“İKİ CİHAN BEDBAHTI KİM REVAK YIKAR İSE”

“5 Aralık” takvim yapraklarında şu önemli olaylara anılmakta. 1492 – Kristof Kolomb’un, Haiti‘yi keşfetmesi. 1755 – Nuruosmaniye Camiinin açılışı. 1920 – TBMM‘de “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu” kurulmasın; Mustafa Kemal grup başkanlığına seçilmesi. 1927 – Cumhuriyet döneminin ilk kâğıt paralarının tedavüle çıkması. (1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1000 liralık 7 ayrı değerde […]


“5 Aralık” takvim yapraklarında şu önemli olaylara anılmakta.

1492Kristof Kolomb’un, Haiti‘yi keşfetmesi.

1755Nuruosmaniye Camiinin açılışı.

1920TBMM‘de “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu” kurulmasın; Mustafa Kemal grup başkanlığına seçilmesi.

1927 – Cumhuriyet döneminin ilk kâğıt paralarının tedavüle çıkması. (1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1000 liralık 7 ayrı değerde çıkarılan banknotlar eski Türkçe ve Fransızca bastırıldı)

1933ABD‘de 14 yıl devam eden içki yasağının kaldırılması.

1934Türkiye‘de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanıyan kanun kabul edilmesi.

1941İngiltere’nin, Finlandiya, Macaristan ve Romanya‘ya savaş ilan etmesi.

1942Erbaa ve Niksar depremi 500 i ölü.

Artık Kâbe revaklarının yok edilişiyle de anılacak. Suud Kralı emretmiş. Tavaf alanı genişletilecek. Gerçekte kendileri için darlık sebebi olan Osmanlı eseri revakların izleri silinecekmiş, Bir müdahale olmazsa ilk kazma 5 Aralıkta. Peki, bizim tepkimiz ne bun?  İstanbul’a mı, Ankara’ya mı, Konya’ya mı taşınsın o konuşuluyor. Ona da müsaade çıkarsa tabi kral hazretlerinden. Hz peygamberin kabrini yok etmeye de yeltenmişlerdi bir dönem Vehhabi mezhebine mensup Suud ailesi. Bir Atatürk vardı o zaman. Şanına yakışır duruş gösterdi buna karşı durdular yerlerinde. O duruş yok bugün ne yazık ki (*)

Revaklar 1590’da Kanuni’nin emriyle Mimar Sinan’ın Türk üslubunda, Mimar Mehmet Ağa’ya yaptırılmış. Beytullaha saygıdan alçak tutulmuş 500 kadar küçük kubbeden oluşmakta. Osmanlı revakları’ olarak bilinmekte o gün bugün.

Görmeye tahammülleri yok demek ki. Bir diğer Osmanlı eseri Ecyad kalesi de yıkılıp yerine otel dikilmişti bilindiği gibi. Bir tepki yok görüldü ki revaklara geldi sıra. O da tamamlansın Medine tren istasyonunun işini bitirmek kolay bu kadar olduktan sonra. Osmanlıyı borç batağına iten bin bir zahmetle yapılan Hicaz demiryolundan eser bırakılmadı zaten. Türk milletinin Kâbe’yi kucaklayan kolları kapanacak iz eser kalmayacak Kâbe civarında Hicaz bölgesinde böyle böyle.

Ehlisünnet yerine İngiliz menfaatine uygun Vehhabilik icat ettiler geçen asrın başında Suud kabilesi.

Kabristan yıktılar “inancımızın gereği” diyerek. Peygamberimizin kabrine gelip dayandılar.   Atatürk bir fermandı bunu duyunca. “Din bizden sorulur” diyenlerle “Atatürk bizden sorulur” diyenlerin çekişmesi yüzünden gün yüzüne çıkarılamadı henüz o tarihi vesika. İki taraf da Atatürk’e yakıştıramadılar bunu galiba. Bir kısım Müslüman Türk milleti nezdinde itibar kazanmalarından korktular bu davranışıyla. Bir kısmı da Atatürkçülüklerini sorgulamak zorunda kalacakları için.

Revakların yıkılması fikri Özal zamanında da gündeme gelmişti. Caydırılmıştı o zaman bir biçimde. İzin çıktı şimdilerde demek ki.  Bir Allahın kulu (abdAllah) da çıkıp bu hususta bir cümle etmediğine göre.

Suudiler hicaz bölgesinde Türk izlerini siliyorlar bir bir görülüğü gibi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti Ankara’ya siftahları yok daha bu şeyh efendilerin. Uçan saraylarla İstanbul’a geliyor Dolmabahçe’de ağırlanıyorlar geldiklerinde. Devlet ricalimiz de razı oluyorlar buna. İlişkilerimizin bozulmasın. Döviz bırakacaklar, ekonomimiz rahatlayacak diyerek. Bir o değil               İran Cumhurbaşkanı Ahmed-i Necat’ı da böyle ağırlamışlardı..

Her şey planlı şekilde devam ediyor görüldüğü gibi. Hiçbiri sehven, bilinçsizce değil bütün bunların. Hafızamız zayıf nasıl olsa. Birkaç aylık hepsi o kadar. Biri “hazmettiriliyor” diğerine geliyor sıra. Asrın icadı, batının “aptal kutusu” dediği aletten var nasıl olsa her evde. “Paket yaşam”, “kiralık kafa” hazmettire hazmettire pekâlâ toplum hazırlanabiliyor buna. Bakalım nereye kadar?

Kriz eşittir fırsat.

Başkent Büyükşehir belediye başkanımız da Hacıbayram cami etrafına yerleştiririm diyor. Belki Ümmeti muhammeddin gönlünü kazanmak adına. Belki  gaz alma adına.  Belki de Arap turisti çekeriz düşüncesiyle. Bunu bilemiyoruz. Ancak başkan bunu hep yapıyor. 4. Kez seçim kazandırabilir bakarsın bu adım. Seçilene değil seçen bak sen.

Hicazda Türk izine tahammülü olmayan Hacıbayramdaki revakı görmeye gelir mi onu da zaman gösterir o gün gelirse şayet.

Özetle: Bütün bunların anlamı beş asırdır yerinde duran revakların sökülmesini kabullendik demektir.

Bizim aklımız Filistin’de, Gazze’de, Ramallah’da, Somali’de olsun Suudi din kardeşlerimizinki Türk Osmanlı eserlerinin izini silmekte.

Van-Erciş depreminde de seslerini duymadık. Bir talep dahi olmadan Azerbaycan iki uçak dolusu yardım indirdi. Güney Kore, Japonya yine öylesine. Arap âleminden bir “geçmiş olsun” bile duyamadık.

Sıfır problemli komşuluk hedefli siyasetimizin adı da konmuştu bilindiği gibi.

“Kazan- kazan”

Bizim mi anlamamız zayıf, başkaları mı feraset sahibi kazanç sepetimizde neler var bilemedik doğrusu bu siyasetle.

Yunus Emre’yle noktalayalım.

Bir “gönlünü” alarak.  Bizi bağışlaması dileği ile,

Gönül Çalabın tahtı

Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı,

Kim “revak” yıkar ise.

——-

(*) Suudiler 1926 yılında kendi sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkma kararı alır. Hz. Muhammed’in mezarının da buna dâhil. Ancak Atatürk öyle bir telgraf çeker ki, Suudiler mezarın tek taşına dokunamazlar.

Prof Dr. Nevzat YALÇINTAŞ’In anekdotunu Can Ataklı köşesinden şöyle aktarıyor:

TEK TAŞINA DOKUNURSANIZ ORDUMU GÖNDERİRİM

Prof. Nevzat YALÇINTAŞ “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammedin kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

O BELGE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

YALÇINTAŞ onu da anlatıyor:“(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. YALÇINTAŞ, Münir Beyin gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti:“Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

ZAMANINDA FAHRETTİN PAŞA MEZARI TERK ETMEMİŞ

YALÇINTAŞ, burada Hazreti Muhammedin mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizlerin hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

BELGEYİ AÇIKLAMAMIŞLAR

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat YALÇINTAŞ’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter TÜRKMEN’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki, bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam âleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan’da mezar âdeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammedin annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevinin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

Not: “5 Aralık” deprem sonrası Van’da eğitimin başlama tarihi de olacaktı ki o da yer alamayacak takvim yapraklarında. Bakanın açıklaması o yönde.

Osman ERENALP

Ankara 5 Aralık 2011

 

 


Yazar

Osman Erenalp

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.