Bir Bilge Kişi: Yusuf Akçura

Yusuf Akçura Türklüğün dile getirilmediği dönemlerde Türk’ü merkeze koyan ilk kişilerden biri olması ile bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki fikir öncülerinden biridir.


Türk dünyasının öncü isimlerinden Yusuf Akçura 86 yıl önce, 11 Mart 1935 tarihinde vefat etti. Türkçülük, Türk dünyası, Türk birliği denildiğinde ilk akla gelen kişilerden biridir. Ülkeye yüzyıllar sonra milletinin adını veren Atatürk’ün yakın çevresindeki bilge kişiler arasında yer almıştır. Atatürk’ü büyük yapan kuşkusuz özündeki cevher, özündeki dehadır ancak yakınında bulunan Akçura gibi, Gökalp gibi bilgeler de onun yoluna ışık tutarak Türk’ün zaferinde pay sahibi olmuşlardır.

Yusuf Akçura için Türklük her şeyin üstündedir. Akçura’nın yaşadığı 1876-1935 yılları arası ülkenin en çetin zamanlarıdır. Bir tarafta matbaayı yüzyıllar önce sisteme dâhil ederek bilgiye nüfuz eden, sanayi devrimini tamamlamış ve güçlenmiş Batı toplumları, bir tarafta çöküşe doğru giden Osmanlı İmparatorluğunun yer aldığı bir siyasi iklimi yaşamıştır. Akçura Türk’ün olmak veya olmamak savaşında tek kurtuluş yolunun, sığınılacak tek limanın Türkçülük olduğunu savunmuştur. Bu görüşünü Türkçülük düşüncesinin yol haritası denilebilecek “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde açıklamıştır. Makale, Mısır’da yayınlanan Türk adlı gazetede, 1904 yılında tefrika olarak çıkmıştır. Akçura Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirlerini tek tek analiz etmiştir. İncelemesinde bu üç yolun ülke için olumlu ve olumsuz yönlerinin neler olabileceğini tarafsız bir bakış ile değerlendirmiştir. Osmanlıcılık özetle “Osmanlı milleti” diye bir millet meydana getirme fikridir. Nasıl ki ABD’de farklı soylardan, dinlerden oluşan karma bir yapı varsa Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan soyca ve dince farklı unsurları bir millet haline dönüştürme fikridir.  Osmanlıcılığın özellikle II. Mahmut zamanında ciddiyetle ele alındığını, bu fikrin o dönem için makul olduğunu, çünkü o yıllarda Avrupa’da da milliyet fikirlerinin soya bağlı olmadığını belirtmiştir. Ancak 1870-1871 Fransa-Prusya savaşlarından sonra Fransa İmparatorluğunun yıkıldığını, onunla birlikte “Osmanlı milleti” fikrinin de mümkün olamayacağının anlaşıldığını, fikrin Avrupa’daki başlıca dayanağın da ortadan kalktığını ifade etmiştir. Osmanlı Milleti fikrini hayata geçirmek için artık çok geçtir. Soya bağlı milliyet fikri hızla yayılmaktadır. Akçura’ya göre “Milliyetçilik fikrinin bu kadar inkişafından ve muhtelif milliyetler arasında ve hele iki din arasında bu derece husumetin oluşmasından sonra, imparatorluğun muhtelif unsurlarını birleştirerek ve kaynaştırarak ondan bir millet teşkil eylemek mümkün değildir.”[1]  “Binaenaleyh, zannımca artık Osmanlı milleti vücuda getirmekle uğraşmak, beyhude bir yorgunluktur.”[2]

Akçura, Osmanlıcılık fikrini bu şekilde değerlendirdikten sonra Müslüman tebaayı birleştirme fikri olan İslamcılık üzerinde durmuştur. Özellikle Abdülaziz’in son devirlerinde ve II. Abdülhamit dönemlerinde “Panislamizm” sözünün diplomatik görüşmelerde bile dile getirilir olduğunu belirterek bu fikri analiz etmiştir. Bu politikayla düşünce ve vicdan serbestîsini, siyasi serbestliği, eşitliği, dinler ve ırk eşitliğini, medeni eşitliği terk etmeye mecbur kalındığını, devletin tebaası arasında ayrılık ve zıtlıkların arttığını ve bunun sonucu olarak ayaklanma ve isyanların çoğalmasına katlanmak zorunda kalındığını belirterek bu ikinci fikrin de başarısız olacağını ifade etmiştir. Yusuf Akçura bu makaleyi 1904 yılında yazmıştır. Yani Türk olmayan Müslüman tebaanın Osmanlı’dan kopuşundan öncedir. Akçura’nın değerlendirmesi öngörülüdür.

Akçura makalesinde tek kurtuluş yolunun henüz çok yeni bir fikir olmakla birlikte Türk milliyetçiliği, Türkçülük olduğunu belirtmiştir. Akçura’nın haklılığını uzak ve yakın Türk tarihindeki ayrılıkçı hareketler, ihanetler defalarca kanıtlamıştır. Her ne kadar kulağa romantik ve aşırılık içeren bir slogan cümlesi gibi gelse de tarih bize en acı darbelerle öğretmiştir ki gerçek anlamda “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”. (Diğer taraftan ne yazıktır ki, tarihimiz Türk’ün Türk ile yaptığı savaşlar ile de doludur).

Akçura Türk birliği, Türk milliyetçiliği fikrinin o güne kadar dile getirilmediğini belirterek “Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devleti’nde, gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiçbirisinde bu fikrin mevcut olduğunu zannetmiyorum. (…) Lakin Türklük siyaseti de, tıpkı İslam siyaseti gibi umumidir. Osmanlı hudutları ile sınırlı değildir: Bundan dolayı kürenin Türkler ile meskûn diğer noktalarına da göz atmak gerekir[3] demektedir. Akçura makalesinde dilleri, ırkları, adetleri ve hatta büyük çoğunluğunun dinleri bile bir olan ve Asya kıtasının büyük bir kısmıyla Avrupa’nın doğu tarafına yayılmış bulunan Türklerin birleşmesi gerektiğini savunmaktadır. Atatürk’ün “Siyasal varlığımızın dışında, başka ellerde, başka siyasal topluluklarla, isteyerek veya istemeyerek yazgı birliği yapmış, bizimle dil, ırk, köken birliğine sahip ve hatta yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bir hadisesinin sonucu olan bu hal, Türk milleti için elim bir anıdır; fakat Türk milletinin tarihsel ve bilimsel oluşmasındaki köklülüğü, dayanışmayı asla bozamaz”[4] sözleri, Türkiye dışındaki Türkler ile sağlam bir iletişime, dayanışmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Atatürk, savaştan yeni çıkıldığı bir dönemde fiili bir Türk birliğinin zamanı olmadığına işaret etmekle birlikte, kuşkusuz bunun uzun vadede gerçekleşmesini istemiştir. Kurtuluş Savaşı gibi bir mucizeyi gerçekleştirerek yok olmak üzere olan bir milleti dirilten ve Türk adını veren Atatürk’ün zihin haritasında iz bırakan bilgelerden birinin Akçura olduğu görülmektedir. Atatürk’ün “Geldikleri gibi giden” işgal kuvvetlerinden İstanbul’u teslim almak üzere yapılacak anlaşmayı imzalamak üzere Akçura’yı görevlendirmesi de anlamlıdır.

Yusuf Akçura Türklüğün dile getirilmediği dönemlerde Türk’ü merkeze koyan ilk kişilerden biri olması ile bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki fikir öncülerinden biridir. François Georgeon, Türk birliği/turan düşüncesinin ilk kez Rusya’daki Tatar Türkleri arasından çıktığını belirttikten sonra “Panturkizmin sistematik bir biçimde ilk kez ortaya konması, Akçura’nın makalesi ile oldu. Tezin özgünlüğü Pantürkizm tasarısının merkezine Osmanlı Devleti’ni oturtmasından geliyordu. Tez, böylece, Rusya Türklerinin birlik sağlama isteği ile Osmanlıların devleti koruma çabalarını bir senteze ulaştırıyordu[5] diyerek Akçura’nın Türkçülük ve Türk birliği konusunda temeli atan öncü isimlerden biri olduğunu kayıt altına almaktadır.

Yusuf Akçura, Türk birliğinin sağlanmasında dil ve edebiyatın önemine de işaret etmiştir. Mehmet Emin Yurdakul üzerinde özellikle durduğu görülmektedir. “Türkçe Şiirler şairi, bütün Osmanlı şairleri arasında ilk defa tam şuurlu bir şekilde dilinin Türkçe, milletinin Türk, milleti çoğunluğun halk olduğunu anlamış ve bunu görmesiyle haykırmıştır. (…): ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur!’…”[6]. Yurdakul’un, ait olduğu milletini belirsiz ve karışık isimlerle anmadığını, milletine gerçek adını vererek “Türk” diye haykırdığını ifade etmektedir. Türk birliği için dil birliğinin şart olduğunu da belirterek “Umumen Türklük aslı, nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilafı ile şive ve âdetlerimizde ihtilaf peyda olmuştur. Bu ihtilaf, birbirimizi anlayamayacak dereceye getirmiştir. Bundan sonra mekteplerimizi bir olan edebi lisanımıza hizmet edecek hâle getirmek lazımdır. (…). Bu sayede aşamalı olarak muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur.”[7]

Akçura’nın yaşadığı dönemin koşullarında Türk’e Türk demenin yeni yeni filizlenen bir hal olması olağan kabul edilebilir. Ancak “Türk” demenin günümüzde bile tartışma konusu olması nasıl açıklanabilir? Kanaat önderi tabir edilen bazı kişilerin rahatlıkla Alman, Yunan, Rus, İngiliz hatta Amerikan dedikten sonra sıra Türk demeye geldiğinde bir türlü dilleri, gönülleri varmayarak “Türkiyeli” gibi tuhaf sözcükler icat etmeye çalışmaları nasıl açıklanabilir? Bu sorulara yine Akçura’nın Türk milleti üzerine yaptığı bir tespit, bir öngörü üzerinden yanıt vermek mümkündür: “Biz Türkler çoğunlukla günlük ömür sürmekte olan halkız, maziyi de istikbali de asla aklımıza getirmiyoruz. İstikbali düşünmemek, maziyi unutturur; maziyi unutma istikbali hatırdan çıkarmaktır.[8]

Geçmişteki acılardan, ihanetlerden ders almayan, hatırlamayan, biraz rahat görünce yok oluşun eşiğine geldiği zamanları derhal unutan Türk milleti, gelecekteki varlığı ile ilgili de bir önlem, bir kaygı düşüncesi içinde olmamaktadır. Yahya Kemâl’in “Kökü mazide olan atiyim” dizesindeki düşünceyi hayata geçirememektedir. Türk hep şu andadır ve bunun bedelini tarih boyunca ödemiştir. Bilge Kağan daha sekizinci yüzyılda milletini “Bir kere doydun mu açlığını unutursun” diye uyarmıştır. Bilge Kağan’ın on üç yüzyıl önceki uyarısının, yani “Geçmişini, tarihini iyi bil, gelecek adımlarını ona göre at” ikazının ne kadar değerli olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Akçura bu öğüdü tutanlardan ve hayatını bu yola adayanlardandır.  Büyük Türkçüyü vefat yıldönümünde saygıyla anıyoruz.

[1] Yusuf Akçura, Hatıralarım, Hece Yayınları, 2019, s.109

[2] Yusuf Akçura, Hatıralarım, Hece Yayınları, 2019, s. 114

[3] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyâset, Ötüken Yayınları, 2015, s. 81-82

[4] https://www.atam.gov.tr/duyurular/milliyetcilik-milli-birlik-ve-beraberlik

[5] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s.48

[6] Yusuf Akçura, Türkçülük, Kamer Yayınları, 2019, s. 133

[7] Yusuf Akçura, Hatıralarım, Hece Yayınları, 2019, s. 121

[8] Yusuf Akçura, Suriye ve Filistin Mektupları, (Hazırlayan İsmail Türkoğlu) Ötüken Yayınları, s. 83

Yazar

Özgehan Özkan

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.