Yaşanan kaos mu, tercih mi?

Türkiye’ye, baştan beri tıpkı bir belediye yönetilir gibi davranılıyor. Devletin, koca bir Cihan Devleti’nin devamı olduğu göz ardı edildi. Binlerce yılın imbiğinden geçmiş devlet anlayışı yerine ideolojik hesaplaşma yapılarak, ideolojik menzil’e gitmek istendi.


Türkiye’nin son yirmi yıldaki savrulmaları, ülkenin karmakarışık gündemiyle daha da artmaya başladı. Önceleri halkın dikkatini çok da fazla çekmeyen bu savrulmalar, salgın hastalık ve ekonomik krizle birlikte daha da görünür hâle geldi. Halkın hayatındaki zaten olmayan istikrar her geçen gün daha da bozuluyor. Hâlbuki istikrar insanın ve toplumun huzuru için vazgeçilmez şart. Hayatın her aşamasında çok önemli bir gereklilik.

Peki, Türk Milleti ne kadar mutlu? Medyada Türkiye’nin mutsuz insanların ülkesi hâline geldiğine dair bir araştırma yer aldı. Bu araştırmaya göre 2011 yılında %89 olan mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı %42’ye düşmüş. On yıl içinde 30 ülke arasında birinci sıradayken şimdi sonuncu sıraya gerilemişiz. Araştırmada sadece durum tespiti yapılmış, sebeplere dair bilgi yok.

Ekonomide yaşananların etkisi kesinlikle göz ardı edilemez elbette. Ancak araştırmada ilginç bir bilgi var. Çok ağır ekonomik buhran yaşayan, iflas etmiş Arjantin bile bizden daha mutlu çıkmış. Bu da bize başka yerlere bakmamızı söylüyor.

İstikrarı bozan birçok sebep var. Ama en önemli sebeplerden birisi sığınmacılar meselesi olarak görünüyor. Türk halkının istikbâline dair ciddi endişelerine sebep olan bir konu. 2011 yılında çok küçük bir grupla başlayan, bugün dünyanın her yerinden akıp gelen milyonlarca sığınmacıyla karşı karşıyayız. Gelmeye de devam ediyorlar.

Ancak sığınmacılar meselesinden daha da önemlisi yönetimde istikrarın olmasıdır. Evet, doğru anladınız, yönetimde istikrarın olmasıdır. Ama bundan devletin aynı kadro tarafından yönetilmesini değil, yönetimin izlediği siyasetlerdeki istikrarı kastediyorum. Yöneticilerin izledikleri politikalarda devletin yapısıyla uyumlu bütünlüğü ve bu çizgide devamlılığı çok önemlidir.

Bir o yana bir bu yana

Türkiye’nin meselelerine baktığımızda hiç değişmeyen bir özellik görünüyor. Çok istikrarlı bir şekilde ideolojik hedefe yolculuk yapan yönetim söz konusu. Buna menzile yolculuk da diyebiliriz. Ama bu Türk Milletinin menzili değil, yönetenlerin devleti ve milleti götürmek istedikleri yer. Yönetenle yönetilen arasındaki bu yaman çelişki, yönetimde istikrarsızlığı da beraberinde getiriyor.

Bu çelişkili görüntünün unutulmazlar anlarından birisi, çözüm süreci denen PKK açılımının başlangıcında yaşanmıştı. Dev (Türk Milleti) homurdanınca Habur’da yaşanan yüzkarası manzara için, “O Habur’daki manzarayı görüp de ümitlenmemek sevinmemek mümkün mü?”den dönüldü. Türk Milleti ne oluyoruz diye dikkat kesilince, “Bu olumlu gelişmeyi şova dönüştürmek için sergilenen tavır ülkenin yararına mıdır?” açıklaması duyuldu. İki ifade de dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’dan geldi. Sonra PKK açılımına mola verildi. Yola, Türk Milletinden saklanarak devam edildi.

NATO, AB, ABD ve Rusya’yla ilişkilerde ve Irak, Suriye, Kıbrıs, Ermenistan Doğu Akdeniz ve Ege adalarımızın işgaline göz yumma gibi meselelerde ABD, AB ve Rusya’yla ilişkilerden gelen baskılara karşı konulamadı. Bazen susuldu, bazen keskin dönüşler yapıldı. Özellikle Kıbrıs’ta Denktaş’a yapılanlar Türk’ün maşeri vicdanında unutulmaz izler bıraktı.

Hâlen devam eden Suriye meselesiyle ilgili de çok manidar bir yolculuğumuz var. Barış Pınarı Harekâtı sonlandırılırken ABD ve Rusya’yla yaptığımız anlaşmalar yürüyor. Harekât öncesinde ABD’den gelen hakaret dolu mektup da kara bir sayfa olarak Türk tarihindeki yerini aldı. İdlib’te Rusların hava saldırısında şehit olan 34 yiğidimiz (27 Şubat 2020) ve bunun sonrasında Moskova’da, Putin’in kapısında bekletilen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı da tarihe geçti (5 Mart 2020). Şehitlerimizin ismi altın harflerle yazıldı.

Farklı ifadeler son olarak sığınmacılar meselesinde görüldü. Cumhurbaşkanı sığınmacılar gönderilmelidir diyenlere önce, “Biz göndermeyeceğiz. Biz ev sahipliğine devam edeceğiz. (15 Mart 2022)” sonra, “Tek başına bırakılmış olsak da Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. (18 Nisan 2022)dedi. İkinci açıklama kamuoyunda sığınmacıların gönderileceği şeklinde algılandı. Bu anlama gelmekle birlikte konuşmanın Büyükelçilere verilen iftarda yapılması Batı’ya “destek olun yoksa…” mesajıydı da. Ama Türk Milletinin, sığınmacılara karşı tıpkı Habur’dan giren teröristlere homurdandığı gibi çok fazla yükselttiği sesi biraz olsun sakinleştirilmiş de oldu.

Kim, nasıl düzeltecek?

Ortadoğu’da “Terörist devlet” veya katil devlet diye yaftaladıkları İsrail’le, “darbeci (!)” Mısır’la, Kaşıkçı cinayetinde “kıvıran (!)” Suudi Arabistan’la, “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi (!) Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişki kurulmaya çalışıldığı bir gerçek. Elbette baştan beri olması gereken de buydu. İlişkilerin ideolojik hedefle ilgi kurularak yönetilmesi ve yönlendirilmesi Türkiye ve Türk Milleti için vahimdi. Ancak yandaş medya da dahil, kamuoyundan gelen yoğun taleplere rağmen, Suriye hâlâ “katil rejim (!)” olmayı sürdürüyor(!)

Türkiye’ye, baştan beri tıpkı bir belediye yönetilir gibi davranılıyor. Devletin, koca bir Cihan Devleti’nin devamı olduğu göz ardı edildi. Binlerce yılın imbiğinden geçmiş devlet anlayışı yerine ideolojik hesaplaşma yapılarak, ideolojik menzil’e gitmek istendi. Bu gayeden vazgeçildiğine dair bir görüntü de yok.

Bu kadar karmaşık hâle gelmiş konular, kördüğüm edilmiş dış ilişkiler, yerlerde sürünen dış itibarın yanında içeride birlik de dağılmış vaziyette. Gençlerin yüzünden düşen bin parça. Başta bahsedilen araştırmadaki mutsuzların büyük kısmı gençler olmalı. Hukukta siyasetin hâkimiyeti çok açık görünüyor.

Bunlarla birlikte iyi gelişmeler de var. Mesela Ukrayna’nın işgaline daha fazla NATO karşıtlığı penceresinden bakılan fikir gruplarında değişim görünmeye, “NATO, Türkiye’yi NATO’dan koruyor” sesleri duyulmaya başladı. Geçmişin baskısından kurtulmaya başlandığına iyi bir işaret gibi görünüyor. Bu gibi işaretler, bütün fikir gruplarında, daha fazla görüldüğünde iyiye gidiş de hızlanacaktır.

Fakat esas soru düzelmenin kiminle gerçekleşeceği. Bütün bu yazılanlardan daha fazlası ve detayları arşivlerde duruyor. Türkiye yirmi yılda neredeyse 150 yıl öncesine döndürüldü. Ama sadece son fotoğraf karesine bakarak karar verilmesi yönünde bir algı yönetimi/yönlendirilmesi var. Galiba düzelmenin sancısız olmayacağı düşüncesi ve korkusuyla hareket ediliyor.

Peki, korkunun ecele faydası olur mu? Veya ne kadar olur?

 

 

Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar