Bir “şiirlik” mola: İsimsiz Dağların Tanrısı – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • MDM İstanbul Şubesi Perşembe Sohbetleri: Türkiye’de Organ Nakli ve Sorunları   • Türk’ü dert edinen STK: Ahde Vefa

Bir “şiirlik” mola: İsimsiz Dağların Tanrısı

Dinçaslan’ın Feraye’si mi beni hatıralar denizinde dolaştırdı, duygularımı nakşettiğim gergefimdeki nakışlar mı beni gerçeğe götürdü bilemedim.
Şiir; Dinçaslan’ın yazdığından çok benim hissettiklerimi anlama ve anlatmanın dizelere dökülmüş hâli gibiydi.

21 Şubat 2021
Gülcan Havva Eraslan

Bir hastane odasının gergin ve kasvetli ortamında bir elmek aldım (e-posta). Yeni çıkan bir şiir kitabının haberini veriyor ve mutlaka okumam gerektiğini tavsiye ediyordu. Ortamın gergin ve can sıkıcı ahvâli içerisinde doğrusu çok iyi bir tavsiyeydi ve hemen bu öneriye kulak verdim.

Elmekimi açtığımda, daha çok yazar olarak tanıdığım ve entelektüel yönünü beğendiğim M. Bahadırhan Dinçaslan’ın yeni yayımlanmış şiir kitabını görünce çok mutlu oldum. İlk şiir kitabı Albatros’u da okumuş olmanın verdiği bir fikirle, benim için ortamın can sıkıcılığından uzaklaşmamı sağlayacak iyi bir tavsiyeydi. Önümde yorgun ve uykusuz geçireceğim birkaç gün vardı ve bu günleri olabilecek en keyifli hâle getirebilecek bir çözüm olmuştu Dinçaslan’ın şiirleri.

Şiir; şairin yaşamında iz bırakan anların yansımalarını yazma sanatıdır ama okurun da hissettiğini anlama olayıdır diye bir yoruma denk gelmiştim. Neden anladığını hissetme değil de, hissettiğini anlama olayıdır diye hâlâ zaman zaman düşünürüm. Kendimce elbette bulduğum cevaplar var ama bu her okura göre değişkenlik gösterdiğinden kişiye özel oluyor.

Böyle bir ortam ve düşünceler arasında gezinirken “İsimsiz Dağların Tanrısı” bana merhaba dedi. Şairin yaşamının yansımalarından ziyade, hissettiklerimin bana anlattıklarına odaklandım. “Yosun kokulu mabedin mermerlerini dişler”  mısrasındaki gibi, şifa aramanın en ızdıraplı hâlini o an için bundan daha iyi ne tasvir edebilirdi bilemiyorum.  Ya da tüm bu ızdıraplı anlar yetmiyormuş gibi içimizi kavuran şehitlerimizin haberini “Ölürsem benim için ağıt yazabilecek birini tanıyorum” tümcesi ile ne çok özdeşleştirdim. Ölünce ardımızdan ağıt yakacak biri… Tıpkı böyle olmuştu. Yıllardır sessizliğe mahkûm ettiğimiz çığlıklar, bir anda 83 milyon tarafından yazılan ağıtlara dönmüştü. Oysa tek bir insan yetiyor ardımızdan ağıt yakmaya.

İmgelerden gerçekliğe bir serüven…

Eski Türkiye, yeni Türkiye denerek yaratılan sunî kavga ne çok yormuş beni. Feraye’yi görünce neleri hatırlamadı ki zihnim? Müzeyyen Senar’ın o buğulu sesi ve ince uzun rakı bardağının kırılmasının efkârlı nağmesiyle inleyen Feraye, Vardar Ovası’na götüren hatıralar… “Dağın maralı, çölün çakalına yâr olmaz”  özdeyişi ile Doğu Türkistan’daki insanlık dramından Kerkük’e götüren Türkmen kızı imgesi…

Feraye’nin gözlerinde tanrılar sinsin oynar

Feraye’dir kızın adı Feraye Türkmen kızı

Feraye’min eli iskân obası hep tarumar

Feraye’miz sahipkıran, göğün öksüz yıldızı

Titreyen dudaklarında donup kalan karakış

Ellerinde bir heyecan taze baharla hısım

Gergefinde yedi elvan ebemkuşağı nakış

Boz alışkın gözlerimde parmakları kıvılcım

İplik iplik desen desen bir Türkmence hikâye

Dağdan dağa obaları ayaklandıran kıyam

Feraye yazgımı dokur Türkmen kızı Feraye Yazmasını yere çaldı gözlerine bakamam

(…)

Dinçaslan’ın Feraye’si mi beni hatıralar denizinde dolaştırdı, duygularımı nakşettiğim gergefimdeki nakışlar mı beni gerçeğe götürdü bilemedim.

Erzurumlu Emrah’tan Türkistanlı Abdurehim Ötkür’e geleneksel şiirimizin ‘yok yok’ diyen kadın mazmununun ilhamıyla” diye başlayan Sohbet’in mısralarında dolaşırken, Abdurehim Heyit’in yanık ve ilahi sesinin kulaklarımda yansıması… Şiir; Dinçaslan’ın yazdığından çok benim hissettiklerimi anlama ve anlatmanın dizelere dökülmüş hâli gibiydi.

(…)

Gülümse, bir vakur matemle Turan

Bir coğrafya, yaş döküyor ardından Karaçorlu, Mahdumkulu ve Çolpan

Vallahi… Billahi… Seninle şimdi.

Şi’rinle açtığın o izi süren,

Tabutluktan çıkıp Mamak’a giren

Nal bıyıklı tam on milyon alperen Vallahi… Billahi… Seninle şimdi.

(…) böyle sesleniyor Ozan Ârif’e ağıdında. Ozan Özmen’den Fırat’a, Afrin’den, Türkistan’a,Kırım’a kadar Türk olup da ağıt yakmayanımız var mı? Ne yazık ki var… Dinçaslan’ın bazı şiirleri benim gibi hissederek yazmış olması çok muhtemel. Bazılarına da yüklediğim anlamlar sadece bana has. Şiirlerin mısralarında hangi duygu ve düşünce ile seyahat ederseniz edin, size özel bir şey mutlaka var. Hisleriniz ve hissettikleriniz…

Bir şiir kitabı hakkında yazı yazmak çok zordur. Roman, hikâye ya da araştırma kitaplarından farklı olarak bir şiir, okuyan kişi kadar yeniden yazılır. Yeniden kurgulanır. Yeni anlamlar kazanır.

İsimsiz Dağların Tanrısı’nın bana hissettirdiklerinin küçük bir kısmını size aktarabilmeye çalıştım. Sıkıntılı bir anda, sıkıntılarıma gâh mola verdiren, gâh ötelediğim üzüntülerimi depreştiren okuması keyifli bir kitaptı.

Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü Putperest,13 şiirden oluşmakta. İkinci bölümü oluşturan Gotik 32, Ağıt ve Destan adlı üçüncü bölüm de 12 şiirden oluşmaktadır.

2020 Aralık ayında Ötüken Neşriyat’tan yayımlanan İsimsiz Dağların Tanrısı 130 sayfa. İçimize hapsolmuş hisleri dile getirmek ve hayata bir “şiirlik” mola vermek için haydi okumaya.

 

 

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları