Türk Milleti’nin Kimyası Bozuluyor : Bölüm 1 – Siyasi Partiler Yasası

           Birçok farklı alanda yürütülen bu Türk Milleti’nin Kimyasını Bozma Oyunu’nu, daha iyi anlaşılması için birbiriyle bağlantılı olan bölümler halinde sizlere anlatmaya çalışacağım. Anlatılacak bölümler, bu büyük oyunda, birbirinin devamı şeklinde değil, eş zamanlı olarak gerçekleştirilen hadiselerdir.           Ey Büyük Türk Milleti, bu büyük oyunu dikkatle oku ve anla. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılıktan uzaklaş. […]


 
          Birçok farklı alanda yürütülen bu Türk Milleti’nin Kimyasını Bozma Oyunu’nu, daha iyi anlaşılması için birbiriyle bağlantılı olan bölümler halinde sizlere anlatmaya çalışacağım. Anlatılacak bölümler, bu büyük oyunda, birbirinin devamı şeklinde değil, eş zamanlı olarak gerçekleştirilen hadiselerdir.

          Ey Büyük Türk Milleti, bu büyük oyunu dikkatle oku ve anla. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılıktan uzaklaş. O yılan, verdiğin tavizler sayesinde belki şimdi sana dokunmayacak ama sayende büyüdüğü zaman senin çocuklarına, torunlarına ve sonraki nesillerine bırak dokunmayı, onları parçalayarak yok edecektir. Bunları da düşün ve unutma!
 
 
          BÖLÜM 1 – SİYASİ PARTİLER YASASI
 
          İlk bölümde, suyun başından başlayacağız. Her şeyin kilit noktasından. Cumhuriyet ile yönetilen devletimizin temel taşları olan siyasi partilerimizin kendi içlerindeki yönetim biçiminden ki bu biçim, parti iktidara geldiği zaman doğal olarak devletin de yönetim biçimi haline gelmektedir.
 
          Bilmeyen insanlar bundan bize ne diyebilirler. Parti, kendini nasıl yönetirse yönetsin, bu bizi ilgilendirmez diye düşünebilirler. Yukarıdaki paragrafın “bu biçim, parti iktidara geldiği zaman doğal olarak devletin de yönetim biçimi haline gelmektedir.” bölümü, aslında siyasi partinin kendini yönetmesi ile ilgili olan kanunun, ileriki dönemde devlet yönetimi ile doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Burada bir örnek vererek devam edelim. Tarih 1 Nisan 2009. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Erdoğan bir basın toplantısında, bakanlar kurulu ile ilgili bir haberi yalanlarken Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları ile ilgili şöyle söylüyor. “Olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek medyaya yakışmıyor. Kusura bakmasınlar ben bunu kabul edemem. 6 bakan nasıl olur da gazeteye bakanlar kurulunu deşifre eder? Varsa söyleyin o bakanları kapının önüne koyayım.”
 
          Evet. İşte mevcut siyasi partiler yasasının doğal bir sonucu olarak, parti içi demokrasi ortadan kalkar ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanları kapının önüne koyulma ile karşı karşıya kalırlar ve daha da ilginci hiçbiri istifa etmez, istifayı bırakın cevap bile veremez. Sizce devletimizin bakanlarının böyle bir duruma düşmesi normal bir durum mudur? Hem de bunun daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük laflarını ağzından düşürmeyen bir genel başkan, bir başbakan tarafından geliyor olması.
 
          Bu örneğin ardından benzer bir hadise ile devam edelim. Tarih 14 Aralık 2009. Yer Türkiye Büyük Millet Meclisi. Başbakan Erdoğan 2010 Bütçesi genel kurulunda milletvekillerine hitap ediyor. Konuşma oldukça gergin geçmekte. Muhalefet milletvekillerinin konuşmasına itiraz etmesi üzerine Başbakan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin’e dönerek şu şekilde söylüyor: “Sayın Başkan, siz mi susturursunuz, ben mi susturayım.”
 
          Bunları görünce insan, kullanılan kelimelerin hangi manada kullanıldığının önemini bir daha anlıyor! Daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi… Acaba Başbakan bu kelimeleri hangi anlamda kullanıyor. Sormak lazım. Nasıl bir özgürlük, nasıl bir demokrasi. Mecliste bile olmayan bir şekilde mi?
 
          Evet. Bunlar apaçık bir şekilde basına yansıyan, 80 milyonluk Türkiye’nin neredeyse hepsinin izlediği, ama bir kısmının gördüğü olaylar. Ben size aşağıda, çoğu kimsenin bilmediği, duymadığı ve duysa bile anlamasının zor olduğu bir kanunu açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Siyasi Partiler Yasasını. Bu öyle bir yasadır ki, her parti iktidara geldiğinde bunu değiştirmeyi taahhüt eder ama hiçbiri, evet hiçbiri iktidara geldikten sonra değiştirmez, lafını bile etmez. Bu yasa, oluşturduğu sistem ile parti içindeki bütün yetkileri tek bir yerde toplamaya yaramaktadır. Genel merkezde, yani genel başkanda. Nasıl olduğunu okuyarak görelim.
 
          Parti teşkilatı Genel merkez, il ve ilçelerden oluşur.
 
          Partiye üyelik işlemleri ilçe yönetim kurulları tarafından yapılır.
 
          İlçe kongreleri üyeler arasından seçilen delegeler tarafından yapılır.
 
          İl kongreleri ilçeleri temsil eden delegeler tarafından yapılır ve sayıları 600’ü geçemez.
 
          Büyük kongrelerde ilçelerden gelen delegelerden oluşur ve sayıları 1250’dir. Ancak tabii delegeler olarak genel merkez yöneticileri, milletvekilleri, kurucular da katılırlar.
 
          İlçe delegeleri, normalde partinin sandık bölgelerinden aldığı oy oranına göre üyeler tarafından seçilir. Ancak bu method uygulanmamakta, yerine sanki üyeler seçmiş gibi gösterilerek genel başkanın bildirdiği isimler delege yapılmaktadır. Zaten bu aşamadan sonra her şey çorap söküğü gibi gelmektedir. Okumaya devam edelim.
 
          – 1983’ten sonra ilçe delegelerinin tespiti genel merkez tarafından yapılmakta ama sanki delegeler seçmiş gibi gösterilmektedir.
 
          – İlçe kongresi delegeleri, genel merkez tarafından, daha doğrusu genel başkan tarafından örtülü olarak belirlenince, üst kademe kongrelerinin( il ve büyük kongre) delegeleri de bunlar içinden seçildiğinden, delegelerin tamamı merkezce belirlenmiş olmaktadır.
 
          – Büyük kongre delegeleri de kendilerini belirleyen genel başkanlarını otomatik olarak seçmektedirler. Yani genel başkanın seçtiği kişiler, tekrar genel başkanlarını seçmektedirler.
 
          – Milletvekili adaylarını merkez yoklaması adı altında genel başkan belirlemektedir. Bu yolla seçilen milletvekilleri de her türlü faaliyetlerinde genel başkanın isteğine göre hareket etmektedirler.
 
          Partiler TBMM’de temsil edilmek ve iktidar olmak için kurulurlar. Bu bakımdan milletvekili adaylarının tespiti çok önemlidir. Milletvekili adaylarının tespiti 2 yolla yapılmaktadır.
 
          1.      Önseçim Yoluyla: Önseçimler hâkim gözetiminde, il delegeleri veya parti üyeleri tarafından belirlenir.
 
          2.      Genel Merkez Yoklaması Yoluyla: Parti genel merkezi, teşkilatın eğilimlerini dikkate alarak(!) adayları belirler.
 
          Eğer önseçim yoluyla yapılıyorsa, burada meşruiyet ve demokratik temsil açısından belli bir ciddiyet vardır denilebilir. Ancak bu yolla yapılan tespitler, genel başkan ve genel merkez yöneticilerinin arzu ettikleri bir yol olarak kabul edilmemektedir. Bunun için kendilerinin tespiti yolunu tercih etmektedirler. Özellikle 1983’ten sonra ikinci yolun önünün, tarihin en demokratik(!) başbakanı tarafından açılmasıyla, yapılan tespitlerde, partilerin tamamının(sembolik istisnalar hariç) bu ikinci yolu tercih ettikleri görülür. Bunun sonucu olarak da TBMM’deki 550 milletvekilinin (bağımsızlar hariç) tamamı parti genel başkanları tarafından belirlenmektedir. Başka bir ifade ile milletvekillerini, isim isim seçmen değil, genel başkanlar seçmektedir. Bu usule demokrasi demek mümkün değildir. Onun için de ülkemizde genel başkanlar oligarşisi var dersek abartmış olmayız.
 
          Özetle söyleyecek olursak TBMM’deki milletvekilleri, milletin değil genel başkanlarının temsilcisi olarak görev yaparlar. (İstisnalar Hariç) Bir şey üreten, vatana millete bir kalıcı faydası olan, ehliyet ve liyakat sahibi insanlar değil, genel başkanların sözünden çıkmayacak insanlar milletvekili olmaktadırlar. Bu insanlara milletin vekili denemez çünkü millet bu insanları tanımaz. İstediğiniz şehre gidin, küçük şehirlerde bile vatandaşların büyük bölümünün kendi şehrinin bütün milletvekillerinin adını dahi sayamadığını göreceksiniz. Yani millet, vekilinin adını dahi bilmemektedir, bırakın tanımayı. Bu sonuç söylediklerimizin apaçık ispatıdır.
 
 
            Artık Bunları Biliyoruz Ama Biz Ne Yapabiliriz?
 
          Evet. En önemli soru budur. Biz ne yapabiliriz? Şüphesiz ki kanunları biz yapmıyoruz bu gerekli değişiklikleri aslında milletin olmayan milletvekillerinin yapması lazım. E onlar da genel başkanların vekili. Genel başkanlar da ellerinde olan yetkiyi halka vermek istemiyorlar. Ben seçeyim milletvekillerini diyorlar. Bu durumda bizlere şunu yapmak düşüyor. Birincisi bu konuyu çok iyi anlayarak benimsemek ve çeşitli ortamlarda dillendirerek daha çok kişinin bilgi sahibi olmasını sağlamak. Ne kadar çok kişi bu işin bilincinde olursa siyasi parti başkanlarının üzerinde o kadar baskı olacaktır ve bir zaman gelecek genel başkanlar halkın bilgisi ve baskısı karşısında duramayacak hale gelecek ve gerekeni yapacaklardır.
 
           Yani, sorunun farkında olmak çözüm için gerekli ilk adımdır. Partiler bu konu hakkında konuşulmasını pek istemedikleri için bu iş kamuoyunda çok yer almaz. E televizyon kanalları da biliyorsunuz iktidar sahiplerine karşı gelmek istemezler! Yapılabilecek diğer bir uygulama ise şu olabilir. Nerede bir particilik yapan birini görsek lafı hemen bu konuya getirmeliyiz. Anlatmalı ve ikna olmasını sağlamalıyız. Bu konuya, düşünebilen her insanın mutabık olması gereklidir. Aksini kim savunabilir ki? Hem demokrasi lafını ağzından düşürmeyeceksin hem de bütün milletvekillerinin kim olacağına parti başkanlarının karar vermesine evet diyeceksin. Bu mümkün değildir. Bunu ancak bu işten kârı olan insanlar savunabilir.
 
          Anlattığımız bu konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi almak ve bu yasanın nasıl bir hale getirilmesi gerektiğini öğrenebilmek için http://www.iktidarmuhalefet.com/Video.aspx?videoid=7 adresinden Devlet Eski Bakanı Sayın Sadi Somuncuoğlu’nun Türkiye’nin Kurtuluş Yolu: Parti İçi Demokrasi isimli konuşmasını dikkatle izlemenizi tavsiye ederim.
 
          iktidarmuhalefet.com , 29 Temmuz 2010 
 

Avatar
Yazar

Abdullah Nuri Somuncuoğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.