İnsan Anlayışına Lüzumsuz Bir Yaklaşım… – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

İnsan Anlayışına Lüzumsuz Bir Yaklaşım…

Peki ama bilmek yeterli değil miydi de bir de başımıza “anlamak” belâsını açtık?
Bilmek gerçeklikle ilgili bir “kavrama” işiydi.

16 Temmuz 2020
Afşar Çelik

Anladın mı lo?

Konuralp Hoca “Yazılar kesildi. Hayırdır hemşerim?” dedi. Ben de “Para mı veriyonuz ki yazalım hocam?” dedim…

Ne gülüyonuz? Olamaz mı? İnanamadınız mı? Yani burada her vatan evlâdının mutlaka fisebilillah ( Osmanlıca’m çok pistir!) yazmasını mı bekliyordunuz?

Şimdi ben yazı başına beş yüz kâğıt aldığımı söylesem, muhtemelen ağzınızdan çıkacak ilk kelimeler, “Anlamıyorum ya! Böyle kansızları nereden buluyorlar?” falan olurdu zahir? (Şaka be şaka! Deli misiniz? Bu memlekette hangi enayi, bir Türkçü’ye o kadar para verir?)
İşbu sebepten şol berberin, berberilerle anonim ortaklık kurmak için müracaat etmesindeki hikmeti de anlayamıyorsunuz.

Ama tabii ben de meselâ geçmediğimiz yollara köprülere neden onca parayı ödediğimizi anlamıyorum ama zaten kimse de benden o kadar anlayış beklemiyor hamd olsun!

Neyse… İnsan zamanla paslanıyor. Dikkat buyurun, beyler, bayanlar, merdivenden kayanlar! Hiçbir atıf içermeyen ve bir o kadar korsan bu yazının içinde dahi… Eşi benzeri görülmemiş, Prens Charles’ın bile traş olurken kullandığı ve namütenahi ( “Zîra” ne lan?) bu anahtar kelimeyi, takdirlerinize sunmaktan şeref duyuyorum: “Anladın mı lo?” (Özür dilerim bu bir kelime olmadı ama konuyla ilgili bir komisyon kuruldu ve cem’iyet ah’lâkını ta’zim etmek gay’reti iç’inde ol’mak içinde olacakların hepsinin müsaade etmeyeceğimizi arz etmekten bil’hassa mut’luluk ve mes’udiyet duyduğumu arz ederim, ediyorum, edeceğim!)

Bunlar hep Konuralp Hoca’nın suçları! Na burada ilân ediyorum! Yarın bir gün ahirette dört elim yakasında! Adamın kafam kadar dört tane kitabı var bana burada yazı yazdırıyor! Kardeşim kendi işini kendin görsene! (Burada değil, değil mi? Hiç yoktan dayak yemeyek de…) Hiç anlamıyorum yahu!

Aha buldum! Anahtar kelime: “Anlamıyorum!”

Nasıl ya? O hâlde yok muyum? Yok yok! O, “Düşünüyorum…”du değil mi?

Yani ben çok da düşünceli biri değilim, pek fazla düşünmem, o yüzden de yani anlamıyorum abi… Ne olacak bu memleketin hâli?

Malumunuz, felsefe diye bir şey var. Daha kötüsü “mantık” diye bir şey var. Allah’tan bu iki ders muhtemelen okullardan kovuldu da ulema hazretlerini rahle-i tedrisi ile beyinlerimizi rahat rahat salamuraya yatırabileceğiz.

Ve fakat… Bu iki mendebur faaliyetin durmadan üzerinde uğraştıkları bir şey var: Kafamız! Bu iki mendebur faaliyetle uğraşan bütün mendeburlar, bize durmadan bir şeyler anlatıyorlar. (“Yahu ben bir şey anlamak istemiyorum, ne uğraşıyorsun?” diye geçen gün Popper’ın emmisi oğluyla tartıştık, “Sandıktaki oyun kadar konuş hemşerim!” dedim, topukları totosunu döve döve kaçtı, gitti.)

Gelin görün ki zaman zaman bir şeyleri anlamak lazımmış gibi de gelmiyor değil hani.. Ne bileyim, bir şeyi öğrenince, bir şeyin nasıl olduğunu falan “anlayınca” içime tuhaf bir mutluluk doluyor.

Geçen gün bir trafik kazası oldu. Polis sürücülerden birine “Anlat bakalım kaza nasıl oldu?” diye sordu. Sürücü de hangi aracın nereden, nasıl geldiğini, diğer sürücünün mide yerine nasıl bir imbik taşıdığını falan “anlatınca”… Kaza gözümde canlandı. O zaman sanki kafamda bir ampul yandı ama patladı mı patlamadı mı bilemedim.

Yani parçalanan araçlar na böyle gözümüzün önündeydi abi! Ama gene de kazanın nasıl odluğunu “anlamamız” gerekiyordu.

O sırada bir Suriyeli geldi, haşır huşur bir şeyler söyledi, memur abi “ Hemşerim bir git işine Alla’sen, anlamıyorum zaten!” dedi. Arapça bilen bir abi, adamın kaçak saat sattığını, Nijeryalı bir abinin bunun saatlerini çaldığını söylediğini tercüme etti. Benim kafa bir milyon olmuştu, nerdeyse hiçbir şey anlamamıştım.

Tamam durmadan bunu söyleyip duruyorum da “anlamasak” olmuyor mu? Yani anlamasak vida adımı nedir, segman nedir, egzoz nedir, tampon nedir bilemeden mi yaşardık?

Hadi sizi merakta bırakmayayım, katil uşak! Yok yok! O değil! Yani katil uşak da cevabım o değil.

Hayır… “Anlayamasaydık”, bunların hiç biri var olamazdı.

İyi de neden?

YouTubeçu deyimiyle “spoiler” vermek gibi olmasın amma… Çünkü biz hayvan değiliz.

Aslanlar ceylan yemek için etobur olduklarını bilmeye ihtiyaç duymuyorlar. Ya da aslan kral hanımına meselâ “ Yahu nedir bu, gene mi et hanım? Azıcık da patlıcan kızart da afiyetle yiyek!” falan demiyor.

Ama biz… “insan” denen şu müşkülpesent maymun akrabası… Mutlaka bir şeyleri adlandırmak istiyoruz. Her şeye “ıh” deyip işaret ederek yaşamamız maalesef mümkün değil. Yok tamam biz memleketimizde , o yolda hızla gidiyoruz ama Allah’tan konuşan bazı akrabalarımız bize i-phone falan satıyor. Bu devirde akıllı olup ne yapacaksın abi, akıllı telefon al, olsun bitsin!

Yani iki ceylan bir patlıcan yemek varken illâ bunlardan hünkârbeğendi yapmak istiyoruz. Yani olay tam böyle açıklanamaz ama…

Daha önce bilmek ile ilgili vaazımıza nazar edilirse insan oğlunun bilmeden yaşayamadığından bahsettiğimiz görülür. Peki ama bilmek yeterli değil miydi de bir de başımıza “anlamak” belâsını açtık?

Bilmek gerçeklikle ilgili bir “kavrama” işiydi. Biz “biliyorduk” ki yenebilir bazı yuvarlak şeyler vardı. Bunları her gün benzer ağaçların üzerinde göre göre bunların artık yiyecek olduğu bilgisini edinmiştik. Tamam da bunu başkalarına nasıl anlatacaktık? Meselâ eşimize, “ Hanım bu yuvarlak şey var ya inanılmaz lezzetli, hem beni de öldürmedi..” demek için ne yapacaktık? ( Elbette eşimizin “Boyu devrilesice! Gençliğimi yedin, gençliğimi!” demediğini varsayarak…)

İyi de neden bu ağaç her zaman bu yuvarlak şeyi vermiyordu? Mağara adamı büyük büyük büyük amcamızın kafasında merak bu soruyla belirivermişti ki büyük büyük büyük yengemizi çayın kıyısında salınarak gezinirken gördü ve soruyu unutuverdi. Bu da bizi yaklaşık bin yıl geri bıraktı. Ama o merak etmese de başkaları merak etti. Merakında bir tık daha sebat edenlerin beyinlerindeki kıvrımlar bir “pıt” daha gelişti ve işte tam bu noktada “anlamak” işi başlamış oldu.

“Anlamak” işine başlayanlar, ağacın yere bağlandığını, bazı dallarının kuru bazılarının yaş olduğunu gördü. Ağacın yerdeki bağlantıları sayesinde yerle bir ilişkisi olduğunu düşündüler. Bu düşüncelerinin diğer ağaçlarca da doğrulanmasıyla ( “Aynen abi. Ben elma, memnun oldum, bu da hıyar… Ama onun ağacı yok. Gene de aynı topraktan besleniyoruz.” Dememişlerdir zaar ya…)

Böylece doğanın varlığını, algılarının sınırlılığı ölçüsünde kendi beyinlerine tercüme ettiler.

Büyük büyük büyük amcamız büyük büyük büyük yengemizin peşinden koştururken, küçük küçük küçük torunları muhtemelen Einstein vs olacak bazı meraklı tipler, bu elma denen ağaca benzer başka ağaçların da olup olmadığını görmek için kendilerini dağlara taşlara vurdular. ( Dur dur! Şimdi birileri “ Biz kimseyi vurmadık! İnsanız biz insan! Bu hep milliyetçilerin işi!” diyecek mi diye heyecanla bekliyorum.)

Peki ama “anlamakla” bu kadar meşgul olan ve asırlar sonra bizi lüzumsuz okullardaki derslerde sıkılmaya mahkûm eden bu tipler tam olarak ne yapıyorlardı?

Yaptıkları şey şuydu: Onlar düzenlilikler sayesinde var olduklarını bildikleri şeylerin gene düzenliliklerle birbirleriyle ilişkili olduklarını keşfetmişlerdi. Böylece ceylanın ve onun yiyecek olduğu bilgisine ulaşmakla kalmadılar. Ceylanı başka hangi hayvanların yediği, ceylan denen canlının neyle beslendiği, varlığının düzenliliğinin nerelerde görüldüğü gibi bilgileri de edinerek bütün bunların birbirleriyle ilişkili olduğunu “anladılar. Böylece “ceylan” belki büyük büyük büyük amcamızın zihninde değili ama Einstein’ın büyük büyük büyük amcasının zihninde bir “anlam” kazandı.

İşte bu anlam kazanıldıktan sonradır ki avcılar ve toplayıcılar neyi, nerede bulabilecekleri bilgisini geliştirdiler ve dahası üşenmeyip bunu çocuklarına aktardılar yani “öğrettiler”. (Eh bu kadarı yetmiyor muydu ki Avogadro sayısını öğrenmek zorunda kaldık, değil mi?)

Büyük büyük büyük amcamız belki o zaman kadar hoşlandığı dişinin ancak bir aslan dişisi kadar işlevsel olabileceğini sezerken… Bir gün o dişinin bir çiçeği seyredip onu koklamasını gördüğü anda çiçeklerin yemekten başka işlere yarayabileceğine dair kafasında bir fikir tomurcuğu patladı ve o anda büyük büyük büyük amcamız gördüğü çiçeğin resmini mağara duvarına çizip o ânı ölümsüzleştirmek istedi. O çiçek resmini çizip daha sonra onunla sevgilisini hayal ederken belki Einstein ailesi için değil ama Picasso ailesi için yararlı olacak “”memler” geliştiriyordu. (Demek ki her şey atomu parçalamaktan ibaret değil…)

Büyük büyük amcamız bir çiçeğin güzelliğini sevgilisinin güzelliğiyle ilişkilendirdiğinde, aşkın anlamına dair bir adım attığının farkında değildi belki.

Ama iki mağara adamı da insan bilgisinin kapasitesini başka hiçbir canlıda görülemeyecek kadar arttırmışlardı. Onlardan sonra gelenlerin de bu sayede anlama kapasiteleri öylesine arttı ki artık bitkileri bulmak için doğaya mahkûm olmayabileceklerini keşfettiler ve o günkü nüfuslarına fazlasıyla yetecek bitkileri kendileri yetiştirmeye başladılar. (Aslında biz de okullarımızda bir sürü bitki türü yetiştiriyoruz ama bu kez de çocuklarımızın nereye gittiğini bir türlü bulamıyoruz.
“ Şu maydonoz bizim Enes’e benziyor değil mi hanım?”
“ He valla bey… Nasıl da büyümüş maşallah suphanallah!”)

– Anladın mı lo?
– Höğ?

Gelecek Sayıda : “Zagor Sübjektif Anlam Arayışında”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları