Lakap ve unvanlar niye kaldırıldı? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 523’üncü Bilgi Şöleni: Yaşadığımız su sıkıntısı ve su politikalarımız   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi

Lakap ve unvanlar niye kaldırıldı?

Bazı lakap ve unvanların kaldırılması kanunundan maksat, bu lakap ve unvanların kullanımı yoluyla bazı kişilerin halk üzerinde tasallut kurmasının önüne geçilmek istenmesiydi. Böylece Cumhuriyetin temellerinden olan eşitlik sağlanacaktı.

25 Kasım 2020
Konuralp Ercilasun

Atatürk ve Devrimler

Bugünkü konumuz 26 Kasım 1934’te kabul edilen Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun’dur. Bu kanunda bazı lakap ve unvanlar sayılarak, bunların kaldırıldığından bahsolunuyor.

Kanunda lakap ve unvan olarak Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri kelimeleri sayılıyor. Bu sayılan kelimeler, bugün kanunun ruhuna nüfuz edemeyen birçok kişinin aklında soru işaretleri bırakıyor. Bunları bugün günlük hayatta rahatlıkla kullanıyoruz ve bugünden bakınca, kanunu da üstünkörü okuyunca bazıları bu kanunu anlamsız ve gereksiz bir kanun olarak nitelendiriyor. Peki bu anlayış ve bakış açısı doğru mu?

Burada kanunun çıktığı dönemdeki sosyal şartlara bakmak gerekiyor. Ayrıca Şapka Kanunu ile ilgili yazımızda belirttiğimiz gibi o sıradaki gelişmeleri de dikkate almamız ve bu kanunun ilgili olduğu başka kanunlar var mı idrak etmemiz de lazım. Son olarak da başlı başına kanun metnini düzgün okumak dahi birçok soru işaretini ortadan kaldıracaktır.

Dönemin sosyal şartları

Bugün, yukarıda sayılan kelimelerden özellikle hoca, bey ve hanım kelimelerini hitaplarımızda çok sık kullanıyoruz. Daha seyrek olmakla birlikte diğerleri de hayatımızdan çıkmış değildir. O zaman bu kanun ile yapılmak istenen neydi? Bu kanun neyi değiştirdi? Bunun için önce dönemin sosyal şartlarına bakıyoruz. O dönemin toplum yapısında burada sayılan kelimeler özellikle taşrada bazı insanların diğerlerinden ayrıcalıklı bir hâle gelmesini doğuruyordu. Yani, toplumdaki eşitliğe aykırı ve halk üzerinde âdeta vesayet oluşturucu bir niteliği vardı bu unvanların. Cumhuriyet prensiplerinin eşitlik ilkesine göre ise kimse ayrıcalıklı olamazdı. Bazı kişilerin bu ayrıcalıklı hâline kanunla son verilerek eşitliğin yerine getirilmesi hedeflenmişti.

O dönemki toplum yapısını anlamak için kanunun başındaki gerekçe çok açık bir şekilde bize yardımcı olmaktadır. Kanunun gerekçesinde Türklerde ilk zamanlarda halk arasında hiçbir farklılık olmadığı belirtiliyor. O dönemde hâkim cereyanları anlamak için gerekçenin giriş kısmına bir bakalım:[1]

“Türk inkılâbının en açık vasfı demokratik olmasındadır. Demokrasinin temeli ulusal üyeler arasında ne kanunda, ne teşrifatta, ne de muamelede hiçbir fark olmamasıdır. Türk tarihinin ilk çağlarında milletin fertleri arasında hiçbir fark yoktu. Göze görünen mevki ve makam farkları herkesin uhdesine verilen vazifelerden ibarettir ki, bu vazifelerin muhtelif dereceleri arasında ehemmiyet itibarıyla fark olsa da vazifenin şerefi ve vazifeyi görenin haysiyeti noktasından hiçbir fark yoktu. O devirde ulus adamları yalnız adları ile anılır, adlarının başına hiçbir sıfat ve paye eklenmezdi. İftihar olunan yegâne sıfat Türk ulusundan olmaktı.”

Gerekçenin bu ilk paragrafından kanunun hedefinin vatandaşlar arası eşitlik ilkesini gerçekleştirmek olduğunu anlıyoruz. Diğer yandan alıntının son cümlesi de ayrı bir önem arzediyor. Yani şerefli Türk milletinin bir ferdi olmanın dışında bir lakap takınılması fuzulidir. Gerekçenin ikinci paragrafında şu satırları görüyoruz:

“İnsanlar arasında esasını kâh dinden, kâh hurafelerden, kâh tagallüp, tasallut hırslarından alan farklar hâsıl oldu. Bu suretle mümtaz sınıflar meydana çıktı. Her bir sınıf kendine ve nesline ilâhî, hayalî sıfatlar ve lakaplar izafesine başladı. Türkler ortaçağ cemiyetleriyle temasları sırasında bu tesirlerden kurtulamadı. O da sınıflara ayrılarak millet içerisinde bir hiyerarşi vücuda getirdi ve kendisine halktan üstünlüğünü gösteren fuzulî bir takım lakaplar ve payeler izafe etti. Ve bu lakap ve payeleri silinmez bir hak gibi taşıdı ve bunları halkı ve hakkı ezmek için mütemadiyen kullandı.”

Gerekçedeki bu sözler, dönemin toplum yapısını çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yukarıda sayılan unvanlar, bu kanunun çıktığı devirde, bugünkü gibi alelade hitap şekilleri değildi. Her biri onu taşıyana bir otorite sağlıyordu. Kanunla, özellikle taşrada halka zorbalık edenlerin önüne geçilmek hedeflenmiştir. Şimdi kanunun birinci maddesinin tam hâline burada bir bakalım:[2]

“Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar.”

Resmî belgelerde kullanılamaz

Unvanların kaldırıldığı belirtildikten sonra gelen cümle önemlidir. Vatandaşların kanun karşısında ve resmî belgelerde bu unvanları kullanamayacağı belirtiliyor. Kanunun hedefi işte bu cümlededir. Yani bu kelimeler birer hitap tarzı olarak kaldırılmıyor, uzun yıllar alışılageldiği şekilde âdeta yarı resmî bir hüviyet kazanmış hâllerine son veriliyor. Nitekim kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisindeki müzakereleri sırasında bu hususun da dile getirildiği görülüyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bir açıklama yaparken şöyle diyor:[3]

“Resmî unvanı olarak kanunun huzurunda, ilâmlarda kullanılmayacaktır. Yoksa ben büyük kardeşime hususî olarak ağabey diyebilirim. Bunlar hususî ahvalde kullanılabilir. Lisanımızdan bunları tamamen kaldırıyoruz değil. Yani lisanımızda ağa, bey, hoca tabirlerini tamamen kaldıracak değiliz. Bu gibi kelimeler arzettiğim gibi badema resmî ilâmlarda ve kanunlarda, geçmeyecektir.”

Burada da çok açık bir şekilde kanunun maksadı anlaşılıyor. Nitekim daha sonra uygulamada da bu şekilde olmuştur. Anlaşılıyor ki o zamana kadar bu unvanlar, ismin bir parçası gibi resmî belgelere yazılıyordu. İşte kanunla bu durum kaldırıldı.

Diğer kanunlarla ilgisi

Kanunun kabul edildiği devirdeki gelişmeler ve başka kanunlarla ilgisi meselesine de burada bir eğilmek lazımdır. Bu kanundan beş ay önce Soyadı Kanunu kabul edilmişti. Böylece kanun önünde her vatandaşın bir isim ve bir de soy isim ile temsil edileceği hükmü getirilmişti. Şimdi herkesin kanun önünde doğrudan şahsına ait belirleyici nitelikleri vardır.

Lakap ve unvanlarla ilgili başka bir kanun ise daha önceleri kabul edilmiş olan tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili olandı. 1925’te kabul edilen kanunun tam başlığı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun şeklindeydi. Bu kanun ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve nüshacılık gibi unvan ve sıfatlar kaldırılmıştı.

Bu tarihî seyre baktığımızda önce halkı aldatmaya yönelik bir takım unvan ve sıfatların kaldırıldığını tespit ediyoruz. Sonra nüfus kayıtlarını bir düzene sokmak için herkesin resmen bir soyadı kullanılması kararı alınıyor. Nihayet o zamana kadar resmî belgelerde kullanımı normal karşılanan çeşitli lakap ve unvanların artık resmî belgelerde kullanılmasının önüne geçiliyor. Bütün bu adımlar, devletin vatandaşla doğrudan temas etmesine ve vatandaşlar arası eşitliği sağlamaya yöneliktir. Modern devlet ile modern vatandaş arasında hiçbir aracı kurum olmamalıdır. Vatandaşla devletin irtibatını sağlamakla sadece devlet kurumları ve memurları görevlidir. Böylece zaman içinde oluşmuş olan ve özellikle taşrada kendini daha çok hissettiren mütegallibe takımının sade vatandaştan bir farkı olmadığı gösteriliyor.

Sivil rütbe?

Kanunun en dikkat çeken maddesi birinci madde olmakla birlikte ikinci maddede de yine dönemin yapısını anlamamızı sağlayacak hususlar bulunuyor. İkinci maddeye bir bakalım:

“Sivil rütbe ve resmî nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Harp madalyaları bundan müstesnadır. Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar.”

Yine bugünkü anlayışımızda “sivil rütbe” tabiri çok anlaşılır durmuyor. Kanunun gerekçesine ve Meclis tartışmalarına bakılınca bu husus da açıklığa kavuşuyor:

“… maddeten askerlik mesleğine girmesi mümkün olmayan nüfuzluların tatmini için askerlikte tabiatıyla mevzubahsi zarurî olan derecelere muvazi üniformalı sivil rütbeler tesis edilmişti.”

Gerekçeden anlıyoruz ki burada kasıt Osmanlı’nın son dönemindeki askerî sistemin bozulmasıyla ilgilidir. Bu bozulma sonucu askerlikle ilgisi olmayan birçok kişiye askerî rütbeler veriliyordu. Hatta bu sebeplerle zaman zaman ordu içinde birçok hoşnutsuzluk ve karışıklık meydana gelmişti. İşte kanun, askerî rütbelerin artık yalnızca askerler tarafından taşınması şartını getiriyor.

Bu maddenin devamında da savaş dışında bir nişan veya madalya verilmeyeceği karara bağlanarak eskiden verilmiş bu tip nişan veya madalyaların kullanılmasını yasaklıyor. Meclis müzakerelerinden anlıyoruz ki zaten Cumhuriyetin ilanından beri bu tip madalya ve nişanlar verilmemekteydi. Yani Cumhuriyet, bu hususta bir teamül oluşturmuştu ve bu kanunla teamülü resmileştiriyordu. Cumhuriyet hükümetlerinin, savaş dışında nişan ve madalya verilmesini eski döneme ait bir usul olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bunlar bir anlamda mutlakıyet döneminden kalma ihsanlar olarak görülüyordu. Hiç kimse milletin üstünde olamazdı ve milletin takdiri dışında kimseye bir nişan ihsan edilemezdi.

Bu maddede son olarak yabancı bir devlet nişanının taşınması da yasaklandı. Bu elbette ki millî devlet olmanın bir gereği idi.

Sivil rütbeler kaldırıldıktan sonra, kanunun takip eden maddesinde de askerlikteki üst düzey rütbeler düzenleniyor ve Yüksek Askerî Şûra’ya alt düzey rütbeleri düzenleme görevi veriliyor. Burada da ordudaki hiyerarşik yapıyı netleştirme hedefi olduğu anlaşılıyor.

Anlamak için okusak mesele kalmayacak

Gördüğümüz gibi eğer Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kanunları anlamak istiyorsak bunları iyi okumalı ve gerekirse gerekçelerine bakmalıyız. Ama olmazsa olmaz bir kural daha var ki o da dönemin tarihî gelişmelerini ve toplum yapısını net olarak anlamak. Yoksa bugünkü kavramlarla bakarsak birçok şeyi anlayamaz ve gereksiz tartışmalar içinde boğulup gideriz.

Sonuç olarak, bazı lakap ve unvanların kaldırılması kanunundan maksat, bu lakap ve unvanların kullanımı yoluyla bazı kişilerin halk üzerinde tasallut kurmasının önüne geçilmek istenmesiydi. Böylece Cumhuriyetin temellerinden olan eşitlik sağlanacaktı.

[1] Kanunun gerekçesi için bk. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: 4, Cilt: 25, s. 42-43.

[2] Mevzuat.gov.tr

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: 4, Cilt: 25, s. 47.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları