kiralanması dahil çözümler konunun uzmanlarınca değerlendirilmeli.

Bu insanlar bizim öz evlatlarımız. Bu insanlar bizim yarınımız. Vatanlarını terk edip kaçmıyorlar, bedava yaşamıyorlar, askerliklerini bu vatan için yapıyor ve gereğinde gazi ya da şehit oluyorlar…

Özgür Şimşeklerin “seksen milyonunun hakkını” düşünerek ve unutmayarak yaşadıkları ortadadır. Özgür Şimşek gibi canların bu sözlerine ve tavrına kayıtsız kalınması beklenemez…

Vatanın sahiplerine sahip çıkan devletimi istiyorum.

Kapımızdaki tehlike

Orman yangınları sonrasında, Ankara hatta bütün İç Anadolu’nun henüz tamamlanmamış çölleşme yolculuğunun, yanan orman alanlarımızda da oluşmaması için tedbirler çok hızlı alınmalıdır. Çok iyi hatırlıyorum, TRT’ de uzun yıllar önce çölleşme ile ilgili bir program yapılmıştı. O program ve haricindeki pek çok uyarılara rağmen çölleşme yolunda ilerliyoruz. Konunun uzmanları her fırsatta kaygılarını dile getiriyorlar fakat tedbirlerin yetersizliği bu süreci durdurmaya yetmiyor.

Çölleşme, Ankara ve çevresinde yaşadığımız felaket görüntüye sahip o kum fırtınası sandığımız olaylardır. “Sandığımız” diye yazdım.  Çünkü Irak’ta işim gereği kaldığım iki sene içerisinde her ay birkaç kere kum fırtınası görmüş birisi olarak ülkemizde henüz tam anlamıyla yaşanmadığını biliyorum. Kum fırtınası normal hayatı felç eden, yarım metre mesafedeki insanları göremediğimiz kızıl karanlık bir felakettir.

Her kum fırtınasında pek çok insan yaralanır. Elektronik cihazlar hasar alır. Kapalı alanlar bile kumla dolar. Kum fırtınası başladığında bu olayı daha önce yaşamayanlar dağların üzerine geldiğini zannederler. Kumlar taşındığı alanlarda bitki hayatını bile yok etmektedir.

Kum fırtınaları toprak kaybıdır. Kum fırtınaları tabiatın insanoğlundan intikamıdır. Tıpkı sel, toprak kayması ve Konya Karapınar bölgesindeki obruklar gibi. Tanrı’nın lütfu olan suyu kullanmasını bilmemek de çölleşmeyi tetikler. Yeraltı sularının israfı obrukları ve toprak tuzlanmasını başlatır. Zincirleme hatalar çölleşmenin en sevdiği ortamdır.

İşte bu sebeplerle yok olan orman alanlarımızın çok acil olarak, rantçıların eline düşmeden, orman köylüsünün ve onları yönlendirecek projeleri üretmesi gereken ehil insanlara teslim edilmesini şiddetle arzuluyorum. Eğer yapılmazsa çok uzak olmayan bir zaman sonra, ruhsatlandırılacak beton yığını turizm tesislerinde koynumuza giren kumları temizlemeye çalışırken ya da sahili bize cehenneme çeviren, havada savrulan, bizi yaralayan kumlar içerisinde bugünleri özlemle anarız. Tabiatın intikamı her zaman dehşetli olmuştur.

Devletimin tüm organları ile katledilen yaban hayatının canlandırılması için milletimin yanında durmasını bekliyorum. Bütün Orman Genel Müdürlüğü personelleri arasında belki de daha fazla yük yaban hayatını koruma personellerine düşecektir.

Devletimi özledim.

Devletimi istiyorum.

Ormanlarımı, adalarımı, düşmanlarımdan vatanımı koruyacak o şanlı Türkiye Cumhuriyeti devletimi istiyorum.

Yazar

Yıldırım Üzümcüoğlu

5 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.