Bilmek mi bilmemek mi

Bilginin gerçek gücünü ve anlamını çözenlerin azınlık olduğu bir dünyada bilmenin ve bilmemenin sırrına erememiş insanların kararsızlıkları ve sancıları yüzünden yaşananlar 21. yüzyılı kabusa çevirmişken suçlu kim? Bilenler mi? Bilmeyenler mi?


Auguste Rodin_Düşünen Adam

“Bilgi güçtür.” düsturuyla şekillenen bir yüzyılda insan henüz tam kararını verememiş gibi aslında. Bilmeden, bilmeye çalışmadan yaşamayı seçen bir taraf var. Karşısında da onları sırtlarında taşıdıkları asalaklar olarak gören ve bilmeyi tahakküm kurmak için araç haline getiren bir başka taraf var. İnsanın aklı karışık. Bilginin gerçek gücünü ve anlamını çözenlerin azınlık olduğu bir dünyada bilmenin ve bilmemenin sırrına erememiş insanların kararsızlıkları ve sancıları yüzünden yaşananlar 21. yüzyılı kabusa çevirmişken suçlu kim? Bilenler mi? Bilmeyenler mi?

Bilmemenin gizi

Gözlerindeki nemin nedenini kendine defalarca sordu insan ama aklındaki soru işaretleri aynadaki yüzünde hâlâ ona bakıyordu. Uslanmayan usunda trafik çok karışıktı. Yüreğindeki boşluk hayatına da yansımaya başlamıştı. Yalnızdı ve bomboştu. İçi boşaltılmıştı ruhunun. Bir hiç olma yolunda el yordamıyla ilerliyordu. Çaresizliğinin tüm çareleri çaresiz kıldığı bir yerde ağlıyordu ve tek bildiği buydu. Sokrates gibiydi. Tek bildiği, hiçbir şey bilmediğiydi. Sanki bomboş geldiği dünyada dolmaya, kirlenmeye direniyordu. Her bildiği şey, ardında bir kötü saklayacağı için gizleri yüklemiyordu aklının kambur sırtına.

Otomatikleşen hayat sürdürme eyleminde şimdi sıra, aç ruhunu bir yana bırakıp, bedenini doyurmaya gelmişti. Artık aldığı tek haz, zeytinin ve peynirin mucizevî gücündeydi. Bilmekten başka hiçbir korkusu yoktu. Bundan böyle bir şeyleri bilmek tek kâbusuydu. Duyguları tanıyıp öğrenmek, ardından yaşattığı ruh halini bilip öğrenmek istemiyordu. Hem bilmemenin lezzetine alışmıştı bir kere. Bilmeye bir başlasa durmadan yeniden bilmesi gerekecekti. O bir şeyler bildikçe hayat ondan hep ve daima yenilerini bilmesini isteyecekti. Oysa bilmeden de yaşayabiliyordu. Onun gibi “insan taklidi” yapan “diğerlerinin” yaptıklarını taklit ediyordu. Bu taklit, bilmekten daha eğlenceliydi. Yapıp bitirdikten sonra zihnini tazeliyordu. Hep temiz, hep boş, hep düzenli tutuyordu zihnini.

Bilmeye özenen insan

Derken nasıl olduğunu bile anlayamadan bilmeye özendi insan. “Bilen insan” olmak istedi. Bu özenti sonu oldu onun. Önceden “o birdi” ve “vardı”. Şimdiyse o da artık herkes gibiydi, herkesin içindeydi ve yoktu. En acısı, bilmeyerek sivrildiği toplumda, bilen biri olarak bir hiç olmasıydı sanki.

Bilmezliğin gizinin tadındayken daha, bilinmez olmanın erişilmez zirvesinde dolanıyordu. Şimdi ona aitti caddeler boyu tüm evren. Şimdi herkesin sokaklarında herkes gibi biriydi. Onu o yapanı yitirmişti onca bildiği, bilmeyi seçtiği şey arasında. Şimdi artık ona yetecek kadar bile “ben”i yoktu içinde. Kendi bensizliğinde hayatının karmaşık, sıradan bir “insan” olma çabası içindeydi. Herkesin koşuşturma düzeni içindeydi o da. Ayağı takılıp düşünce de hiç kimsenin fark etmediği, ezip geçtiği bir dünya ferdiydi. O artık o değildi, o artık sadece bir hiçti. Tıpkı diğer hiçler gibiydi.

Artık herkes gibi seviyor, acı çekiyor ya da herkes gibi mutlu oluyordu. İnsan, kimi duyguların ardından tarif edilmez bir haz alırken kimi duyguların ardından yaşadığına lanet ediyordu. Kendinden başkasına hayatının kapılarını açmadığı o cahil mutsuzluğunu çok özlüyordu. Herkes gibi olunca, hayat bütün renklerini kaybedivermiş gibiydi.

Bilmediği günlere özlem duyan insan

Ancak ve ancak bilmenin ağırlığı ve hüznüyle kavrayabildiği, dolayısıyla varlığı ancak yokluğunda anlaşılan sahte mutluluğunun artık onu kesmediği günlerine geldi ömrünün. Bilmemenin mutlu ettiğini, bildiğinde yaşadığı mutsuzluktan öğrenmişti. Bilmek, onsa sadece sahte mutluluklar armağan etmişti. Yasak meyveyi hiç tatmamış olmayı yürekten diliyordu çünkü bilmeye başladığından beri otomatikleşen bir hayatı icra ettiğini düşünüyordu. Herkesin sevindiği şeylere herkes gibi sevinmek onu mutsuz ediyordu. Tek tipleşmişti.

Bilmek mi bilmemek mi?

Bilmemenin mutluluğu, anlamadan kabul etmenin huzurunu körüklüyordu. Ağızda ekşiyle tatlının aynı anda dağılması gibi belirsiz bir lezzet katıyordu hayata. Bu sayede düşünmeden hissedebilmenin sahte doygunluğu, dolu gibi görünen bomboş zamanlar yaşatıyordu insana. Bu sahte mutluluk aklı oyalıyor olsa da ruha hiç ama hiç iyi gelmiyordu. Bilmek herkes gibi olmaktı ve bilmemek bir belirsizlikti. Aklı karıştı insanın. Bilmek mi bilmemek mi? Giderek daha da yalnızlaştı ruhlar. Belirginleşti insanın sınırları ve sertleşti duvarları.

Yaşanası dünya yaşanmaz hale geliyordu. Herkes fazlaydı her konuda. Fazla öfkeli, fazla uçuk, fazla bencil, fazla doyumsuz ve fazla huzursuz. Yalnız ruhların çarpışmasıyla defalarca duvara toslayan insan kalabalıkları yüzünden savaşlar patladı, dünyanın düzeni şaştı, iklimleri bile bozacak kadar umursamaz oldu insanlar. Bencilliklerin durdurulamayan büyüme hızı yüzünden vaktinden önce ölmeye başladı çocuklar. Artan sapkınlıkların hedefi oldular. Bozulan terazisi yüzünden adaletin koruyamaz oldu insanlar kadınları, çocukları, yaşlıları ve özel insanları. İnsanın kendi kendini kandırma yolculuğu onu bozulmaya sürüklerken kimse görmedi ardındaki tehlikeyi. İnsanların bozulmasıyla toplumlar ve dünya bir anda kaosa sürüklendi. Çıkarlar, hakların önüne geçerken eşitlikle adaletin karşı karşıya geldiği zamanlar yaşadı insanlar.

El çırpınca ses iki taraf sayesinde çıkar. O halde tek bir suçludan söz edilemez. Asıl fark edilmesi gereken, taraf olup karşısındakini ezip yok etmeye odaklanan insanın arada dünyayı yaşanmaz hale getirdiği gerçeğini bir türlü görememesi. Peki şu anda kimin suçlu kimin haklı olduğu önemli mi? Asıl soru belki de budur, kim bilir?

Yazar

Demet Yener

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.