Ermeniler Geri Dönüyor

25.04.2011  ŞÜKRÜ ALNIAÇIK   – “TESEV, bu raporun yayımlanmasındaki katkılarından ötürü Hollanda Büyükelçiliği’ne, Açık Toplum Vakfı’na ve TESEV Danışma Kurulu’na teşekkür eder.” (1)  – “Ve tabii, programın yıllardır Kürt Sorunu konusunda ufuk açıcı ve risk alan çalışmalar yapmasının önünü açan ve mümkün kılan TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan ile TESEV Yönetim Kurulu Başkanı Can […]


25.04.2011 
ŞÜKRÜ ALNIAÇIK

 

– “TESEV, bu raporun yayımlanmasındaki katkılarından ötürü Hollanda Büyükelçiliği’ne, Açık Toplum Vakfı’na ve TESEV Danışma Kurulu’na teşekkür eder.” (1)
 
– “Ve tabii, programın yıllardır Kürt Sorunu konusunda ufuk açıcı ve risk alan çalışmalar yapmasının önünü açan ve mümkün kılan TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan ile TESEV Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker’e proje boyunca bize verdikleri destek için gönülden teşekkürler.”(2)

 

Bugünlerde pek çok fonlanmış yayında bu cümlelere rastlamak mümkün. Bu içten teşekkür cümleleri, yağlı bir yemeğin üzerine kaymaklı kadayıfı da yedikten sonra soda içip geğirmeye benziyor. Öylesine doğal ve gürültülü… Ortak bir piyango vurmuş gibi herkesin keyfi yerinde yüzler daima gülüyor. Teşekkür, çok içeriden taa midenin derinliklerinden geliyor. Herkes aynı kirli lokmalarla doyduğu için bu kesif haram kokusu kimseyi rahatsız etmiyor.

Nedir “fonlanmış?” Bir vakıf tarafından hizmeti ödüllendirilmiş, kıyak yapılmış… Satın alınmış yani…  Durum eser vücuda getirmekle aynı değil. Bir eser vücuda getirir, sahaflara çıkarırsınız; alan alır almayan almaz. Burada öyle değil, çalışmayı sipariş yapıyorsunuz. Para peşin… Ne isteniyorsa, ne kadar hizmet gerekiyorsa yapıyorsunuz, ondan sonra peşin olarak paranızı alıyorsunuz. Hatta reklam gibi olmasın, daha proje aşamasında avans bile veriyorlar, “ne kadar güzel saçmalayacağınız” önceden belli olduğu için.
 
1989’da “Utanç Duvarı”nın ve ardından Sosyalist ülkelerdeki Lenin heykellerinin yıkılması Soğuk Savaşın sona erdiğinin müjdecisi olmuştu. Türk Milliyetçileri, yıllardır kanlarıyla canlarıyla karşısında durdukları ateist düzenin yıkılmasını geç kalmış bir tarihi ödül olarak algılamışlardı. Kapitalistler, sisteme yönelik tehdidin sona erdiğine kendilerine yeni pazarlar açılacağına sevinirken Turancılar, Türk dünyasına hürriyet geleceği umuduna kapılmışlardı.

Bir süre sonra Türkiye’deki ideolojik merkeziyetçilik de sorgulanmaya başladı.

Devrilen Lenin heykelleriyle Atatürk heykelleri arasında bir kıyaslama yapılabilir miydi?

 

Türkiye de böyle bir sürece girebilir miydi?..

Kemalist merkeze göre Atatürk farklıydı. O zafer kazanmış, ülkesini düşmandan kurtarmış ve bir sınıf için değil tüm millet için çalışmış farklı bir devlet adamıydı. “Yeni Dünya Düzeni”nde her şey olabilirdi; Tito Yugoslavyası, Çavuşesku Romanyası, Kastro Kübası ve Saddam Hüseyin Irak’ı totaliter sosyalist rejimler olduklarına göre yıkılabilirlerdi. Oysa Atatürk Türkiyesi, karma ekonomili, NATO’ya bağlı, çok partili, 1980’den beri de liberal ekonomiye gönül vermiş; bol Amerikan filmi izleyen, “dost” bir ülkeydi. Dünyayı tanzim edenlerin bunu göz ardı etmesi ve Türkiye’nin başına çoraplar örmesi beklenemezdi!

İşte bu yanlış ve duygusal Tarih bilincine dayanan iyimser yorum, Türkiye’nin olası bir “kadife devrim” sürecine hazırlıksız girmesine neden olmuştur.

Şimdi sizlerle birlikte bir gezintiye çıkmak istiyorum. Bu örümcek ağı gezintisi aslında aylar önce yapıldı. Hemen her gün de bu mıntıkalarda geziniyorum. Ancak olaylar öyle hızlı gelişiyor ve eksik parçalar öyle hızla tamamlanıyor ki, bazı yazıların yeni bilgi ve belgelerin ışığında aynen web siteleri gibi güncellenmesi gerekebiliyor. 1 yıl önce gördüklerim hiç de hayra alamet değildi. Önce bir haberden yola çıkarak “kimmiş bu Dilek Kurban!” diye Google’a bir tıklamıştım.

Gördüğüm manzara, Ocak’tan bakan biri için korkunçtu. TESEV Raportörü Kurban, diğer bütün “Açık Toplumcular” gibi Ergenekon’dan sonra rahatlamış; Batı Trakya’yı “satıyordu.” Haberde Kezban Hatemi de vardı. Kezban hanım, Zaman yazarı Etyen Mahcupyan’ın elinde listesi bulunan “gayrimüslim azınlık vakıflarına” ait mallarla ilgili davalarda karşısına hep Ergenekoncuların çıktığını söylüyordu. “Allah’tan şimdi hapisteler,” diye de ekliyordu.

Dilek Kurban ise “Batı Trakya’da da Müslümanların mallarının gasp ediliyor yorumlarının problemli” olduğunu belirterek, Batı Trakya’da bununla mücadele eden girişimlerin olduğunu ancak onların da “Türkiye’de gayrimüslimlerin mallarına el konuyor” itirazlarıyla karşılaştıklarını ifade ediyordu. Yani dahili Kürtçüler, sadece Kürtlerle ilgilenmiyor, Türk diplomasisinin resmi tezleriyle de savaşıyorlardı. Halbuki “açık toplum” idealinde böyle bir görev yoktu. Bu apaçık bir hainlik ve “hançer kanırtması”ydı.

İlerledim 3H hareketine doğru. O arada bir yere daha uğradım ama sadece baktım delil toplamadan geçtim. Yol uzundu bakalım Soros’u hangi barda bulacaktık bu vakitte.

Bu 3H’liler, liberallerin gençleriymiş. Geçen yıl Tekel İşçilerinin karşısına çıkarak hükümetten aferin almayı başaran çocuklar. Birkaç abuk sabuk yazı okuyup, Maltepe Üniversitesinden bir Roman Yard. Doç’un “Kürt Sorunu” geyiğini dinledikten sonra Polonya’ya bir bakayım dedim. Leh dili bilmez ama Amerikan bayrağını her yerde tanırdım. Çocukluğumuzun Varşova Paktı, çoktan dağılmış, Polonya bayrağı ABD bayrağıyla sarmaş dolaş olmuştu. O kaytan bıyıklı Lech Valesa’nın, NED’in yani CIA’nın Avrupa’daki ilk adamı olduğunu da geçen gün NED’in kendi ağzından öğrenmiştim. (3)

Polonyalı açık toplumculara bakarken aşağıda bizim Kırgızları gördüm. Türkiye’deki liberaller, galiba Liberalden Turan’a doğru kaykılma olur endişesiyle Türkî liberallere link vermiyorlardı. Polonya’da Soros’un Kırgızlarını görünce hemen tıkladım. “Roza abla ne yaptı acaba!”, diye de düşünmeden edemedim. Kırgızlar ters adamlardı öyle büro işlerini sivil mevzuları fazla sevmez huylanırlardı. Merak edip girdim.

Aslına bakarsanız bu “Açık Toplumcu”larıın Türkiye’deki işleri biraz “kapalı” olduğundan Soros’un adını açık seçik görünce biraz da sevinmiştim. “Herifi yakaladık” diye.. Neyse döpiyesli fönlü Kırgız kadınlarına biraz baktıktan sonra meraklısına biraz kanıt getireyim diye bağı tablosunu da yanıma aldım. Tabloda Soros Vakfının Kırgızistanda 2009’un ilk 10 ayı içinde yaklaşık 800.000 Dolarlık fonlama” yaptığı yazıyordu.

“Atlı ve keleşli” Kırgızları, bu miktarın kesmeyeceğini düşündüm. Bilge Kağan bile Kırgızlara “özel sayfa” ayırmıştı kitabesinde… Yine de arşivimden bir Soros karikatürünü yanına yapıştırmayı ihmal etmedim. “ Amerika satın alıyor!” ifadesi, hiç de yabana atılacak bir espri değildi.

Kemal abiye sormadım yerimiz var mı, bu kadar gezmek bizi bozar mı?, diye ama bu adamın dünyanın her yerinde kurduğu vakıflarla hocası Karl Popper’in “açık toplum” hayalini gerçekleştirmeye adanmış milyarlarca doları olduğunun bir efsane olup olmadığını görmek istiyordum. Direk “Soros Foundation’a” girdim. Vay canına! Adam hakikaten Moğolistan’dan Güney Afrika’ya, Arnavutluk’tan Guatemala’ya kadar her yeri fonlamıştı.

Dikkatimi çeken nokta, Soros vakfı, karşısında bir Amerikalı görünce “Kih kih kih” diye kırıtan insanların çoğunlukta olduğu sömürge kökenli ülkelerde açıkça “Soros” adıyla geziyordu da bizim gibi nispeten “uyanık” ülkelerde “Açık Toplum Vakfı” isminin arkasına gizleniyordu.

“Bu Soroslardan başka var mı acaba?” diye sponsor listelerine bakınca bir de ne göreyim. Meğerse Soros, bu işin şovmeniymiş… Daha doğrusu görünen adı… Diğerlerine göre fazla öne çıkıyor. Daha neler var neler. Sponsor’un birine tıklayınca kendimi birdenbire Diyarbakır’da buldum. Neden mi? Çünkü aşağı yukarı “bütün fonlar Diyarbakır’a çıkıyordu.”

Adamlar, Diyarbakır’da fonlamadık yer bırakmamışlardı. Sadece Diyarbakır mı?.. Bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu “defalarca” fonlanmıştı. “Anadolu Kültür’e entegre olmuş “Diyarbakır Sanat”ın Bilgi Üniversitesi tarafından desteklenen sitesindeki sponsorlar listesi, haçlı ordusunun savaş planı gibi. Ben de ”kapkaççılar neden azaldı“ diyorum. Meğerse hepsi kültürcü, sanatçı olmuş. “fonculara takılıyorlarmış…”

Bu noktada Diyarbakır Sanat Derneği’ni fonlayan “Chrest Foundation” adlı Teksas’lı bir firmaya odaklandım. Ne de olsa Teksas’lı  biraz delikanlıdır; diye düşündüm; ama ne gezer! Bu Chrest’i İstanbul’da da görmüştüm. 2001 yılında “hastane sponsoru” olarak, hükümetin % 1’lik “akıl gümrüğünü” geçtikten sonra direkt bölgeye yumulmuşlardı. 2004-2005’te Diyarbakır’da harcadığı para 1 Trilyon’u geçiyordu.

“Dur bakalım nolcek!” diye ilerleyince iyice bir hoş oldum. Teksas’lı Chrest Vakfı, tüm dünyada sadece İngilizce ve Türkçe yayın yapıyordu ve sadece doğu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgileniyordu ve alan haritası buram buram Ermenistan kokuyordu. En çok para verdikleri projeler KA-MER (Kadın Merkezi) çalışmalarıydı.

KA-MER’in Tüm Türkiye’de sadece eskiden Ermeni cemaatinin yaşadığı illerde şubeleri vardı. (4) Ardahan-Iğdır-Kars bloğu, aklıma kötü kötü şeyler getiriyordu. Hele Erzurum’la Erzincan hiç de öyle “Kürdara Azadi” mıntıkasında değildi. Atatürk’ün bir sözünü hatırladım: “Ben siyasi olayları dahi harita üzerinden takip ederim;” diyordu vatansever önderimiz… İçimdeki muvazzaf Şükrü’ye sordum: “Neydi aslanım bu kentler?”

Bu kentler, Ermenilerin asla vazgeçmeyeceği kentlerdi. Gaziantep’le Kilis de listeye muhtemelen Halep’li bir Ermeni tarafından eklenmişti. Çünkü PKK’nın ivmelenme biçimine göre sakil duruyordu. KA-MER’in başka sponsorları da vardı ve bunlardan en ilginci “Amerikan Konsolosluğu”ydu. Bu vakıfların son on yılda Türkiye’nin borç sarmalıyla sendelemesinden sonra mantar gibi çoğaldıkların ve Tayyip Erdoğan döneminde de bazı Kemalistleri filan yere devirerek ilerlediklerini hatırladım.
 
Türk Milleti’nin devletine güvenerek kulağının üstüne yattığı bir dönemde oluyordu bütün bunlar. Oysa devlet kurumları da bizzat bu vakıfların fonladığı zevatın organize çabalarıyla darbe üstüne darbe alıyor; sivil savaşta mevzi üstüne mevzi kaybediyordu. “Kadife devrim” böyle bir şey olsa gerekti.
 
Bu noktada artık iyice yorulup bir de şu Anadolu Kültür’e bakayım dedim. Başıma geleceği aşağı yukarı biliyordum ve hiç de yanılmadım; daha kapakta iki Ermenistan haberi sağda bir Ermeni yazarın kitap tanıtımını, solda da Diyarbakır Sanat Merkezi’ni görünce gerçekten de Sivil örümceğin ağında gezindiğime tamamen kanaat getirdim. Hemen Etyen Mahcupyan’ın, Hoca Efendi’nin gazetesindeki köşesine bakayım dedim ve doğru iz üzerinde olduğumu anladım. Bütün planlar “Ermenilerin geri dönmesi” üzerine yapılmıştı. Hrant Dink’in de halefi olan Mahcupyan, “Yerinden Edilenler Yerlerine Dönerken” başlıklı yazısında tırnak içi şifrelerle Diaspora’ya mesaj veriyordu:

“Öte yandan iyimser olmak için gerçekten de neden var… Çünkü ‘yerinden edilmiş’ olanlar sadece Kürtler değil, bütün bir Anadolu, bütün bir toplum… Ve o toplum şimdi neredeyse elleriyle kazıyarak yeniden kadim kültürünü keşfediyor. Bu toprağı ve daha önemlisi bu toprağın kültürünü yüzyıllar boyunca paylaşıp, ‘çağdaş’ ideolojiler uğruna bir anda yitiren insanlar, bugün kendilerini o kadim geleneğin üzerinde yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Bu değişimin belirtilerini Anadolu’da gezerken daha iyi anlıyorsunuz.
 
Bu değişim dinamiğinin karşısındaki direnci göz ardı etmemiz gerekmiyor. O direncin cinayete kadar varan hezeyanlarının yarattığı tedirginlik de doğal. Ancak asıl eğilimin ‘yerinden edilmiş’ olanların yeniden ‘yerlerine’ dönmesi olduğu açık. Kaybedilmiş birliktelikler kaybedilmiş bir vicdan demektir. Bugün Anadolu kendi vicdanını yeniden arıyor ve hiçbir ideolojik tahakkümün bunu durdurma gücü gözükmüyor.” (5)

Bu kısa yolculuk, son 8 yılda Ermenilerin “tazminat ve toprak talepleriyle birlikte Anadolu’ya geri dönmeleri” yolunda ne kadar hızlı yol aldıklarını gösteriyor. Eskiden olsa, “MİT var, asker var kardeşim!’” deyip yatar uyurduk. Ancak Özel Kuvvetler Generali Engin Alan Paşa’nın bile Ermeni Diasporasının hedefindeki kadroyla birlikte “içerde” olduğu şu günlerde uyku bize haram görünüyor.
 
Ermeniler, arkasına Amerika ve Avrupa’yı da alarak sinsi yöntemlerle Anadolu’ya geri dönüyorlar. Her geçen gün “tarihi finale” doğru biraz daha yaklaşıyoruz. Biz de tarihi seçime sayılı günler kala “İyi ki MHP var” demeye ve tarihin çığlığıyla milleti uyandırmaya çalışıyoruz: Duyduk duymadık demeyin…
 
Ermeniler intikam için geri dönüyor!

 

22 Nisan 2011

__________________________________________________
 
(1): Dilek KURBAN – Yılmaz ENSAROĞLU, “Kürt Sorunu’nun Çözümüne Doğru: Anayasal ve Yasal Öneriler” ISBN: 978-605-5832-40-7, TESEV YAYINLARI, s.1
(2): Agm. s. 5
(3): http://www.ned.org/about/history;
(4): KA-MER Şubeleri: Diyarbakır, Adıyaman, Ağrı, Ardahan, Batman, Bingöl,  Bitlis, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkari, Iğdır, Kars, Kilis,  Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Van
(5): Etyen Mahçupyan “Yerinden Edilenler Yerlerine Dönerken,” 12.07.2009, zaman.com.tr, s. 2
 
 

Avatar
Yazar

Milli Düşünce Merkezi

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.