Sezgi tarihçiliği mi bilgi tarihçiliği mi? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.06.2020_______

Sezgi tarihçiliği mi bilgi tarihçiliği mi?

İskender Öksüz

İskender Öksüz’ün
Türk Tarihinin Çağları kitabına yazdığı
Sunuş’u okurlarımızla paylaşıyoruz.

Tarih yazmak için bilmek lazım zannedersiniz. Doğru zannedersiniz. Fakat bilgi, tarihçi olmaya yetmez. İnternet yaşayan bütün tarihçilerden daha bilgilidir. Bir bilgisayar diski, hatta bir flaş disk bile öyledir. Tarihçi olmak için kültür gerekir, sezgi gerekir. Bunlarsız tarihçi olunmaz. Belki tarih teknisyeni olunur.

Rahmetli Yılmaz Öztuna bir defasında bunun adını da koymuştu: “Benim ekolüm intüitif ekoldür” dediğini hatırlıyorum. Sezgiye dayanan. Sezgiye dayanan dediyse, havariler gibi gaipten sezgi alıp yazan değil tabi. Tarihçi temelde belgeye dayanır ve bazıları sadece belgeye dayanır. Öztuna öyleydi. Arkeolojiye, linguistiğe ve sosyolojiye ihtiyatla yaklaşırdı. Peki sezgi? Sezgi belgelerin sentezinde, yorumunda öne çıkar.

Ben sezgi yerine başka bir kelime daha kullanmak isterim. Tarihçi, yıllarını, günde 24 saatini verdiği tarihte ustalaştıkça tayyi zaman edip tarihe göçüyor ve onun içinde yaşamaya başlıyor. İşte sezgi tam da bu “içinde yaşamak”. Günde 24 saat sözümü ciddiye alın. Her bilim dalı öyledir. Üstünde çalıştığınız mesele, uykuya dalarken son düşünceniz, uyanırken ilk düşüncenizdir. Muhtemelen uyurken de… Allah’tan onu hatırlamayız.

Tarihin içinde yaşayanlardan misaller vermiştim. Rahmetli Kafalı Hoca’nın, Büyük Taarruz’un beş bin kişilik o fırtına süvari kolordusunda yüzyıllar öncesinin yüz küsur bin Anadolu ve Rumeli sipahisi ile Kırım atlılarını görmesini… Amatör bir tarihçi olan rahmetli büyüğüm ve dostum Rıza Akdemir’in İttihatçılar için, “Siz bilmezsiniz, onlar buralarda dolaşır. Pencereden dışarı bakınca ben onları görürüm” deyişini. Nihayet İlber Ortaylı’nın “Bize matbaa niçin geç geldi?” sorusuna verdiği cevabı: “Ne yani, 15., 16. asırda adam evden çıkarken hanımı, ‘Bey, akşam gelirken bir Leyla ile Mecnun getir de çoluk çocuk birlikte okuyalım’ mı diyecekti zannediyorsunuz? O toplumun henüz matbaaya ihtiyacı yoktu da ondan.” İşte bu zirveler tarihi yaşayanlardır. Seziyorlardı ama ben böyle sezdim diye değil, sezgilerinin ışığında arayıp, işte belgesi diye yazıyorlardı. Bilim adamıydılar.

Bu uzun girişi niçin yaptım? Çünkü Konuralp Ercilasun’da o yaşayışı, o sezgiyi gördüm. Bu bir tarih kitabı ama aslında bir tarih felsefesi ve metodolojisi kitabı. Sorduğu soru şu: Türk tarihinin çağları nelerdir? Eski çağ, orta çağ, yeni çağ, yakın çağ! Ezberimizdeki bu tasnifin Avrupa’ya ait ve ancak Avrupa için doğru olduğunu ilk söyleyen Ercilasun değil. Bakalım okullarımızda böyle öğretmekten ne zaman vaz geçeceğiz. Fakat bu belirleme, konuyu kapatan bir cevap değil, konuyu başlatan bir tespit. O halde Türk Tarihinin Çağları nasıl düşünülmeli? Şöyle diyor yazar: “Avrupa gibi küçük ve aynı kalan bir bölgede tasnif yapmak şüphesiz bütün Avrasya’da rol oynayan ve büyük bir nüfus kayması da gerçekleştiren Türklerin tarihini tasniften kolaydır.

İşte çağlar demeden önce de uyarıları var. Çağları bir birinden ayıran, çağ açıp çağ kapatan dönüm noktaları var ya… İşte onlar yok aslında. Kimse bir gece bir çağda yatıp ertesi sabah başka bir çağa uyanmamış. Bilim adamı Ercilasun uyarıyor:

“Burada önemli bir nokta çağ başlangıç ve bitişlerinin birer süreç olarak ele alınması gereğidir. Birçok kişi, çağ başlangıç ve bitişlerini keskin birer nokta olarak düşünmekle yanılmıştır. Bu başlangıç ve bitişler, keskin bir nokta olmaktan ziyade yeni süreçleri başlatan birer katalizörden ibarettir yalnızca.”

Öncelikle belirtmek gerekir ki çağ tasnifindeki tarihler birer nokta olarak değil, birer süreç olarak düşünüldü. Yani belli bir sürecin başlamasına sebep olan bir olay esas alındı. Ancak çoğu durumda o olay sonucu gerçekleşen gelişmeler daha sonradan döneme damgasını vurur hâle geldi. Şematik olarak anlatmak gerekirse tarihi çizgilerle bölünen birbirinden kopuk parçalar şeklinde değil, birbiriyle iç içe geçen bir kümeler bütünü şeklinde gördüğümü belirtmek isterim. Böylece bu tasnif çalışması Türk tarihini daha bütüncül anlamamızı sağlayan bir yöntemdir. Bu çağlar esasında diyebiliriz ki Türk tarihi, zamanıyla ve coğrafyasıyla ne kadar yayılmış olursa olsun bir bütündür, bölünemez, birbirinden kopuk düşünülemez. Kitapta da görüleceği üzere her bir çağın içinde yatay ve çağlar arasında da dikey güçlü bağlar mevcuttur. Bu da bütüne bakışımızı kolaylaştırır.

Kökleri toplumda büyük değişiklikten öncelere uzanan, ağır ağır yükselen ve sonra toplumu ilelebet değiştiren büyük olaylar. Biz baktığımızda bunları görüyoruz ama asıl görülmesi gereken o patlamadan önceki birikiş ve o birikimin sebepleridir. Bu bize bir de ölçü veriyor. Tarih çağlarını bir birinden ayıran “katalizör”ler öyle patlamalar olmalı ki, toplum bir daha asla eskisi gibi olmasın. O toplum geri dönülmez şekilde değişsin. Kopuş mu? Hem evet, hem hayır. O çağın sebebi bir önceki çağdır ve bir sonraki çağın dinamikleri de şimdikinin içinde çalışmaya başlamıştır bile. Biraz Hegel hissetmişseniz haklısınız. Her tarihçide bir miktar sosyoloji, bir miktar dil bilimi, biraz arkeoloji ve başka bilimlerden bir şeyler bulunur zaten. Fakat Türk Tarihinin Çağları‘nı yazabilmek için bütün bunlara felsefeyi de eklemelisiniz. Ve tabi sezgiyi!

Türk devletinin Asya’nın Kuzeydoğu’sundan Kuzeybatı’sına, Asya’nın Güney’ine, Avrupa’nın Kuzey’den ve Güney’den ortasına, hatta Batı’sına gidişlerini, gelişlerini biliyoruz. Bir “med zamanı” Pasifik’ten Atlantik’e uzanmışız. Öztuna, Türk başkenti, binlerce yılda, Kuzey Doğu’dan Günay Batı’ya yürüdü derdi. Fakat Ercilasun bize, yürüyenin yalnız başkent olmadığını, bizim yanımıza büyük nüfuslarımızı da alarak yürüdüğümüzü anlatıyor. Dündar Taşer, Türk, bayrağının gölgesi çekilince o da bayrakla beraber o coğrafyadan çekilir, derdi. İki bin yıl önce de öyle yaparmışız meğer! Ordos’tan, Orhun’dan İli-Isık’a taşınmışız. Sonra da taşınmaya devam etmişiz. “Sağa, sola, ileri.

Bir dönem bilinip yazılabilir. Fakat binlerce yılı bilmek… Yetmez. Duymak… Hissetmek… Sonra da bunların tamamını bir arada görebilmek! Çağları ancak öyle yazabilirsiniz. Ne demek istediğimi tam anlamak için okumaya devam etmelisiniz. Fakat size kitabın son bölümünden bir paragrafla ipucu vereyim. İşte böyle bir hissediş:

“Tanıdığımız dünyanın, bize aşımızı, işimizi, evimizi sunan tabiatın âşığı olduk. Tabiata uygun bir hayat tarzı geliştirdik ve her zaman için tabiata saygı duyduk. Dünyanın en hareketli insanları olarak evimiz de buna uygun yapılmalıydı ve yürüyen ev icat ettik. Otağlarımızı bir saatte kurup bir saate toplayacak teknikler geliştirdik. Tabiata saygıyı hiçbir zaman kaybetmedik. Unuttuğumuzu sandığımız hasletlerimiz günün birinde hiç beklemediğimiz yerden ortaya çıktı ve Atatürk çınar ağacı dalını kesmemek için köşkü yürüttü…”

Konuralp Ercilasun, tıpkı babası büyük Ercilasun gibi her biri kendi alanında nirengi noktası olan eserler vermeğe devam ediyor!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları