Düşünce namusu

Hür düşünce kimseye göre çalışmayan, gerçek peşinde koşan bir kafanın işidir. Düşünmek, sorgulamayı ve eleştirmeyi getirmiyorsa eksiktir. Düşünenin düşündüğünü söyleyecek namusa erişmediğini gösterir.


Sormadıkça ve sorgulamadıkça olanı biteni anlayamaz ve önümüzü göremeyiz. Soru soran ve cevap arayan nesiller yetiştirmeyen bir eğitim-öğretimden fayda yoktur. Olanı-biteni görmek zorundayız: Düşünmeyi reddeden ve düşüneni köşeye sıkıştıran bir düzensiz düzen içindeyiz. Düşünen düşündüğünü düşündüğü şekliyle söyleyemiyor, kaldı ki sorgulamak… Söyletmeyen kör anlayışların cenderesindeyiz ve bu durum sahtelikler, çok yüzlülükler üretiyor. Bugün düşünenler, başına buyruk böyle bir anarşiyle boğuşmak zorundadır.

Meselenin türlü cepheleri var. Bazıları, eş-dost, yakınlar bakımından endişeleniyor ve yutkunuyor. Bazıları, geçim derdinde, ona buna dokunacağını ve kendisine dönüşünün ağır olacağını düşünerek lanet olsun deyip susuyor. Totaliter eğilimli bir idarenin kılıcı tepede sallandıkça değil söylemek, çoklarını düşünmek bile ürkütüyor.

Söylemesem olmaz

Atalar, “Boğaz dokuz boğumdur” demişler.  Kastedilen sözü dikkatli söylemektir ama yaşadığımız günlerde dokuz boğumun her biri gökdelenlerle yarışan aşılacak duvardır. Düşündüğünü uygun bir dille söylemeyi bilme gereğinin kat kat arttığı ortada. İnsan bütün hayatını derece derece dikkatle yaşar. Fakat bunu bir kaçış bahanesi gibi düşünemeyiz. İnsanlığın şerefi, hakların gözetilmesi, savunulması ve toplum menfaati söz konusu olduğunda, doğrudan yana görünenler içinden bu korkaklığa sığınanları mazur göremeyiz.

Düşünceden kasıt hür düşüncedir. Kimseye göre çalışmayan, gerçek peşinde koşan bir kafanın işidir. Düşünmek, sorgulamayı ve eleştirmeyi getirmiyorsa eksiktir. Düşünenin düşündüğünü söyleyecek namusa erişmediğini gösterir. Galiba bizim topraklar bu tür serdengeçtileri az görüyor diyeceğim de gözümün önüne deve dişi gibi isimler geliyor. Daha dün, İstiklal Harbi Ergenekonu yıllarında Atatürk gibi bir dehanın yanında onlarca büyük isim vardı. Bunlar içinden bir Mehmet Âkif, bugünün din bezirgânlığını hallaç pamuğu gibi atmaya yeterdi. Geçmişten hız alalım ama bugünü de görelim:  Merak etmeyin, bu endişeli kafalar bugün de var ve daha çok. Yeter ki konuşsunlar.

Hür düşünce yerine

Ortalıkta boy gösterenlere bakmayınız. Gündüz kadın programlarında, gece haber ekranlarında sıra sıra dizilmiş şaşılacak benzerlikte insanlar “tartışıyorlar”. Tartışmadan anladığımız buysa vay halimize! Onların büyük çoğunluğu, hangi konu hakkında nasıl davranacağını ve ne diyeceğini bildiğimiz insanlar. Hangi durumda nasıl davranacaklarını, ne diyeceklerini tahminde herhangi bir sürpriz yaşamıyoruz. Bu kafalarla düşünce harekete geçer ve eleştiri zemini oluşur mu?

Tartışma kültürümüz bu hale düştü. Hükûmet sözcülüğü eden gazeteci, araştırmacı ve akademisyen unvanlı kişilerin sahibinin sesi refleksiyle hareket ettiklerini yıllardır görüyoruz. Söylenip geçilecek bir mesele değildir. Yeterince konuşulmuş bir dert olmadığı bir yana kanıksanmış görünmesi felaket habercisidir. Toplumu zehirleyen çok yüzlülükleri, iyiliği ve doğruluğu berhava eden bombardımanlar halinde her gün önümüzde, cebimizde, evimizdedir.

Ekran tartışmacıları meselesini ve seçilenlerin profilini ayrıca yazacağım. Şimdilik konumuzla ilgili genel fikri söyleyeyim: Öyle ki yayın içinde bir haber gelse, Tayyip Bey veya etrafından birisi olmayacak bir şey, mesela Taş Devri’ni bitirdiğini söylese, düşünmeden hemen evet diyorlar. Sade vatandaştan taraftarları da aynı şekilde hareket ediyorlar. Karşılarına konanlar da ayrı bir âlem. Mektep çocuğu edasıyla “Olur mu hiç?” der gibi yavan sözlerle yetiniyor, o yalan-yanlış sözleri söyleyenleri söylediklerine pişman edemiyorlar. Dahası tesirli bir çıkışla bu herzelerin edilemeyeceği bir ortamda bulunduğumuzu hissettiremiyorlar. Düşünceyi böylesine reddeden, kurulmuş zemberekler düzeni içinde kilitlenme, her kesime yayılma tehlikesiyle başımızın belasıdır.

Kamplaşma körlüğü

Hatırlayın, sokak röportajlarında bunun denemeleri yapıldı. Ölçüye sığmaz bir sözü “Tayyip Bey söyledi” dedilerse övgüler dizildi. “Hayır yanlışmış Kılıçdaroğlu söylemiş” denince aynı kişi nasıl tersine dönüyor, o sözü ve söyleyeni  hakaretler eşliğinde nasıl yerlere çalıyor, gördük. Bu, çifte standart değildir, daha ötesidir. Derin ahlâksızlıktır ve bilirsek başlı başına büyük bir felakettir. Kamplaşma keskinliği böyle bizzat yönetenler tarafından her Allah’ın günü çeşitli vasıtalarla körükleniyor. Diğerleri de oyuna onların istediği şekilde katılıyor, yanlışa koşuluyorlar. Çok yüzlü bir toplum haline bu tür sahteliklerle, yalan yanlış işlerle geldik. Burada kültür yeşermez. Var olan da bozulur. Çünkü insanın bozulduğu yerde yapıcı-oldurucu bir kültür altyapısı varsa da kalmaz.

Vicdan rahatlığıyla söylenecek söz bellidir: Kamplaşma denen körlüğü körükleyen, unvanı ne olursa olsun en büyük bozguncudur. Yönetenlerin ve onlara koşulan Diyanet’in birçok açıklaması, uygulamaları kahırla söylüyorum, böyle. Bu tür çok yüzlülüğü düşündüren sahtelikleri yaşıyoruz. Hepimizin gözü önünde aynı konuda bir o yana bir bu yana geçen ve pişkin pişkin yoluna devam eden, hiçbir itibar kaybına uğramadan yürüyen büyük büyük isimler var. Sosyal yapımız bu bozguna müsait hale geldi.

Geldiğimiz yerde benim için mesele ve sorulacak soru açık: Bu derin ahlaksızlıktan, bu ağır bozgundan nasıl kurtulabiliriz?

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar