Büyüklere masallar

Masallar küçükleri uyutmak, büyükleri uyandırmak için var. Çocuklar uyusun da büyüsün. Biz büyükleri uyandırmaya bakalım.


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken… Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken diye başlar ya masallar. İşte öyle bir masal bu da. Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az biliriz ama biz anlatalım kıssayı, herkes alsın hisseyi…

Hükmet ile Muflet

Zamanın birinde, bereketli toprakları, mis kokulu meyve bahçeleri, gürül gürül akan dereleri, bir nefes çekti mi insanı çarpan, başını döndüren bol oksijenli gür ormanları ile güzel bir adada, adaya hükmeden ailenin çocukları olan birbirine benzemez iki kardeş yaşarmış.  Simaları benzermiş benzemesine de fikirde birleşemezlermiş iki kardeş. Büyük olanın adı Hükmet, diğerinin adı Muflet’miş. Hükmet ak dese bir kağıda, Muflet kara diye bağırırmış. Bir ördeğe “ördek” dese Muflet, Hükmet kazlar alemini ayağa kaldırırmış size hakaret etti diye. Hükmet dese “dünya yuvarlaktır!”, Muflet “Ben de öyle düşünüyordum ama sen diyorsan şüphe ederim” dermiş.  Böyle sürüp giden kör kavgalarda adadakiler şaşkın, bir ona bir ona bakar kafa sallarlarmış anlamsızca.

Hem ilk çocuk,  hem de erkek olması sebebiyle aile üyelerince çokça şımartılmış, etrafında pervane misali dönülmüş Hükmet’in.  Çocukluk yılları, bu kadar ilgiden sapıtmış şirazesiyle saldırgan bir şekilde geçmiş. Ne kadar saldırgansa o kadar sevilmiş, ne kadar küstahlaştıysa o kadar çoğalmış etrafında pervane misali dönenler. Bu pervanelere ne istediyse yaptırabildiğini fark eden Hükmet zamanla bunu kendinde bir hak olarak görmeye başlamış. Her birini  kullanmaktan hiç sakınmamış.

Aile Muflet’i de severmiş elbet ama, Hükmet’i şımarttıklarından hata ettiklerini düşünüp Muflet’i de şımartmak istememişler.

Gel zaman git zaman Hükmet basmış 40 yaşına. Hükmedebildiği insan sayısı da artmış yaşı oranınca. Aile büyükleri öteki diyara intikal edince meydan hepten ona kalmış, bağ-bahçe, tarla-tapan, sığır-sapan babadan kalma ne vardıysa satmış savurmuş Hükmet. Muflet’in ise yıllar geçtikçe kısılmış biraz sesi. Satma fikrine katılmasa da, çok da karşı çıkamamış hani.

Hükmet kendine fevkalade bir ev yaptırmış sattıklarıyla. Muflet biraz kıskanmış. Zamanla aralarındaki mesafe uçuruma dönüşmüş. Ada halkı karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş: Hükmetçiler bir yana, Mufletçiler bir yana. Bu arada adanın dedikoducu kadınları ve erkekleri de boş durur mu hiç, durmamışlar tabi ki. Sağdan almışlar lafı, sola doğru atmışlar, soldan almışlar sağa doğru atmışlar. Tabi böylece armut dese birisi, anguta kadar gitmiş olay. Böyle böyle harlamışlar yangını. Aradaki gerilim germiş tüm ada halkını. Huzursuzluk yayılmış bir uçtan öbür uca. Gençlerin kolu kanadı kırılmış gördükçe bu kavgayı, iş yapamaz olmuşlar. Kocalar dertlenmiş dövmüş dizlerini “eskiden böyle değildi. Ne olacak bu hal?” diye diye.

Her köşe başında bir kavga, tek konu “eyyy Muflet!”, “eyy Hükmet!”.  Adanın dışında hayat koşarak ilerlerken, gençler de bir an önce kaçmak istermiş bu güzel adadan. Ne olacağını bilmese de atlamayı düşünürmüş engin maviliklere.

Ada halkı içinde eskiyi süzüp, yeniyi görüp, yarını düşünen adaseverler de varmış elbet. Onlar öylesi sevmişler ki adayı, ne Muflet’in arkasında durabilmişler ne de Hükmet’in. Anlamışlar ada günden güne soluyor bu iki haylazın elinde. Varlıkları bir bir uçup gidiyor; ama ne Hükmet’in taraftarları ne de Muflet’in taraftarları bir şey yapabiliyor.

Bir avuç adasever, toplanmışlar meydanda. Demişler “Arkadaşlar ada battı batıyor. Bunlar hâlâ kavgada. Değil miydi aynı anadan doğan bunlar? Sabah akşam huzursuzluk, evlatlarımızı tutamaz olduk. Bizlerde de kalmadı dayanacak takat. Ne yapmalı yapmalı, bir çözüm bulmalı kötü giden bu hale.” Düşünmüşler, düşünmüşler, düşünmüşler… Uykuları kaçmış, gözleri çökmüş her birinin. En sonunda demişler: Son adalı anlayana dek, anlatmalı ne varsa. Yılmadan, usanmadan… Yazmalı bitene dek tüm mürekkepler adada. Bağırmalı onlar duyana kadar, seslerimiz kısılsa da. Evlatlarımız gitmesinler yuvadan, mamur olsun adamız, huzuru bulalım yeniden.

Öyle de yapmışlar… Her bir ferde tek tek gidip durumu anlatmışlar. Yazmışlar tükenene dek tüm kalemler. Yeri gelmiş bastırabilmek için kavganın gürültüsünü, sesleri kısılana, boğazları yırtılana kadar bağırmışlar.  Kalemlerin tükendiği, boğazlarının yırtılıp, seslerinin kısıldığı gün umutları da tükenmeye başlamış. Bir bir çökmüş omuzları her birinin. Yorgun, yitik birer savaşçı gibi çökmüşler oldukları yere.

İşte tam da o gün, zifiri karanlık gecenin sonunda kapıları çalınmış adaseverlerin. Bir, iki, üç… Derken bir sürü adalı yığılmış kapılarında. Her birinin ağzında “haklıydınız” cümlesi. “haklıydınız, siz haklıydınız” diye tekrarlamışlar hep bir ağızdan. Adaseverler o an anlamışlar kurtuluşa erdiklerini. Uyuyan adalılar uyanmış, istedikleri olmuş sonunda.

Sabah uyandıklarında etraflarında hiçbir taraftar bulamayan Hükmet ile Muflet, uzun zaman sonra baş başa kalmışlar. Bu durum dokunsa da onlara enine boyuna düşünme fırsatı bulmuşlar bu sayede. Hatalarını anlayıp kardeş olduklarını hatırlamışlar. Adaseverlerin kapısını son çalanlar ise bu ikisi olmuş. Böylece ada, kurtulmuş bu kavgadan. Kuru gürültüler susmuş, ahenkli şarkılar yükselmiş adanın her köşesinden.

Masal böylece bitmiş. Gökten üç elma düşmüş. Biri adalılara, biri masalı anlatana, diğeri de sabırla dinleyip ders alana.

Yazar

Şadiye Okur

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.