Edward Bey’in Hikayesi

Demokles’in kılıcı tavandan düştü! Diyecek mi demeyecek mi, diyecek mi demeyecek mi… diye her sene nisan ayında karabasan gibi üzerimize çullanan kelime sonunda Biden’ın dilinden döküldü: Soykırım


Yıllarca, ben bildim bileli, yani otuz küsur yıldır, her sene nisan ayı yaklaşırken ABD’ndeki derneklerimiz kanalıyla mektup, faks, imza, ilân, lobi faaliyetlerine başladık, konuşmalar tertibettik, Washington’a heyetler gönderdik, çırpındık, üzüldük, endişelendik. New York’ta gelenekselleşen Türk Günü yürüyüşleri bile başlangıçta bu yüzden nisan ayında yapılırdı. Başarılı da olmuştuk. Bu seneye kadar… Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun yıllarca başkanlığını yürütmüş olan, Amerika’daki Türk toplumunun önemli ismi Dr. Ata Erim’in Voice Of America’nın Türkçe sitesine 23 Nisan günü verdiği röportajda şu cümleler var: “Soykırım iddiaları 50-60 senelik bir konu, ancak biz mücadeleye çok geç başladık. Maalesef Amerika’daki Ermeni ve Rum toplumunun lobileri bu konuda aleyhimize çok fazla çalıştılar. Biz çocukluğumuzda bu meseleyi bilmiyorduk. Buraya gelince öğrendik. Bu iddialarla ilgili Federasyon olarak çok mücadele verdik. Aynı şekilde Washington merkezli diğer çatı kuruluşu Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi de çok büyük mücadele verdi. Defalarca Amerikan Kongresi’nde soykırım iddialarıyla ilgili yasa tasarılarının kabul edilmesini önledik. Son dönemlerde iki ülke arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle durum aleyhimize döndü. Çok haklı olduğumuz bir davada maalesef siyasî menfaatler gerçeğin, hakikatlerin önüne geçti…… Bugünkü ve şimdiye kadarki tüm hükûmetler bu işin ciddiyetini kavrayamadı….. Bu konuda Yahudi lobisinin desteğini kaybetmemiz de işleri daha da zor hale getirdi. Meselede çok haklı olmamıza rağmen maalesef dünya üzerindeki imajımız tersine döndü. Biz Amerika’da toplum olarak gücümüzü kaybettik. Amerika’da bir bölünme içerisindeyiz. 91 yaşında bir kişi olarak hâlâ bu konuda mücadele içindeyim. Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu dağılmış bir durumda,  Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi kudretini yitirmiş bir durumda. Daha önceki yıllarda Amerikan Kongresi üzerinde gösterdiğimiz toplumsal lobi baskımızı artık kaybettik. Bizim Amerika’daki Türk toplumu olarak yeniden birleşmeye ihtiyacımız var…..”

Evet, Amerika’daki Türk toplumu 1980’lı, 1990’lı yıllardaki, 2000’lerin başındaki Türk toplumu değil! Bölündük! Düşünün bakalım, neden?

Bir Edward Bey vardı. Onu Amerika’ya geldiğim yıl tanımıştım. New York merkezli Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun Halkla İlişkiler Direktörü idi: Edward Tashji. Kartvizitinde “Bana Türk dostu derler” yazardı. Türkçe konuşurdu. Amerika’da tertiplediğimiz hemen her açık hava toplantısında ve yürüyüşlerde elinde Türk bayrağı ile ve hemen her salon toplantımızda boynunda ay yıldızlı kolyesi ile hazır olurdu.

Bir gün ilk defa evine davet etmişti. Birkaç dostumuzla birlikte…

New York’un Queens semtindeki, bahsini çok duyduğum eve yaklaştığımızda merak içindeydim. “New York’ta böyle bir ev daha yoktur” diyorlardı. “Aynen bir Osmanlı konağı” diyorlardı. Söylenenlere çok da inanmadığımı itiraf edeyim. Benim de evimde el halıları, kilimler, çini tabaklar vardı!

Ev sahibi karı koca bizi kapıda karşıladılar. O sıcak yaz gününde kravatlı takım elbise giyme nezâketi gösteren Edward Bey, misafirlerini aceleyle selâmlayıp  “Bir kaç dakika müsaadenizi isteyeceğim. Sizi biraz sonra alacağım.” dedikten sonra ortadan kayboldu. Hanımı bizi giriş katındaki salona buyur etti. “İşte ben demedim mi? Duvarlarda çini tabaklar, yerlerde halılar, kilimler… Peki bu adam nereye gitti?” Bu işe bir mânâ veremeden, biraz şaşkın, biraz da tahminimin doğru çıkmış olmasından memnun düşünürken, üç dakika mı geçti, beş dakika mı geçti… Aşağıdan bir müzik sesi yükselmeye başladı. Sarı saçlı, zarif ev sahibesi “Buyrun…” diyerek alt kata inen merdiveni gösterdi. Klasik bir oyun havası çalıyordu. Kendini belli eden, öne çıkan enstrüman ise darbukaydı.

Loş bir salona indik. Renkli ampuller yanıyor, köşede bir tabureye ilişmiş, yükselttiği dizinin üstüne bir darbuka yatırmış ev sahibimiz müzik setinden yayılan oyun havasına eşlik ederek canlı müzik yapıyordu. Çok bilinen, çok sevilen, kıvrak bir eser… Bir hoş oldu içimiz.

Az sonra müzik kesildi, ışıkları açtılar. Burası ince bir zevkle Osmanlı-Türk evi olarak döşenmiş serin bir bodrum katıydı. Dedikleri kadar vardı!

Meğer onlar evlerine ilk defa gelen Türk misafirlerini hep böyle darbuka eşliğinde karşılarlarmış!

Sene 1990’dı.

Ermeni asıllı Türk dostu Edward Taşçı… Balıkesir’de doğup büyümüş bir Ermeni anne ve Urfa’da doğup büyümüş Süryânî bir babadan Amerika’da dünyaya gelmiş Edward… Eşi Mary de, annesi Harput doğumlu, babası Adıyaman doğumlu, Ermeni asıllı bir Amerikalı. Edward Taşçı’nın Türkiye’ye, Türklere, Türk kültürüne olan yakınlığı ve sevgisi aile ocağından kaynaklanıyordu.

“Bizim evimiz, modern hayatın getirdiği yenilikler hariç; dil, yemekler, müzik, aile ilişkileri, misafirperverlik konularında ebeveynimin Osmanlı Türkiyesinde yaşadıkları hayatın bir uzantısı gibiydi.”

“Biz ana babalarımızın benimsedikleri ve kendilerini ifade ettikleri kültür, müzik, tarih anlayışıyla yetiştirildik ve bu anlayışın içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’ne, onun halkına, toprağına düşmanlık asla yoktu. Ana babamızdan bize kalan miras budur.”

Anavatan dediği Türkiye’ye ilk gidişi 1968 yılında.

Darbukayla misafirlerini karşıladığı bodrum katı Türk malı dekorasyon malzemelerinin yanısıra düzinelerle tarihî vesikayı da barındırıyordu. Edward Bey, biriktirdiği bu belge, fotoğraf  ve malzemelerle birçok sergi açtı.

Ana babasından dinlediklerini ve kendi yaşadıklarını bir otobiyografi halinde yazma fikri de ilk defa 1968’de doğmuş. Yıllar kitap yazma işine cesaret edemeden geçtikten sonra… Nihayet kendi yaşadıklarını en iyi kendisinin yazabileceğine kanaat getirdikten sonra kalemi eline almış.

2004 yazında Edward Bey’in kitabı piyasaya çıktı. Kendisi o günlerde hasta yatağındaydı.

“Hayatımın  bu son devresinde, hayatımın hikâyesini anlatmak üzere mütevazi bir işe giriştim…. Anladım ki bizim hayatımız başkaları için mesajlar taşıyan gerçek bir hayat hikâyesidir.”

Edward Taşçı’nın annesi 1915 Ermeni tehcir hareketi esnasında genç bir kız… Balıkesir’den alınıp Kilis’e gönderilir, bir Ermeni ailesinin yanına yerleştirilir; orada Süryânî asıllı bir Osmanlı zabitiyle tanışır. Kitapta çok güzel anlatılan bu tesadüfi tanışma kısa zamanda aşka dönüşür, evlenirler, bu zabit Edward’ın babasıdır. Aile daha sonra Amerika’ya göçer. Edward 1932’de dünyaya gelir. Hikâye devam eder…

Hikâye 22 Haziran 2005 günü, New Jersey Karaçay Türkleri kabristanında sona erer.

Değişik bir cenaze töreni olmuştu.  Edward Bey Ortodoks Hıristiyan’dı; cenaze merasimi kendi itikadı üzre Süryâni Kilisesi’nde başladı, İslâm itikadı üzre dualarla Müslüman kabristaninda sona erdi. Vasiyeti üzerine tabutunun içine Atatürk rozeti, Türk bayrağı, arabasının “Vatan” yazılı plakası ve yeni yayımlanan kitabı da konmuştu. Hazır bulunan herkes, hepimiz, mezarının üzerine çiçeklerle beraber birer küçük Türk Bayrağı diktik.  Sonra Amerika’daki Türk toplumu, Türkiye’yi çok seven bu vefâlı ve çalışkan dostunun mezarını şanına uygun şekilde yaptırdı. Şimdi gidenler Karaçay Türkleri kabristanının o esintili tepesinde, üzerine Türk Bayrağı hakkedilmiş bir mezar taşı göreceklerdir. Ve altta bir yazı. “Bana Türk Dostu derler.” Ayrıca, küçük bir fotoğrafı da taşa yerleştirilmiştir. O fotoğrafta, yazarın boynunda ayyıldızlı kolyesi, arkasındaki duvarda Atatürk kabartması vardır.

Balıkesirli Zabel ile Urfalı Jirgi Monofar’ın oğlu Edward…

Edward Taşçı… Ermeni meselesinde yıllarca bizim yanımızda yer almış, doğru bildiklerini her makam önünde yılmadan, cesaretle savunmuş; en sonunda, Osmanlı vatandaşları olarak doğan anne babasının hayat hikâyesini, onlardan dinlediklerini, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki ve sonrasındaki olayları ve Amerika’da kendi yaşadıklarını, Ermeni meselesi üzerindeki görüşlerini, faaliyetlerini“Armenian Allegations-The Truth Must Be Told  isimli kitapta toplayarak son hizmetini yapmış; ömrü boyunca savunduğu fikirleri yazılı ve kalıcı hale getirerek, onlara bir kere daha tarih önünde sahip çıkmıştır. ABD’nde doğup büyümüş bir Ermeni’nin elinden ve dilinden çıkmış olması kitabı dikkate değer kılmaktadır.[1]

Der ki:

“Ermenilerin tehciri, insanî felâketlere sebep olmuştur ve bu Ermeni nefret tâcirlerine olmamış bir “olayı” olmuş gibi gösterme fırsatı vermiştir.

“Ermenilerin altı asırdır refah içine yaşadıkları vatana karşı giriştikleri ihanet hareketleri yüzünden Türkler, Ermeni azınlığın dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında düşman haline geldiğini gördü, bu sebeple Ermenileri tehcire mecbur oldu. Ülkenin doğu bölgelerinden uzaklaştırılırlarsa Rus ordusunu daha fazla destekleyemezlerdi. Ermeniler kendi hainlikleri yüzünden korkunç acılar çekti, fakat acı çeken sadece onlar değildi; vatan toprağındaki bütün insanlar savaşın yıkımını yaşadılar. Türkler Ermenileri öldürdü, Ermeniler Türkleri öldürdü; komşular düşman oldu, intikam yeni intikamları doğurdu. Deliller, aksi iddia edilemez şekilde gösteriyor ki, bu “soykırım” değildi. Bu kelime, 1945’te Nazi Almanyası’nın Yahudilere yaptığı katliamları tarif etmek için ortaya çıkmıştır.

“Bir tek kelime dünyaya Avrupalı Yahudilerin çektiklerini ifade ediyordu, Ermeniler kendileriyle alâkası olmayan bir terimi kendileri için uygun buldular ve Türkleri itham ederken kelimeyi istismar ettiler. Bu güne kadar, Ermeniler  ‘Amerikalıların desteğini kazanmak için’ kelimeyi şeref rozeti gibi kullandılar.

“Modern, lâik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, eğitim sistemi halkı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki ve savaş sırasındaki Ermeni meselesiyle ilgili konularda yeterince eğitmedi.

Yazar[2], elbette yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemini tenkit etmek mevkiinde değildir. Fakat bir yabancı için bile apaçık ortada ki, Ermenilerin ihanet yılları ve ihtilâl faaliyetleri yeteri kadar okutulmamıştı. Kırk yaşının üzerinde pekçok Türk ile yıllarca devam eden sohbetlerimiz, benim bu iddiamı doğrulamaktadır. Kırk yaşının altında olanlar Ermeni meselesi diye birşeyin varlığından bile habersizdiler. Ta ki, 1973’ten itibaren Ermeni terörizmi Türk diplomatlarının üzerine yürüyüp ABD’nde birinci sayfa haberi olana kadar.

“Sorulması gereken soru şu: NİÇİN? Türk karakteri üzerinde birazcık kafa yormak bile bize, onlarda herhangi bir etnik gruba karşı asla nefret duygusu bulunmadığını gösterir. Yeni Cumhuriyet’te Ermeni aleyhtarı bir tavır yaratmak istenmemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın olayları yirmi yıllık Ermeni ihtilâlinden BAHSEDİLMEKSİZİN anlatılmıştır. Fakat başka sebepler de vardır: Atatürk’ün büyük devrimleri ve Batılılaşma politikaları eğitime öncelik vermişti….. Sosyal ve dinî hayatta reformlar yapıldı, seçimler tekrarlandı, kadın-erkek eşitliği, serbest piyasa rekâbeti, teknolojik ilerlemeler, ve daha bir çok şey süratle öğrenilmek zorundaydı. Bütün bunların arasında Türkler Ermenilerle aralarındaki anlaşmazlıkları öğretmek için mantıklı bir sebep bulmadılar. Felsefî olarak yapıcı ve bağışlayıcı bir karar olduğu söylenebilir.

“Şu işe bakın ki, Türkiye’de nefret duygularının bir yana bırakıldığı o yıllarda, ABD’nde Ermeni çocuklarına Osmanlı Türkiyesi’ndeki Ermenilerin çarpıtılmış tarihi “öğretilmeye” başlandı. Nesiller boyu devam etti bu durum. Ermeni Kilisesi’nde ve sosyal kuruluşlarda verilen değişmez gıda olan Türk aleyhtarı duygular “nefret tâciri” bir yeni nesil yarattı. Onların da kaderi aldıkları nefret mirasını bir sonraki Ermeni gençliğine devretmekti.”

İlginç değil mi? Ve doğru bir müşahede. Ben de Ermeni meselesini Amerika’ya geldiğimde öğrendim.

Edward Bey, kendi milletdaşlarının öfke oklarına hedef olurdu,  kendi ifadesi ile “….. sözlü ve fiilî olarak saldırıya uğramış, toplumundan dışlanmış, her Ermeni’nin aşağılamasına müstahak görülmüştür. ABD’ndeki Ermeniler, eğer Allah’a uluorta sövse bu yazarı bağışlar, küfrünü aklî dengesizliğine bağlar; fakat Türk–Ermeni kardeşliği üzerine konuşmaları asla bağışlanamaz!”

“…. politikacılarımız varlıklı Ermeni seçmenlerinin gönlünü alma isteğiyle, tarihî bilgiden tamamen mahrum olarak, kendilerini savcı, hakim ve jüri mevkiinde görüp Türk milletini işlemedikleri bir suçtan mahkûm ettiler!

İşte Biden’ın yaptığı da bu! Daha doğrusu Kamala’nın… ABD’nde en çok Ermeni nüfusun yaşadığı eyalet California’dan seçilen, seçmenine göz kırpan Kamala’nın…

Bundan böyle nisan aylarında “Diyecek mi demeyecek mi” endişesi yaşamaktan kurtulduk!

Biden’ın tarihî gerçeklere ters bu ağır ithamı belki bizim de bundan sonrası için daha akılcı, daha şuurlu bir yol haritası çizmemizi sağlar.

[1] Armenian Allegations-The Truth Must Be Told=Ermeni İddiaları-Gerçekler Açıklanmalıdır, Avcıol Yayınları, İstanbul,2010

[2] Yazar derken kendisini kastediyor.

Yazar

Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.