Düşlerimden satırlar

Geçmişte “Ben bu ülkeye sırtımı dönüp gitmem! Başka devlete vergi vermem!” gibi pek bir milliyetperver ama boş sözler etsem de bir süredir açıklanmasını bekliyordum heyecanla başvurumun.


Sevgili Okuyucum,

Yine uykumda ilginç bir düş gördüm bu sabah. Yine diyorum çünkü daha önce de kendimi ütopya ile distopya arasındaki adı belirsiz bir ülkede görmüş ve onu da anlatmıştım sizlere bu satırlar aracılığıyla. Okumayı dileyenler için bağlantı adresini buraya bırakıyorum.

Her rüya eşittir ama bazıları daha da eşittir

Derslerimin yoğunluğundan dolayı çok uyuyan biri olamadım çoğu zaman. Ancak dün nasıl olduysa uzun bir uykunun kollarına bırakmışım kendimi. Eve geldikten sonra ne ara uzanıp ne ara uyudum inanın hatırlayamıyorum bile. Rüyalarıma gelecek olursak hemen hemen her gördüğüm rüya farklıdır ama hepsi benim için eşittir. Her ne kadar rüyaları ciddiye almasam da bazı rüyalar vardır ki diğerlerinden daha farklıdır. Daha doğrusu her rüya eşittir ama bazıları daha da eşittir.

Gençlik, duygular ve Silivri 

Eminim ki hemen hemen tüm yaşıtlarımın çevresinde “Silivri soğuktur!” şakaları yapanlar ya da “Seni Silivri’ye atarlarsa, ziyaretine gelmem! Çünkü dediklerimi önemsemiyorsun! Kendini riske atıyorsun…” diyen büyükleri vardır. Gençler olarak yaşımızın verdiği heyecandan olsa gerek zaman zaman duygularımızla hareket edebiliyor ve yanlış bulduğumuz bir politikayı eleştireyim derken başımıza iş açacak yorumlar yapabiliyoruz. Bu konuda bizleri korumak maksadıyla uyaran büyüklerimizin dediklerini de o an kabul etmesek de belirli bir süre sonra ister istemez anlıyor ve hak veriyoruz. Eleştirmeye değer bulunmanın güzel bir şey olduğunu en azından kendi adıma henüz fark ediyor, bahsettiğim bu tür uyarılaraysa geçmişte sık sık maruz kalan gençlerden birisi olarak dedem Mevlut Uluğtekin Yılmaz’a ve ağabeyim Hakan Paksoy’a yeni yeni hak veriyorum.

Kimdir bu dillere pelesenk Z kuşağı?

Bildiğiniz üzere bir adlandırma var kuşaklar arasında. X, Y ve Z kuşağı. İnsanlar bir Z kuşağı tutturmuş ki sormayın. Sanki tüm olanlar Z kuşağının yüzünden olmuş. Kimisi Z kuşağı hakkında “Bomba gibi” diyor. Kimisi “Gençlere 2 GB internet verip onlardan oy almak çok kolaydır” diye bahsediyor. Kimisi de konuşmasında hoş olmayan sözcükler kullanıyor onlar hakkında.

Eğitim sistemi her geçen gün biraz daha bataklığa gömülüyor. Gençlerimiz ikiye bölünmüş durumda: Birinci grup “Ülke şartları benim için bir gelecek vaat etmiyor. Ben okusam da bu ülkede ayakta kalamam. En azından liseden mezun olup bir işe gireyim, iş öğreneyim.” fikrini benimserken ikinci grup, okuyup yurt dışına gitmeyi hedefliyor. Her iki durumda da ülkemiz yalnız kalmaya devam ediyor. Bütün bu gençlerin iş araması üzerine işsizlik oranı artıyor ve toplumda şikâyet başlıyor. Kimisi hükûmeti suçluyor, kimisi bizi…”

Artık Hükûmeti suçlayan kalmadı (mı?)

Sahiden, sanki artık “Doğru bulmuyorum!” demek bile günah oldu değil mi? Kendisi gibi düşünmeyenlere “Vatan haini” demek de bir o kadar sıradan. Birkaç gün önce bir sokak röportajına denk geldiğimde orta yaşlı bir beyefendi ile hemen hemen aynı yaşta olduğumuz bir kardeşim tartışmaktaydı. Oradaki orta yaşlı beyefendi “Siz gençler iş beğenmiyorsunuz, gidip garsonluk, hamallık yapmıyorsunuz. Sizler nankörsünüz!” diyordu. Oradaki kardeşimin verdiği yanıt sonrası gerçekten sarılasım geldi. “Bizler hamallık yapmak için üniversitelerde dirsek çürütmüyoruz!” demiş ve hepimizin ortak derdini anlatmıştı. Ancak burada su götürmez bir gerçek vardı. Okusak da okumasak da artık günümüzde iş bulmanın, bulsak bile bırakınız beslenmeyi, karnımızı doyurmanın bile zor olduğu yıpratıcı günlerden geçtiğimizin acı verici gerçekliğiydi.

Beslenmek değil doyurulmak

Işıklarla uyusun. Çok özlediğim tiyatro sanatçısı, biricik Turgay Yıldız Ağabeyim ile tesadüf eseri tanışmıştık. Kısa bir röportajımız olmuş, sonrasında ise iletişimimiz devam etmişti. Sohbetimizin konukları daima kitaplar, felsefe, sanat, tiyatro idi. Vefat etmeden bir süre önce bazı nedenlerden dolayı İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış, nedenini ise içinde büyük bir kırgınlıkla anlatmıştı bana. Şimdi sizlere onun bir programında gözyaşları içinde bahsettiği yaşam hikâyesinden kısa bir kesit aktaracağım:

“Biz büyük bir aileydik. 11-12 kişi aynı evde kalırdık. Ben yoksul bir ailenin çocuğuydum. Büyükbabam bize bir oyun oynatırdı ben çocukken. Derdi ki: ‘Kim daha çok ekmekle daha az zeytin yiyecek… Haydi, yarışalım.’ Ben bir zeytin alır kocaman bir ekmek ısırırdım. Bu beslenmek değil, doymaktı aslında. Büyükbabam bizi besleyemezdi, doyururdu.”

Bugün gençler iş beğenmiyor diyenler, bir işin getireceği maddi ücretin insanı besleyebileceğini bırakınız doyuracağının bile şüpheli olduğunun farkında değiller.

Bedenen, ruhen ve zihnen beslenme

Bizler doymak değil, beslenmek istiyoruz. Turgay Ağabey beslenmeyi sadece fiziki olarak anlatmış olsa da beslenmek günümüzde sadece dengeli gıdalar tüketmek değil. İnsan ruhen de beslenmeye ihtiyaç duyar. Bu ruhsal beslenme, düşünme/algı yetisinden sonra insanı hayvandan ayıran ikinci temel özelliktir.

Bakınız benim bugüne kadar kendimle ilgili akademik açıdan hedefleyip yapamadığım bir şey olmadı. İstediğim liseye gittim, üniversitede de ilk tercih ettiğim üniversiteye yerleştim. Dün böyle oldu, yarın da öyle olacak. Lakin içimde derin bir yara vardır ki o da gençler olarak dilediğimiz müzeyi gezememek, opera ve balelere gidememek, tiyatro oyunlarını arzuladığımız gibi seyredememektir. Kasım ayında, uzun zaman sonra gittiğim “Amadeus” adlı oyunun biletini taksitle alabilmiştim!

Zihnen beslenmeye geldiğimizde durum yine farksız. Birkaç yıl öncesine kadar bir günde birden fazla kitap bitirdiğim bile olurdu ki buna Ankara İncirli Lisesi’nin tüm öğretmenleri şahittir. Yeri geldiğinde hocamızın tahtaya yazdığı soruyu defterimde çözdükten sonra arkadaşlarımın çözmesini beklerken geçen birkaç dakikalık sürede bile kitap okurdum.

Okumadığım gün, bir şeyler öğrenmediğim gün benim için acıyla geçerdi. İki ucu pis değnek olarak tanımlardım bunu. Okumasam bilgisizliğin, okusam gerçekleri görmenin acısı sarardı ruhumu. Ben de okumanın verdiği acıyı, bilgisizliğin verdiği acıya tercih ederdim. O dönemler annemin bana verdiği tüm haftalık kitaplara giderdi. Arkadaşlarımla dışarı çıkmaz, kafelerde gezmez sadece ama sadece okurdum. Zihnimi besleyeceğim derken arkadaşlarımı olduğu kadar ruhumu ve bedenimi ihmal ettiğim gerçeği de uzunca bir dönem değişmedi. Ancak günümüzde öyle bir duruma geldik ki bırakınız ruhsal beslenmeyi fazla kitap okumamak için kendimi kısıtlıyorum. Kendime bir sınır koydum. Günde en fazla 100 sayfa okuyor ve haftada sadece bir kitap bitiriyorum. Şu an kimilerinden “PDF kitaplar ne güne duruyor?” sorusunu duyar gibiyim. Sahi saatlerce ekrana bakmak göz sağlığı için bütünüyle zararsızdı değil mi ya da muayene, gözlük camı, gözlük çerçevesi binlerce lira değildi? Unutmuşum!

Bedenimizin gıdası olan eti, peyniri, sütü bile almaya yetmeyen asgari ücretle nasıl olur da mutlu olmamızı ve olunmasını beklersiniz! Ve okurken nasıl tam zamanlı çalışarak zihnen de beslenmeyi sağlamamızı beklersiniz? Fakülteden dönerken evimizin biraz ilerisindeki halk ekmek bayisinden birkaç kuruş ucuza ekmek almak için bekleyen ülkemin gariban vatandaşını görmek yüreğime binlerce hançer saplıyor her gün.

Bugün, büyüklerimizin biz gençlerden beklentilerinin olması gayet doğaldır ve olması bizleri memnun da eder. Fakat büyüklerimizin bu beklentileri günümüzün zor koşullarında yanlış politikaları eleştirmememiz, biz gençlere eğitim, kültür açısından daha iyi imkânlar sunulmasını istemenin lüks olduğunu düşünmemiz oluyorsa bundan rahatsız olduğumuzu dile getirmek isterim. Bizlerden beklentileriniz çokça şükretmek ya da başımıza gelen olaylara boyun eğmekten ziyade, akademik çalışmalar ve çeşitli bilimsel buluşlar olduğunda gerek sizlere gerekse ülkemize layık olabilmek için elimizden geleni yaparız. Fakat bizlere tanınmayan imkanlar nedeniyle eleştirilerde bulunduğumuzda büyüklerimizden aldığımız tepkiler bizleri derinden yaralamaktadır. Sizlere saygımız sonsuz lakin bizler, sizler şükrediyorsunuz diye şükretmek ve kendinizi belirli kalıplara sokuyorsunuz diye o kalıplara girmek mecburiyetinde değiliz. Zira bugünün gençliği kalıplara sığmayacak bir devrin insanlarıdır. Bizler bedenen de ruhen de zihnen de beslenmeyi hak ediyoruz. Bunun sebebi insan olmamızdır! Ve sadece karın tokluğuna çalışmamızın bizlerden istenmesi de ayrıca kırıcı bir durumdur. Kendimizi geliştirmeden sadece karın tokluğuna çalışmak bizler için yaşamak değildir. Bunu toplumca düşünmemiz gerektiğini istirham ederim.

Rüyam, Amerika ve Green Card

Takvimler 2026’yı gösteriyordu rüyamda. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Tarih ile Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünden mezun olmuştum. Aynı zamanda da Sosyoloji bitirmiştim Açık Öğretim Fakültesinden. Fakat bu akademik alanlarda uzmanlaşsam bile bir yere gelemeyeceğimi bilerek, İngilizce, Rusça, Fransızca, Kazak-Türkmen ve Türkiye Türkçelerini bilmemin avantajını kullanarak bir şirkette çalışmak için “Green Card” başvurusu yapmıştım.

Geçmişte “Ben bu ülkeye sırtımı dönüp gitmem! Başka devlete vergi vermem!” gibi pek bir milliyetperver ama boş sözler etsem de bir süredir açıklanmasını bekliyordum heyecanla başvurumun. Tam da bunları düşünürken açıklandığını öğrendim televizyondan. Gerekli siteye girip kontrol ettiğimde artık Amerika’da daimî oturma ve çalışma iznim vardı. Tuhaf bir hisse kapılmıştım. Ülkemden ayrılacak, vergimi başka devlete ödeyecektim. Artık karın tokluğuna çalışmak zorunda bırakılan bir ülkede olmayacak, ruhumun da zihnimin de bedenimin de asgari ücretle bile rahatlıkla beslenebileceği bir diyara gidecektim. Ki bildiğim diller bana asgari ücretin katbekat fazlasını kazandıracaktı.

Belki belirli bir birikim yaparsam geri dönerim diye sahte teselliler verdim kendime. Dönmeyecektim! Ben araştırmak, okumak, yazmak isterken beni kısıtlayan bir ülkeye, Amerika gibi güzel imkânlar sunan bir yer varken dönmek istemem pek de akılcı değildi. Rüyamda artık Amerikan devletine hizmet edecek, Amerika’ya vergi verecek ve ona istemeyerek de olsa vefa borcu duyacaktım. Amerika dünyanın yıldızı ve ben o yıldızın küçük de olsa bir parçasıydım, mutluydum ve mutlu kalacaktım… O güzel rüyadan uyanana dek…

* *

Düne kadar gelecekte Green Card’a başvurmak aklımın ucundan bile geçmezdi ancak bu satırları size dolar kurunun kestirilemryen çıkışı ve düşüşü arasında sıkıştırılan geleceğimizin ızdırabıyla yazıyorum. Şimdi bırakınız aklımın ucunu, zihnim ve yüreğimin en içinde bu başvuru. İnanın bunu sadece ben değil benim kuşağım dahi düşünmüyor. Yediden yetmişe aklı başında herkesin artık bunaldığı ve gitmek için imkân aradığı bir ülke var. Türkiye artık dünden daha da yalnız ve gün geçtikçe daha da yalnız kalacak! Ne diyelim, güzel ülkemi bunun bilinçaltıma düşmesini sağlayacak kadar bu duruma getirenler utansın…

Farklı bir yazıda görüşmek umuduyla…

 

Yazar

Yağmur Ozan Özben

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar