Bir Tatar klasiği: Hayat mı bu?

20. yüzyılın başlarında Tatarların kültürel, dinî ve sosyolojik hayatlarını konu edinerek geleneksel yaşamdan modern yaşama geçişinin anlatıldığı ve Ayaz İshaki’nin kaleme aldığı ‘Hayat mı bu?' isimli eser, Kazan Kamal Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlandı.


Kazan Kamal Tiyatrosu’nda 17.06.2021’de, Ayaz İshaki’nin ‘Hayat mı bu’[1] isimli eseri oynandı.[2] Tiyatro merkezinin büyük salonunda oynanan oyuna büyük bir katılım gerçekleşti. Tatarların geleneksel hayattan modern hayata geçişini konu alan eser, dönemin geleneksel yaşamına olduğu kadar, modernleşme aşamasında yaşanan sürece de eleştiriler getirmiştir. Bir Kırım Tatarı olan İsmail Gaspıralı’nın usul-ü cedit okullarının ve Tercüman gazetesinin Kazan’daki yankısı işlenen temalar arasındadır. Bu konular, dini tabu gören bir ailenin çocuğu Halim’in, molla olmak üzere medreseye gönderilme süreciyle işlenir.  Kazan’ın köy medreselerine ulaşan Tercüman gazetesi ve ceditçilik akımı Halim’i ve arkadaşını etkiler. Ancak Halim tüm çabasına rağmen Kazan’da aldığı modern eğitimi köyüne götüremez. İdealleri ve muhafazakarlığın köhneliğinde sıkışır kalır. Netice olarak ailesinin beğendiği molla kızı ile evlenir. ‘Fikirlerini paylaşamadığı biriyle ömrünü paylaşır.’[3] Öğrendiklerini tek bir kimseye bile anlatamaz. Yıllar sonra ceditçi arkadaşı ziyaretine geldiğinde, onunla Kazan’a gidemez. Çocuklarını, köyüne bağlı kalma sebebi gösterir. Onu bulunduğu yere bağlayan asıl şey, kaybettiği inancıdır.

Ve sahne; bir aile babasından başka mahareti olmayacak Halim’in, kendini sorgulayan iç sesiyle kapanır: ‘Hayat mı bu?’

Medreseler ve medreselere bakış açısı

Kazan’da medreseler, tüm Müslüman Türk halklarında olduğu gibi, 20. yyda içine kapalı, geri kalmış kurumlardı. Ta ki, İsmail Gaspıralı’nın eğitimde yenilik fikirleri ulaşana kadar. Eserde, korku ve ezbere dayalı dini eğitimler, mollanın tabulaşarak halk nezdinde kutsallaşması, İslam’ın özünün şekilciliğe evrilmesi gibi sorunlar işlenmiştir. Bununla birlikte şakirtlerin eğitimini tamamlayıp köylere molla olarak gönderildiği aşama da eleştirilmiştir. Sureleri bilmeyen mollaların halka dini öğretecek olması, aslında medreselerin dini ilimleri de veremediği ve doğru ve yanlışın, günah ve sevabın halk öğretisinden başka bir şey olmadığını anlatmaktadır. Mollalar kendi gerici düşüncelerini dinin bir parçası haline getirmişlerdir.

Çağını takip edemeyen her toplum dogmatik değer savunucularını üstün güç görür. Kutsallaştırır. Burada da aileler çocuklarını üstün güç, iyi yaşamanın şartı sayılan molla yapmak için medreselere yollarlar. Bununla birlikte oyunda biraz abartıyla birlikte ailelerin bir başka amacı da sorgulanmıştır. Halim Kazan’da ceditçilik fikriyle tanıştıktan sonra babasına molla olmak istemediğini söyler. Annesinin yakarışında ‘fitresiz, bağışsız nasıl yaşayacağı, kız kardeşlerinin istikbalinin ne olacağı’ gibi ifadeler yer alır.

Modernleşme Süreci

Komedi ve dram şeklinde oynanan eserde, modernleşme dönemi ince üslupla irdelenmiştir. Medresede Tercüman gazetesi okuyan iki arkadaş, bulundukları medreseyi sorgulamaya başlarlar. Kırım’daki medreselerin modern olduğundan, Türkçe ve Rusça derslerinin yanı sıra, coğrafya gibi beşeri ilimleri de öğrendiklerinden bahsederler. Sınıfları ampulün aydınlattığından, mollalarının modernliğinden söz ederler. Burada Halim’in bu yenilikleri ilk duyduğunda ‘günah’ tepkisi, dönemin eleştirilen unsurunu çok güzel özetlemektedir. Aslında bu ‘günah’, içinde bulunduğu durumun ele geçirdiği beyninin örüntüsüdür.

Halim ve arkadaşı, oyunun devamında Kazan’da yeni sistemde eğitim gördüler. Bu kısımda modernleşmenin yanlış yorumlanması eleştirildi. Halim’in romanlarda okuduğu karakterler gibi giyinerek kızlarla konuşmak istemesi komedi tarzında oynandı. Halim yeni Avrupai tarzdaki giyimiyle de kız arkadaşa sahip olmadı. Kızları roman okumamakla suçladı. ‘Okusalardı gelirlerdi’ diye düşündü. Burada verilmek istenen mesaj dönemin kadın algısıydı. Kadın toplumda cinsiyetiyle vardı. Modernleşme sürecinde bu bakış açısı devam etti. Halim eğitimini tamamladığında bu bakış açısının değiştiğini izledik. Köyüne dönüp evlendirildikten sonra, ne ilim öğretecek birini bulabildi, ne de fikirlerini tartışacak bir dost… Bu esnada köye gelen muallime ile görüşmesi, karısı ile tartışmaları beraberinde getirdi. Burada izleyiciye asıl mesaj verildi. Öğretmen ile gazete okuduğunu, kadın olduğu için değil,  kişi olduğu için görüştüğünü söyledi.

Bir tarafta mollalığı ve medreseyi tabulaştıranlar, köhne zihniyetin esiri olarak hep geride duranlar… Bir tarafta moderniteyi romanlarda okuduğu Alfred paltosunda, rugan ayakkabıda arayanlar… Ve bu iki ucu bağlayan; modernizmi doğru yorumlayarak manevi değerlerle harmanlayan ‘usul-ü cedit’: İsmail Gaspıralı’nın Türk modernleşmesinde mihenk taşı olma nedeni.

Bir milletin özeleştirisinin tüm açıklığıyla verildiği bu eseri, yirmiden fazla oyuncu oynadı. Büyük bir sahnede üç saat civarında süren; ses, ışıklandırma, farklı efekt ve motiflerle desteklenen oyunda Gustavo Santaolalla’nın ‘All Gone’ müziği kullanıldı.

[1] Eserin orijinal ismi: ‘тормышмы бу’.(1911).

[2] Oyunun gösterime girmesi daha önceki bir tarih.

[3] Oyunda geçen ifade.

Yazar

Güntülü Yıldırım

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar