12 Eylül Zihniyetini 12’den Vurmak – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Savunma Sanayisine Bir Bakış/ Bilgi Şölenine Davet- 11 Mart 2020   • Siyasetin Bu Üslubu Kabul Edilemez

12 Eylül Zihniyetini 12’den Vurmak

Bir insan, bir insana bu zulümleri nasıl uygular?” dedirten insanlık dışı işkenceleri üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyor, işkencecileri lânetliyoruz. Ancak satır aralarında verilen bazı bilgiler var ki 12 Eylül zalimlerinin hesap ve kitaplarının neler olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir.

19 Şubat 2020
Hasan Kallimci

Emine ÖZGENÇ, roman tarzında yazdığı “Eylül 12’den Vurdu” adlı eseri ile edebiyat dünyamıza adımını atmıştı. Türkçe öğretmeni olan ve artık emekliliğini yaşayan yazar ile eşi Şahan Bey 12 Eylül’ün mağdurlarındandı. Eserde; çektikleri çileler, gördükleri zulümler anlatılmıştı. Türkiye’nin, Türk gençliğinin, Türk Milliyetçilerinin, Türk Milletinin üzerine bir kara bulut gibi çöken, o zamana hâkim güçlerin zihniyeti sergilenmişti. O yıllar, roman tarzında da olsa değerli bir tutanak olarak yarınlara miras bırakılmıştı. Kitap çok beğenildi. Yazar imza günlerinde, çeşitli şehirlerde misafir edildi.

Emine ÖZGENÇ, kısa süre sonra “Eynesi Ana” adlı ikinci eserini verdi. Bu kitap da roman tarzında yazılmıştı. Rusların 1914-1917 yıllarında Trabzon ve çevresini işgal ederek yaptıkları zulüm ve tahribatı anlatılmıştı. Romanın baş kahramanı, Çepni Türklerinden “Eynesi Ana” lâkaplı bir kahraman kadındı ve yazarın babaannesi idi. Bu eser için, “Karadeniz kıyılarında verilen Millî Mücadele’nin roman tarzında zapta geçirilmiş şeklidir.” diyebiliriz. Eynesi Ana romanı da ilgi gördü. Yazar, özellikle Karadeniz şehirlerindeki imza günlerinde okurlarıyla buluştu, televizyon programlarına davet edildi.

Bu iki eserini okuduktan sonra bende, “Emine ÖZGENÇ, edebiyat dünyasında bir romancı yazar olarak eserler üretecek ve yerini bu dalda alacak.” beklentisi uyanmıştı. Araya, Hatay – Dörtyol’da Millî Mücadele’nin başlatılışının hikâyesi “Son Umut İlk Kurşun” adlı tiyatro eseri girdikten hemen sonra 2018’de “PKK Kampında Bir Ülkücü” ve 2019’da “Güldüren İşkence”yi yayımladı.

Kanaatimde haklı çıkmıştım, “PKK Kampında Bir Ülkücü” bir romandı. Gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak kurgulandığını hissettiren eserin kahramanı, Urfalı bir Kürt ailenin oğlu Halil, ülkücü bir öğretmendir; evlidir ve iki çocuk babasıdır. Öğretmen olarak ataması yapılan kardeşi Hüseyin de ülkücüdür, ilk maaşını aldığı günlerde şehit edilir. Emniyet, o günlerde öldürülen bir solcunun katilidir diye Halil, 13 ay hapishanede yatırılır. PKK’lılar, “Bir Kürt nasıl olur da ülkücü olur, Türkiye Cumhuriyeti’ne canı pahasına bağlanır?” düşüncesindedirler. Halil ve aile fertleri baskı altına alınır. Halil, öldürülen solcunun katili olarak tekrar tutuklanacağı ve belki idam edileceğini anlayınca yurt dışına kaçmak zorunda kalır. Suriye’ye, Lübnan’a ve Flistin’e gider. Sahte isimle oralarda çalışıp ayakta kalmaya gayret eder. Kendisini Türkiye’den tanıyan bir Kürt’ün ihbarıyla PKK’nın kurduğu tuzağa düşer ve Bekaa Kampı’ndaki bir kulübeye hapsedilir. Oradan bir yolunu bulup kurtulan Halil, Lübnan’a giderek orada iş bulur. Orada babasıyla mektuplaşma fırsatı bulur, radyodan Türkiye’deki gelişmeleri öğrenir. Rejim normale dönünce, on iki yıl sonra Türkiye’ye döner.

PKK Kampında Bir Ülkücü’nün konusu, özetlediğim kadarıyla değildir tabii… Bir dramdır. Okurken, gurbeti, vatan hasretini Halil ile birlikte iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Suriye, Lübnan ve Filistin’i, kısacası Ortadoğu bataklığını Halil ile birlikte yaşayacak; Arap dünyasını dışarda tutarak çizdiği sınır sebebiyle Atatürk’ü minnetle anacaksınız. Son satırları okuyup da kitabı kapattığınızda bir yanık türkü, bir ağıt dinlemiş olmanın mahzunluğu çökecek üstünüze. “Kuklacının Türkiye’de Kenan Evren’i, memleketi kurtaran adam rolünde devreye soktuğunu” bir kere daha yazarla birlikte ifade edeceksiniz.

Bir diğer 12 Eylül kitabı olan “Güldüren İşkence”ye geçeyim. Emine ÖZGENÇ, bu kitabının ilk sayfasında yer verdiği bir paragraflık açıklamasında; “Bu romanımı; gençlikleri cezaevlerinde solduran, ömrünün baharını yaşayamadan idam sehpalarına götürülen veya gördüğü işkenceye bedenindeki canı bırakıp uçmağa varan kardeşlerimin aziz ruhlarına ve darbenin darp ettiği ömürlerini hasbelkader hürriyet kapısına kadar sürükleyip, şimdi ülkücü duruşunu bozmadan adamca ve yiğitçe yaşayan ülküdaşlarımın aziz hatırasına ithaf ediyorum.” demiştir.

İşkence anıları, yüzlerce kilometre yol kat ederek derlenmiş, gâh müstakil işlenerek gâh birleştirilerek başarıyla hikâye edilmiştir. Yazarın da belirttiği gibi kiminin adı aynen verilmiş, adının geçmesini istemeyenlerin yerine başka adlar kullanılmıştır. Bu şekliyle eser bir “anı hikâyeler” kitabıdır. Yukarıdaki paragrafın girişindeki “Bu romanımda” ifadesi, “Bu kitabımda” şeklinde değiştirilirse, eserin edebi tarz konusu hallolacaktır diye düşünüyorum.

Ülkücülerin uğradıkları hakaretleri, “Bir insan, bir insana bu zulümleri nasıl uygular?” dedirten insanlık dışı işkenceleri üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyor, işkencecileri lânetliyoruz. Ancak satır aralarında verilen bazı bilgiler var ki 12 Eylül zalimlerinin hesap ve kitaplarının neler olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. İşte birkaç tanesi:

“Devlete kastedenlerle, devleti için can verenler neden aynı kefede tartılmıştır?” (s. 103).

“Bize filancanın adını ver bu işkence bitsin. Ceza indirimi de uygulanır sana. ‘Türkeş’ten emir aldım.’ de seni serbest bırakalım.” (s. 105).

“Lan oğlum, bu sağ sol hep fukaranın zimmetinde mi? Kasım Gülek Köprüsünün altında niye hiç sağ sol yok?” (s. 127). “Ta yürekten gelen bir ses, ‘Mesele mal mülk değildi zaten, mesele vatandı. Vatan en çok fukaraya lazımdı.” (s.128).

“Nereden geldiği belirsiz kitap ve dergiler”den etkilenenler nazarında “millet ve milliyetçilik kavramları ümmet ve ümmetçiliğe dönmüş, milliyetçilik yapan herkes onların gözünde zındık olmuştu.” (s. 165).

“Aynı kıbleye yönelip yanı başında selam verip tespih çeken arkadaşına cehennemlikmiş gibi acıyarak bakanların sayısı günden güne artar olmuştu.” (s. 193).

“Dışarıdan uzanan eller, memleketi sağ sol davasıyla yangın yerine çevirdikten sonra şimdi de cezaevlerinde dinine saygı duyan ve lakin ne dinini ne de diyanetini doğru bilmeyenlere kancayı takmıştı. Ülkücü fikriyatı bilen ve İslâm’ın hakikatlerine vakıf olanlar bu oyunu hemen sezmiş ve uzak durmuş, gençleri de din eksenli kurulan bu tuzaktan uzaklaştırmaya çalışılmış fakat ekserisinde başarılı olamamışlardı.” (s. 194)

Emine ÖZGENÇ’in bu eserlerini okuduğunuzda üzerinize yanık bir ağıt koyaklığında bir türkü dinlemiş olmanın hüznü çökecek. “Bizim çocuklar işi başardılar!” diye sevinenlerin projesinde insanımızın, yıllarımızın, 12 Eylül zihniyetinin nasıl heba edildiğini, ülke ve millet olarak neleri kaybettiğimizi düşünerek üzüleceksiniz. 12 Eylülcülerden hesap sorulamamış olmanın burukluğunu da yaşayacaksınız.

Hesap sorulacaktı… 12 Eylül ihtilalini yapanlardan, hafızalarının yerinde olduğu yıllarda hesap sorulacaktı Engel oldular. Merhum Savcı Sacit KAYASU; “Kenan Evren ve arkadaşlarının darbe tarihinden önce; 26 Ağustos 1979, 27 Aralık 1979 ve 30 Ağustos 1979 tarihlerinde yaptıkları açıklamalar ve verdikleri muhtıralar ile anayasayı ihlale ve ihtilale teşebbüs ettiklerinden cezalandırılmaları, 12 Eylül 1980 darbesiyle de ihtilal yapmaktan yargılanmaları gerektiği” inancında idi. Yine KAYASU; “Kenan Evren, 12 Eylül gününden itibaren tam 90 gün memleketi tek başına keyfi bir anlayışla idare etmiş, ancak 90 gün sonra ihtilal komitesini kurarak idareyi bu komite ile yürütmüştür. Bu doksan gün süreli keyfi idare de suç kapsamında sayılmalıdır.” diyerek 28 Mart 2000 tarihinde resmen suç duyurusunda bulunmuştur. Odası hemen kilit altına alınmış, odasına giremez, görev yapamaz duruma getirilmiş, 20 Nisan 2000’de açığa alınmıştır. Görevi kötüye kullanma ve askerî kuvvetleri tahkir ve tezyif ettiği iddiasıyla Yargıtay 9. Dairesi tarafından, 11.12. 2002’de hapis cezasına çarptırılmış, cezası para cezasına çevrilerek ertelenmiştir. 27 Şubat 2003’te de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmiştir. Yaptığı itiraza ancak sekiz yıl sonra, 2011 yılında cevaplandırılmış, “Kanunlar geriye yürütülemez kuralı” çiğnenerek reddedilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 13 Kasım 2008 tarihinde Sacit KAYASU’yu haklı bularak Türkiye’yi 41.000 dolar tazminata mahkûm etmiştir. İstanbul Barosu, avukatlık mesleğine dönüşünü kabul etmemiş, ancak Barolar Birliği’ne yaptığı başvuru üzerine kaydını yaptırabilmiştir.

Dikkatinize arz olunur: Yukarıdaki paragrafta özetlediğim mücadele, rahmetlik Sacit KAYASU tarafından 2000 – 2008 yılları arasında verilmiştir. O yıllarda siyasetçilerimizden tıs çıkmamış; KAYASU’ya Hukukî Araştırmalar Derneği Konya Şubesi, Hukukçular Derneği ve Habererk sitesi dışında arka çıkan olmamıştır. Evren ve arkadaşlarının ifadeleri ancak bunadıkları yaşlarda alınabilmiş, “ahlar, yerde kalmış”, suçlulardan hesap sorulamamıştır.

Emine ÖZGENÇ, 12 Eylül zihniyetini anlatan üç kitabı ile gönüllerimize su serpmektedir. 12 Eylül’ü anlatan kitapların sayısının artmaya başlamış olması sevindirmektedir fakat sayıca beklenilenin altındadır. Şunu söyleyebiliriz: Geç de olsa 12 Eylül zihniyeti 12’den vurulmaya başlanmıştır, vurulmalıdır. Son olarak şu beklentimi de ifade etmeliyim: Emine ÖZGENÇ, Türk edebiyatına, ekseriyeti roman tarzında yeni ürünler vermeye devam edecektir.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları