Mayıslar

Mayıslar karışık duygularla gelir iklimime. Ne kadar zıtlık varsa bu ayda toplanır başıma. Tam bahar havası gibi; kâh güneşli, kâh fırtınalı, kâh yağmurlu... Sevinç, keder, özlem, coşku, öfke… Hepsi kol kola girip etrafımda halay çeker sanki.


Toprak yenilenir mayıslarda. Yenilik sancılıdır, tıpkı doğum gibi. Tohumlar topraktan fışkırıp filizlenene kadar kimse bilmez onun ne çektiğini. Buz gibi soğuklarda göğsünde uyutur tohumları ve tüm ağaçların köklerini. Kış boyunca ayaz yer, çiğnenir, ezilir… Ezildikçe sertleşir, güçlenir, bereketli bir bahar için hazırlanır içten içe. İçimizi ferahlatan rengârenk kır çiçekleri, bembeyaz çiçek açmış, gelin gibi süzülen meyve ağaçları işte bu sancılı sürecin sonucudur. Dağlar, zirvelerini süsleyen beyaz başlığı yavaş yavaş çıkarmaya başlayınca, dereler coşar, ben de buradayım diye çağıldar. Taşlara çarpan damlalarında güneş ışığı raks eder. Denizler pırıl pırıl ışıldar, kuşlar coşkuyla cıvıldaşır. Uyuyan tüm canlılar uyanıp gözleri mahmur, hallerinden memnun bakınır etrafına…

Eriştik mi mayıs ayına usta bir ressam eli değer tüm tabiata. Soluk renkler bir bir canlanır. Kahverengiler yeşile, pembeye, kırmızıya boyanır. Gelincik tarlaları, papatya tarlaları, sarılı, morlu irili ufaklı kır çiçekleri ile dolan boş araziler… Betona boğulmuş şehirlerde kaldırım taşlarının altından, duvar diplerinden,  mazgallardan yeryüzünün yaşadığını haykırırcasına fışkıran; dikkatli bakıldığında güzelliğine hayran kalabileceğiniz çoğunlukla sarı, umut dolu çiçekler… Hele o eşsiz kokulu mor leylaklar yok mu. Bir avuç bahçesi olanın mutlaka bir köşesinde barındırdığı, kaçak göçek komşu bahçelerden koklamaya çalıştığım, kokusunu hapsedip yıl boyunca yanımda taşımak istediğim mor leylaklar…

Bahar gelmiş neyime?

Tüm bu güzellikleriyle tabiat ana gözlerimize eşsiz bir ziyafet sunar her bahar. Gözlerimiz ve gönüllerimiz hangi sofradan nasipleneceğini kendi bilir. Kimi bu eşsiz manzaraya bakıp binlerce şükür sebebi bulur, kimi hayat gailesi içinde görmezden gelir, kimi ise yaşadıklarının ağırlığından baharın geldiğini bile göremez. Dert ile inlerken merhem olmaz yaralarına mayıs çiçekleri.

Öksüz, yetim kalmış yavrular, evlatsız kalmış ana babalar, eli, kolu, dili bağlanmış tutsaklar, evleri başlarına göçmüş, yurtlarından sürülmüş cümle masumlar, hasta yatağında ölümü şifa diye umanlar… Onlar için bahar, sonbahar, kış ya da yaz fark etmez. Ağustos sıcağı bile üşütebilir içlerini. Bir yanları hep eksik, yürekleri daima yaralıdır.

Sayıp döktüğüm tüm güzellikler baharın güzel yüzü. Her şeye rağmen iyileşmeye duyulan umudun yeşerdiği baharların. Ama bahardan önce, baharda ve de bahardan sonra bir ağaca, bir çiçeğe, suya bakarken düşünmeden edemediğim, süregelen gerçekler var: insanlık ve dünya acılar içinde kıvranıyor. Bizi biz yapan, insan kılan tüm değerler bir bir yok oluyor, hayatlar çamurlaşıyor. Çamurdan geldiğimiz varsayılırsa, çamurlaşıp yok olmamız şaşılacak şey midir? Uçuk bir fikir belki evet ama gözle görülür bir gerçek var; bataklıkta debelendikçe batıyor gibiyiz.

Baharın güzelliği, dünyanın kötü gidişatı… Bu iki zıt durum ruhumda keşmekeşe yol açar her bahar.  Çiçekler erkenden açmaya başlar, sonra bir ayaz çıkar tarumar olur tüm bahçem. Mayıslar işte hep böyle karışık duygularla gelir iklimime. Ne kadar zıtlık varsa bu ayda toplanır başıma. Tam bahar havası gibi; kâh güneşli, kâh fırtınalı, kâh yağmurlu… Sevinç, keder, özlem, coşku, öfke… Hepsi kol kola girip etrafımda halay çeker sanki. Doğumlarla gelen sevinçler, kaybedilenlerin arkalarında bıraktıkları keder, geride kalanlara duyulan özlem, baharla gelen coşku, zulme ve kötülüğe duyulan öfke, dur diyememenin verdiği çaresizlik hissi… Ayrılıklar, olmuşlar, olmamışlar, olamamışlar, pişmanlıklar, ‘iyi ki’ler…

Sorgular

Tüm aylardan farklıdır bu yönüyle Mayıs benim için. Toprağın çektiği doğum sancısı gibi, varlık sancısı çeker ruhum her sene bu ayda. Dünya hızla dönerken kendi yolunda, ben bu garip ayda dünyaya inat yavaşlayıp, hatta durup bolca düşünürüm. Peş peşe gelir sorular: Ben kimim? Neden buradayım? Neydim? Ne oldum? Ne olacağım? Dünya bu kadar kötüleşmişken ben ne kadar iyi kalabildim? Her şey kötüye giderken ben nasıl iyiye gidebilirim? Ne işe yarıyorum? Bunca kötülük karşısında ne yapabildim? Ruhumu, aklımı ve vicdanımı tüm bu kokuşmuşluktan nasıl koruyabilirim? İnsan ruhunu ne yüceltir? Varmak istediğim ülkü mü, ülküm uğruna yürüdüğüm yol mu beni yüceltecek olan?…

Bir mayıs akşamında kendime yeniden sorduğum sorularım kendimce çetin, yolumsa uzun mu kısa mı bilinmez. Ama ben, benden içeri bendeki benle hasbihal edip cevapları aramaya devam edeceğim.

Sevgi ile kalın.

Avatar
Yazar

Şadiye Okur

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.