Dilek ağacı

“Bahar geldi, ağaçlar çiçek açtı” demeyi ne çok isterdim. Oysa şimdi “Rüzgâr esti ağaçlar poşet açtı.” gibi saçma bir cümle dökülüyor kalemimden.


Türklerde eski bir gelenek; ağaca bez bağlayarak dilek dilemek. Bu, bir nevi insanoğlunun doğa ile ilişkisini de gösteriyor. Dümdüz bir ovada, bir tepenin kel başında, tek başına duran bir ağacın kuru dallarından sarkan bez parçaları; umduğunu bulamamış ama ummaktan vazgeçmemiş nice insanın dileğini rüzgâra savururdu. Geçmiş zaman eki kullanıyorum zira uzun zamandır rengârenk bez parçaları ile bezenmiş bir dilek ağacı görmüyorum. Onun yerine gördüğüm manzara ise epey canımı sıkıyor. Eminim, anlatınca sizlerin de canı sıkılacak.

“Bahar geldi, ağaçlar çiçek açtı” demeyi ne çok isterdim. Oysa şimdi “Rüzgâr esti ağaçlar poşet açtı.” gibi saçma bir cümle dökülüyor kalemimden. Evet, bizim buralarda yine bahar gelince ağaçlar çiçek açar elbette ama ondan önce rüzgâr esti ve ağaçlar poşet açtı. Sadece ağaçlar mı? Etrafta yeşillenmeye hazır ne kadar boş alan varsa hepsi rengârenk poşetlerle doldu. Her gün etrafa bakınca bir ağaç dalında yaprak misali salınan bir poşet görmek çok mümkün.

Salgın ile birlikte bu soruna bir yenisi daha eklendi; maskeler. Öyle ki sokaklar, ağaçlar, toprak, su maske atıklarıyla doldu. Twitter arkadaşımın paylaşımında aşağıdaki resmi gördüm. Konuya hazırlanırken üstüne denk geldi. Kendisinden izin alarak fotoğrafını kullanıyorum. En saf duygularımla yorumumu da şuracığa ekleyeyim: Sanırım bu da bir dilek ağacı, insanlar salgının bitmesi için ağaçlara maskelerini asmış olabilirler mi? Ne dersiniz?

Ne yiyip ne içeriz?

Birkaç gündür işe gidiş gelişlerde yukarıda bahsettiğim manzara gözüme çarpıyor. İki gün süren kuvvetli rüzgâr, şehrin ne kadar boş kalan alanı varsa poşetle doldurmuş. Bu konuda rüzgârı suçlayamam ama poşetleri başıboş bırakanlara bir çift sözüm olacak elbette.

Çevrede gezindim. Poşet dolu arazilerin birinde koyunlar otluyor, diğerinde tavuklar günlük gıda ihtiyacını karşılıyordu. Aklıma geçmiş yıllarda okuduğum bir haber geldi. 2020 yılında BBC’de yayımlanan habere göre anne karnındaki bebekleri koruyan plasenta tabakasında mikroplastik bulunmuştu. Haber  “Bebekler doğmadan kirleniyor.” başlığı ile verilmişti. O gün için belki de çok fazla yankılanmayan bu haber aslında çok şey ifade ediyor. Plastik hayatımıza girdiğinden beri mikroplastik alabileceğimiz o kadar çok yol var ki, kendimizi bunun etkisinden korumak neredeyse imkânsız. Merada otlayan koyun, denizdeki balık, sanayinin dibine kurulmuş tarlada yetişmiş sebze ve meyve… Yoksa tarlaların yanına kurulmuş sanayi tesisleri miydi? Arada bir karıştırıyorum kusuruma bakmayın.

Mikroplastik, boyutu 5mm ila 1 mikrometre boyutlarında plastik parçacıklar. Mikroplastikler çok küçük boyutta olması sebebiyle gözle görülemiyor ve günlük hayatımızda bolca bulunuyor.  Gittikçe naylonlaşan dünyamızda ne yazık ki yediğimiz, içtiğimiz her şey bu durumdan nasibini alıyor. Bu konuda son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmaların sonuçları çok çarpıcı. Hemen iki örnek: Biberonlar ve sofra tuzu! Ayrıntısını merak ederseniz bağlantıdan inceleyebilirsiniz.

