Yükleniyor...
Genç yazar arkadaşlara bedava bir tavsiyem var. Konu bulmakta ne zaman zorlanırsanız, okuyun. Akıl akıldan üstündür ve güneşin altında da yeni bir şey yoktur.
Ayrıca “miri malı” çalmak da biz doğu toplumlarının fevkalâde iyi becerdikleri ortak bir iştir.
“Sadede gel! Öğütlerini de kendine sakla!” diyebilirsiniz amma… İskender Hoca’nın kaybolan yıllarla ilgili yazısını okuyunca ilham meleği omuz başımda beliriverdi, sağ olsun.
Hayır… İnsan sermayesinden vs. bahsetmeyeceğim ama başka bir sermayeden bahsedeceğim. Öyle bir “sermaye” türünden bahsediliyor mu bilmiyorum ama bence bahsedilse yeridir. O sermaye türü de “medeniyet sermayesidir”.
Nasıl uydurduk? Niçin uydurduk? (Bu yazıyı gece 01:00-02:00 arası yazıp da gece gece icat çıkardığıma göre bu sorulara cevap vermek de bana farz olmuştur, değil mi?)
Öncelikle insanın, hayvanlarla ortak temel birtakım ihtiyaçları dışında başka ihtiyaçlara sahip olduğunu biliyoruz. Öyle olmasaydı teknolojiyi ve sanatı yaratamazdık. Meselâ barınma ihtiyacımızı günden güne daha estetik, daha işlevsel bir şekilde gidermek arzumuz, bir mağarada hava şartlarından ve vahşi hayvanlardan korunmakla yetinen atalarımızdan nasıl ayrıldığımızın herhalde en çarpıcı örneğidir. Mağara adamı, ininde yaşayan herhangi bir vahşi hayvandan çok da farklı değildi. Vahşi hayvanlara, inleri, mağaraları yüzbinlerce yıldır hâlâ yeterli gelirken Homo sapiens denen canlı için durum hiç de böyle olmadığına göre farkı yaratan bir şey olmalıydı.
İşte o fark, medeniyettir.
O hâlde medeniyetin bu dönüşüme ya da evrime göre bir tanımını yapmayı denesek nasıl olur?
Medeniyet, insan toplumlarının, hayatlarının gereklerine verdikleri teknolojik, düşünsel ve estetik cevapların bir bileşimidir. Hemen örneklendirelim ki buharlaşmasın: İnsan tekerleği icat ettikten hemen sonra tekerleğin daha hafif olması için tekerlek parmaklarını geliştirmiştir. Fakat bu ona yetmemiş, tekerlek parmaklarını “güzelleştirmeğe” çalışmıştır. Tabiat olaylarının gücüne tapındıktan sonra bu olayları gerçekleştiren öznelerin (ya da tek bir öznenin) asıl tapınılmaya değer varlıklar ya da varlık olduğu fikrine ulaşmış daha sonra da kimileri bu fikrin de gereksiz bir şey olduğunu düşünmeğe başlamıştır. Bütün bunlar olurken de insan kullandığı araçları, yaşadığı mekânları ve hatta durumları daima “daha güzel”, “daha bakılası” kılmağa uğraşmıştır.
O hâlde “medeniyet sermayesinin” de bir milletin bir sonraki nesle aktarabildiği medeniyet üretimlerinin toplamı olduğunu söyleyebiliriz.
Peki bütün bunların memleketimizin hâliyle ne ilgisi vardır? Hayatla doğayla sınanmadıktan ve dahası bize işe yarar bir cevap olmadıktan sonra bütün bu lâf salatasının bünyemize ne gibi bir faydası dokunacaktır? (Sizi bilmem ama benim odunlaşmaya başlayan nöronlarımı birkaç gün daha diri tutmama yarıyor…)
İskender Hoca’nın deyimiyle “kaybolan yıllarımıza” dönüp baktığımda, canım ülkemizde ne çok tiyatronun kapandığını ne çok sanatçımızı kaybettiğimizi, edebiyatımızın nasıl yıprandığını görüyor ve üzülüyorum.
Söz gelimi, nerdeyse her mısraı birer deyimden ve ata sözünden oluşan şarkılar yazmış modern halk ozanımız Barış Manço gibi bir müzisyen daha çıkacak mıdır?
“Türk Beşleri’nin” yerini alabilmiş bir kompozitör neslimiz yetişmiş midir? Âşık Veysel’in derinliğinde kaç âşığımız vardır? Bırakalım senfonik müzik tecrübesini, artık Pentagram’ın yerini alabilecek bir heavy metal/rock grubumuz yok. On yıl öncesinde severek dinlediğimiz pek çok “hafif müzik” grubunun artık sesi sedası çıkmıyor.
İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Nuri İyem, Bedri Rahmi, Abidin Dino, Coşkun Karakaya, Mehmet Başbuğ gibi ressamlarımız ne zamandır yetişmiyor?
Ömer Seyfettin, Fahri Celal, Atsız, Sait Faik, Tarık Buğra, Kemal Tahir, Emine Işınsu gibi edebiyatçılar artık neredeler? Onların yerini, onların edebî mirasını yüklenmeye gönüllü yazarlarımız mı aldı? Yoksa artık Türk edebiyatı, her ideolojik grubun kendi yazarını ürettiği torna tezgâhlarından çıkan market yazarlarına mı kaldı?
Heykelden bahsetmiyorum bile…
(Sinemada çağ atladığımızı söylemeğe bile gerek yok! Sayfanın İskoç kökenli yazarı McGorman kardeşe de söyleyecek iki çift lafım var…)
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Örneklerin büyük kolajıyla ortaya çıkan “büyük resim”, tam anlamıyla bir “Guernica” tablosu gibi. Bağlam apayrı farkındayım ama siyasetin ülkemizde yarattığı yıkımla Franco’nun kendi ülkesinde yarattığı yıkım bana son derece benzer geliyor. Yalnız arada bir fark var.
Picasso, insan saldırganlığını, yıkıcılığını, olayın kendisini göstererek aksettirmişti. Oysa Türk siyasetindeki yozlaşmanın, bayağılığın, zorbalığın ve dahası soysuzlaşmanın etkisiyle oluşan yeni Guernica’mız, Atatürk’ün yarattığı büyük medeniyet resminde meydana gelen korkunç tahribatla ve eksilmelerle kendisini gösteriyor. Guernica yaratıcı bir zekânın ürünüydü, ülkemizin tablosu ise yıkıcı, vahşi ve soysuz saldırıların yarattığı bir yıkımdan geriye kalabilenlerin görüntüsünden ibaret.
Ülkemizde ulus devletimizin alabildiğine yıpratılması yüzünden demokrasinin “demografikrasi” diyebileceğimiz bir kabileler egemenliği olarak yozlaştırılmasıyla siyaset de artık kitlelerin en temel biyolojik ihtiyaçlarının bir tür şantaj veya rüşvet gibi karşılanmasının dışında bir şey üretemiyor; daha kötüsü bunun dışında bir üretime de kolay kolay izin vermiyor.
Ülkemiz yaratıcı zekâlarının göçüyle ciddi bir teknolojik eksilme yaşıyor. İşin kötü yanı şu ki estetik yaratıcılık da toplumun, siyasetin teşvikiyle gönüllü yozlaşması sonucunda hızla yok oluyor. Tam burada Türkiye’de artık adının anılmasının bile “baskı” sebebi sayıldığı Darwin’in sözünü hatırlıyoruz: “Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. ‘Tavuk toplum’ önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”
Velhasıl-ı kelâm, canım vatanım insanlarını kaybettiği kadar medeniyetini de kaybediyor. İş sadece “yerli ve millî araba” üretmenin ötesinde bir şey üretememek oluyor. O arabayı üretecek zekâlar soluğu yurt dışında alırken kalanlar da korkarım ki -istisnaların kaideyi bozmayacağını bilerek- herhalde hayatları boyunca elli kitap okumayacak, sinemaya, tiyatroya gitmeyi gereksiz bulacak, evlerine özgün bir resim almayı aklına bile getirmeyecek, herhangi bir müzik türünün bilinçli tercih edemeyecek, paragöz teknokratlardan veya bürokratlardan ibaret olacak.
Medeniyet sermayemiz de herhalde ancak bu insan bakiyesinin üretebildiğinden ibaret olacak.
Ama her şeye rağmen madem “Türküz, Türkü çağırırız”, sözlerimizi Atatürk’ün sözleriyle bitirelim mi?
“Medeniyet öyle kuvvetli bir ışıktır ki, ona bigane olanları yakar, mahveder. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”
TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!