Ateş düştüğü yeri yakar evet ama bu sefer değil

Evin içinde yaşanmış acı tatlı günler; her biri ayrı bir anı barındıran, belki anneden babadan yadigâr eşya; eskilerden kalan, duvara asılı bir fotoğraf gibi pek çok şey o dört duvardan oluşan eve ruh verir ve yuva yapar.


 

Bir tarafta her yer, her şey  alaz alaz yanıyor; diğer tarafta her yeri sel alıyor. Bir tarafta “şakır şakır bir yağmur ver Allah’ım “ nidaları; diğer tarafta “dinsin artık bu yağmur” serzenişleri. Bir tarafta sıcaktan bunalan insanlar “azıcık rüzgar esse” diye dua ederken diğer tarafta “ne olur şu rüzgar dinse” diye dua ediliyor…

Bir tarafta göbek atmaktan ter içinde kalanlar, diğer tarafta havanın sıcağına eklenen ateşin sıcağından ter dökenler. Bir tarafta havanın sıcağından bunalıp kendini serin sulara atma derdine düşenler, diğer tarafta denizden emek emek su çekip yangın söndürme derdinde olanlar...

 

Bir tarafta içlerinin yangınını söndürmek için soğuk su arayanlar, diğer tarafta ılık suyu bile bulamayanlar. Bir tarafta itfaiye seslerine karışan ambulans seslerinin yükseldiği konvoylar, diğer tarafta araç kornalarına karışan magandaların silah sesiyle ilerleyen düğün konvoyları…

Son günlerdeki hali pürmelalimiz. Birileri, kıskanılası güzellikteki “cennet” lerimizin canına kastetti. Sebep her neyse, sonuç felaket. Bugüne kadar çok felaket gördük ama böylesini, bu şekilde olanını hiç görmedik, en azından ben görmedim. Çok yangınlar, depremler, seller geçirdi memleketim ama bu çok başka. Bir haftadan uzun süredir devam ediyor. İnsanlar evlerinden, canlarının yongası mallarından oldular. Kimileri kaç gündür nöbette. Deprem olduğunda evlerden dışarı kaçıp daha sonra geri dönme şansı var. Yangın öyle değil. Evden dışarı da kaçsan içinde de dursan alevler geldiği zaman kurtuluşun yok, ne senin ne malının, mülkünün. Sönsün, söndürülsün diye bekler ve çabalarken gökyüzünü kızıla boyayan alevlerin kendine doğru ilerleyişini görmek, bir tür işkence. Ben çocukken evimizin yanındaki küçük, ağaçla dolu tepeyi birileri yakmıştı da sönene kadar nasıl üzülmüş, ağlamıştık. Şimdi de milletçe ağlıyoruz ama ne yazık ki gözyaşlarımız ateşi söndürmüyor.

 

Yetkililer sayı veriyor “şurada şu kadar, burada bu kadar can kaybımız var” diye. Can kaybımız sayılamayacak kadar çok aslında. Onlara göre ölen “insan” yoksa can kaybı yok. Onca ağaç, onca hayvan. Börtü böcek onlara göre “can” değil. Görevlilerin kurtardığı, evini sırtında taşıyan zavallı kaplumbağanın kaç akrabası kor ateşin içinde yanarak can verdi  acaba?!  Hani bütün hayvanlar, bütün bitkiler sürekli Allah’ı zikrediyordu ya neden onları candan saymıyorsunuz o vakit?

Bir sürü tarım arazisi ve mahsulleri, arılar, kovanlar hepsi kül olup uçtu gitti. Orman köylüsünün canının yarısı, can yoldaşı büyükbaş, küçükbaş hayvanları artık yok. Yani hayatta kalan köylünün geçim kaynakları yok oldu. Bu durum sadece onları etkilemeyecek haliyle. Hep söylenir ya şehirleri köylüler doyuruyor diye. Bundan sonra nasıl doyuracaklar bilemiyorum. Böylesine büyük bir travma yaşayan köylülerin ne kadarı oralarda kalmak isteyecek o da ayrı bir konu.

Alevler arasında yitip gidenler sadece canlarımız değil; milli servetimiz, kültürümüz, anılarımız, hafızamız da yandı. Yanan yerlerden en az birisi ile çoğumuzun hatırası vardır. Oralarda çektirdiğimiz fotoğraflara bakıp iç geçirmekle kalacağız. Bir de çok süper olan, uçuşa geçen(!) ekonomimiz maalesef bir hayli zarar gördü, bundan sonra uçamayacağımız kesin. Ateş bu sefer düştüğü yeri değil hepimizin canını, yüreğini yaktı. Çevre, iklim gibi küresel etkileri de cabası.

Bunun gibi sosyal olaylarda, felaketlerde insanlar dertlerine yanarken bir taraftan da dedikodu kazanları fokurdamaya başlıyor. Yanan bölgelerde de birileri tarafından galeyana getirilen canı yanmış insanımız şüpheli buldukları kişileri linç etmeye kalkışıyor. Jandarma, Manavgat’ta şüphelendikleri iki kişiye saldıran öfkeli halkı güçlükle uzaklaştırmış; öfkesi geçmeyen vatandaş o kişilerin arabasını yakmış.  Bir de siyasilerin, yerel yöneticilerin dedikoduları var tabi. Kimi sabotaj dedi, kimi elimizde o yönde bir kanıt yok dedi. Kimi “uçaklar var kullanılmıyor” dedi, öbürü “uçak falan yok uyduruyorlar” dedi; birileri dünyaya yardım çağrısında bulunurken diğeri “her yardımı kabul etmiyoruz” dedi…Bir tanesi de bu kadar açıklama ya da dedikodunun üzerine tüy dikti kanımca. “ evleri eski olanlar keşke evimiz yansaydı diyecek” diyerek. Sonra da yanlış anlaşıldım dedi tabi. 

Demek ki bu adamcağıza göre ev, sadece dört duvar ve bir çatıdan ibaret, ruhsuz bir şey. Evin içinde yaşanmış acı tatlı günler; her biri ayrı bir anı barındıran, belki anneden babadan yadigâr eşya; eskilerden kalan, duvara asılı bir fotoğraf gibi pek çok şey o dört duvardan oluşan eve ruh verir ve yuva yapar. Yeni duvar, çatı; içinde de yeni yeni eşyalar. Senden ve geçmişinden bir şey barındırmayan ruhsuz bir yapı, eski evinin yerini ne kadar doldurabilir ki…

Her yer yanıp kül olurken saygıdeğer siyasilerimiz hala birbirlerine laf yetiştirme derdinde. Yangının bu raddeye gelmesinden kim sorumlu, suç kimde karar veremediler; yerel yönetimler mi suçlu, hükümet mi?!  Olay yerlerinde devletini arayıp bulamayan millet, kendi kendine çareler arayıp bulma derdinde. Duyarlı ve imkânı olan vatandaşlar, sanatçılar, tanınmış kişiler olay yerlerinde ellerinden gelen yardımı yapmaya çalışıyor. Kimileri de yapılan yardım çağrılarına uyup ellerinden geldiğince, topladıkları giyim, gıda, su gibi ihtiyaçları olay yerlerine ulaştırmaya çalışıyor. Yalnız oralardaki arkadaşlarımızdan duyup gördüğümüz, yardım diye gereksiz, eski ve kirli bir sürü de giysinin yollandığı yönünde. Demek ki bir kısım insanımız da evde çöpe atacağı şeyleri, oradakilerin de insan olduğunu unutarak, empati yapmadan gönderiyor. Felaketzede kardeşlerimizin yardıma ihtiyacı var; milletin evindeki fazlalıklara değil…

Kolileri tasnif için giden bir arkadaşımdan

 

Kasıt, kaza, iklim sebep her neyse- aynı anda farklı yerlerdeki kırık camlar ya da su dolu pet şişeler organize olup “hadi bi şuraları yakalım da görsünler” demediyse kasıt kesin- yeşilimiz karardı. Annemin böyle durumlar için çok kullandığı bir laf var “ne olduysa oldu, besleyemedim öldü”…

 

Bütün bu yaşananlar karşısında ben de diyorum ki “su nerde? İnek içti. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde? Yandı bitti kül oldu gitti.

Son olarak; geçmiş olsun (henüz geçmese de). Ulu Tanrı’m, Görklü Tanrı’m, “ol” deyince olduran Allah’ım ne olur artık bitir çektiğimiz acıları ve bunları unutturacak, başka acılar verme zira sürekli çetelesini tuttuğumuz ve son günlerde yükselişe geçen koronayı bile unuttuk…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar

Umay Gökçe Lilith

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.