Plastiği bünyemize alabileceğimiz en kolay yol belki de balıklar. Zira rüzgâr ve yüzey suları yeryüzünde önüne katabildiği ne varsa denize doğru sürüklüyor. Bu konuda yapılmış ciddi araştırmalar da söylediğimizi doğrular nitelikte. Bir balık fotoğrafı değil ama konuya dikkat çekmek için aşağıya bir fotoğraf, bir de haber bağlantısı bırakıyorum. Sizden ricam bakıp geçmeyin, üzerinde biraz da düşünün.

Haber: Marmara’da 12, Karadeniz’de 7 balık türünde mikroplastik tespit edildi!

Bu kimin çöpü? Burası kimin çöplüğü?

Ana akım medyada pek fazla göremediğimiz haberlerden biridir, Avrupa’dan ithal edilen atıkların Türkiye’deki akıbeti. Çoğu haber gibi bu konudaki bilgileri de sosyal medya aracılığı ile öğrenebiliyoruz. Greenpeace gibi uluslararası çevre örgütlerinin paylaştığı videolarda atıkların akıbetlerine ilişkin korkunç görüntüler var.

Adana’da, Mersin’de yol kenarlarına, tarlalara atılan atıklardaki ambalajlar inceleniyor ve çoğunda Avrupa’daki mağazaların, markaların, otellerin etiketleri görünüyor. Birçok haberde atıkların geri dönüştürülebilecek kısmının tesislerde işleme alındığı, geri dönüştürülemeyecek büyük kısmının ise kontrolsüz şekilde doğaya bırakıldığını görüyoruz.

Atık ithalatının sınırlandırılması plastik ham madde üreticilerinin epey tepkisini çekmişti. Bunun üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Temmuz 2021’de yeni düzenlemeler ile yayımladığı genelgede ithalat kabul şartlarını değiştirdi. İthalatın sınırlandırılması, kabul şartlarının değiştirilmesi olumlu gelişmeler denebilir, fakat sahadan gelen görüntüler denetim eksikliğini gözler önüne seriyor. 2018’den beri Adana ve çevresinde bulunan çöp öbeklerinde Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin etiketleri bulunuyor. Yine son günlerde sosyal medyada yer alan bir videoda GPS yerleştirilen 3 çöp poşetinin takibinin yapıldığı, çöp poşetlerinden birinin Adana’da belirsiz bir yere gönderildiği söyleniyor. Bu video ile ilgili birçok paylaşım gördüm, ama hemen hepsi aynı cümleler ile aynı şeyleri söylüyor. Doğruluğunu teyit edemedim. Bakanlık Adana’da böyle bir durumun varlığını ısrarla inkâr ediyor, bu tarz videoların kurmaca olduğunu iddia ediyor. Buradaki durum ne ise gerçeği tüm şeffaflığı ile bilmeye hakkımız var.

Tüm bu gelişmeleri izlediğimde refah içinde yaşayan Avrupa ülkelerin çöplerini toprağımızda görmek kanıma dokunuyor. Elbette plastik hammadde ihtiyacımız var, elbette üretmek zorundayız. Fakat bunu her fırsatta övündüğümüz “Sıfır atık sistemini” tam manası ile uygulamaya koymadan, kendi ürettiğimiz atığı ayrıştırıp kendi atığımızı geri dönüştürmeden; Avrupa’dan atık ithal edip, işimize yaramayanı bereketli topraklarımıza ekerek yapmak çevrecilik anlayışımızla bağdaşmıyor.

Birkaç yıl önceydi, 3.dünya ülkesi diye tabir edilen bir ülkenin bir Bakanı’nın çıkışı beni hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Malezya’nın kadın Enerji, Bilim, Teknoloji, Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Yeo Bee Yin,  ülkesinin Dünya’nın çöplüğü olmasını kabul etmeyeceklerini açıklamış ve atık ithalatını yasakladıklarını bildirmişti. Biz ise hâlâ Avrupa’dan atık ithal eden ülkeler sıralamasında başlardayız. Ben de bir Türk vatandaşı olarak Yeo gibi konuşabilecek dirayetli bir duruş istiyorum, çok mu?

Son söz

Son sözü atalardan ilham alıp söyleyeyim.  Onlar topraktan gelip, toprağın çocukları olarak şu sözü söylemişler: “Ne ekersen onu biçersin”. Biz ise sanırım torunlarımıza şu sözü miras bırakacağız: “Ne atarsan toprağa, o gelir tabağına”.

Doğa ile kalın.

 

Yazar

Şadiye Okur

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar