15 Temmuz’un yıldönümünde Türkiye – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.07.2019_______

15 Temmuz’un yıldönümünde Türkiye

Hakan Paksoy

 

Temmuz ayı Türk Milleti için önemli olayların yaşandığı bir ay. Mesela 23 Temmuz (1908) İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Erzurum Kongresinin toplanması. 9 Temmuz (2018) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk cumhurbaşkanının göreve başlaması. 15 Temmuz (2016) Türk tarihine kara bir leke olarak geçecek bir darbe girişiminin yapıldığı gün.

15 Temmuz gecesi insanlık tarihinin en önemli ordularının başında gelen TSK’nın içinden, iradelerini bir haine teslim etmiş, asker kılıklı kişiler kardeşkanı döktüler. Hain kalkışma, Türk Ordusunun şerefli üyeleri ile kahraman Türk Polisi ve milletin yardımı ile önlendi.

15 Temmuz’un öncesine bakıldığında, o kara gecenin bir sonuç olduğu görülecektir. Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, İzmir Casusluk davaları gibi kumpas olduğu artık çok açık olarak bilinen davaların, 12 Eylül (2010) Referandumu’nun devamıydı. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yenilmez ordusu çökertilmiş, yargısı ele geçirilmişti. “Ak Parti iktidara geldiğinde… Müslümanların beklentileri… mütevazı idi: Başörtüsü problemi, İmam Hatiplilerin katsayı mağduriyeti, seçmeli din (İslam) derslerinin uygulamaya konması… Bunlar kısa vadede halledildi… Askeri vesayet, yargının tarafgirliği ve sınırlarını aşması… imkânların elvermesine bırakılmıştı ve elverdikçe bunlar da çözüldü.(…) Süvari güçlü ve hızlı atıyla ufukları aşarken bundan rahatsız olan iç ve dış menfaat ve ideoloji grupları, fırsat buldukça süvariyi durdurmak için teşebbüslerde bulundular.” (H. Karaman, Yeni Şafak gazetesi, 30 Haziran 2019)

Bu yazılanlara ve olaylara bakıldığında, yaşananların ara hedefler olduğu anlaşılmakta. Ama bunlardan önce yine 15 Temmuz’u takip eden günlere bakalım.

3 Ağustos 2016 Olağanüstü Din Şurası

Kara gecenin hemen ertesinden itibaren Devlet toparlanmaya çalıştı. Yaralar sarılıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı, Olağanüstü Din Şurası topladı. O meş’um gecede aslında hedef doğrudan Türk Milletinin egemenliği ve birliği idi. Yapanların da “dini (!) bir cemaat” görüntüsü vardı. Şuranın sonuç bildirisi ile bu yapı “Din dışı” ilan edildi. İlginç maddeler vardı. Mesela ikisi: “Her seviyede din eğitim ve öğretim anlayışı gözden geçirilmelidir… Benzer yapıların oluşmaması ve benzer hataların tekrarlanmaması için STK’larla ortak çalışmalar yapılacaktır…”

STK’larla çalışma başlığının açıklamasında: “Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle … -özgürlüklerine müdahale edilmeksizin- Türkiye’de din hizmetine ve din eğitimine destek veren sivil dini-sosyal teşekküllerle, İslam’ın tarih boyunca medeniyetler kuran ana yolundan ayrılmamaları, her türlü ifrat ve tefritten uzak kalmaları, daha şeffaf ve denetlenebilir yapılar olması yönünde olarak ortak çalışmalar yapılmalıdır. … Cumhuriyet tarihi boyunca din-devlet-toplum arasında yaşanan sosyo-politik gerilim süreçlerinde ülkemize özgü bir kurumsallaşmanın yeterli düzeyde ve eş zamanlı olarak gerçekleştirilememesi nedeniyle ortaya çıkan boşlukta türeyen din eksenli yapılar, zaman zaman toplumun dini hayatını zaafa uğratacak boyutlara ulaşmıştır. Bu durum, ülkemizde din-devlet-toplum ilişkilerinin gerekli yasal zeminin inşası da dahil olmak üzere yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.” denmekte.

İki madde ile bugüne kadarki gelişmeler ilişkilendirildiğinde, dini cemaat ve tarikatların mevcut durumu daha iyi anlaşılmaktadır.

Şura’nın en önemli mesajı Cumhurbaşkanının konuşmasında ortaya çıktı: “Tek parti döneminden itibaren uzun süre, fevkalade yanlış bir şekilde, ‘irtica paranoyasıyla’ ve devlet imkânlarıyla dini cemaatlerin üzerine gidildiği dönemlerde, her grup gibi, bu yapı da milletimizin kolları, kanatları altında varlığını sürdürmüştür. (…) Hatta ‘Allah dedikleri için müsamaha gösterdik, dedik ki ‘bir ortak yanımız vardır.’ Ama inanın bana, aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak gördüğümüz bu yapının, aslında bambaşka niyetlerin, sinsi hesapların aleti, aracı, örtüsü olduğunu uzun süre görmedik, göremedik.”

“Menzil aynıydı” ama…

Ayrı yollardan varılmak istenen aynı menzil neresi diye bakmadan önce bazı sorular sorulmalı. Menzil mi yanlış, yol mu? Yoksa her ikisi de mi?

Şimdi menzili anlamaya çalışmak ve yukarıdaki soruların cevabını vermek uygun olur.

30 Temmuz 2016’da Cumhurbaşkanının televizyonlardan naklen yayınlanan konuşması “Devletin yeniden yapılanması, silahlı kuvvetlerin yeniden yapılanması, bütün bunlarla beraber bu ayıklamaların yapılması gerekiyor. Bununla beraber sıfır kilometre devlet yapılanması ile yürümemiz gerekiyor.” cümleleriyle arşivde yerini aldı.

Anlaşılan o ki üç yıldır yapılanlar menzil yanlışlığının düşünüldüğünü göstermiyor. Cumhurbaşkanının 1993 yılında Refah Partisi İstanbul il başkanı iken verdiği röportajdan küçük bir kesit:

(Soru) -Demokrasi ve İslâm hukuku noktasından… İnsanların benimsedikleri hukuk anlayışını terk etme gibi bir şansları var mı?

Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona laikliği benimsemiş insanların, bu anlayışını terk edip, İslâmî bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız, (…) Biz inanıyoruz ki Türkiye’de insanların hemen hemen tamamı… Müslümandırlar. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir.

Biz Türkiyelilere ve insanlığa diyoruz ki, … Uzun sayılacak bir süredir Müslümanlar bir fetret devri yaşamışlardı … Müslümanlar inançlarını, düşüncelerini çağın diline uygun bir söylemle … ortaya koyamamışlardır. … sırf Müslümanlara reva görülenleri hatırlatmak yeterlidir: İstiklal Mahkemeleri vasıtası … kimlerin ve hangi suçlamayla idam edildiğini nasıl izah edecekler? Tevhid-i Tedrisat kanunu nelerin önünü tıkamak, nelerin önünü açmak içindi?” (2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak yayınları, M. Sever- C. Dizdar, Ağustos 1993)

Bu cevabı bir de şu satırlarla birlikte değerlendirelim. Ama bunlar yeni yazılmış. “ ‘Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı…’

T.C. Anayasası’nda yer alan bu ilkeler ve hükümleri benimseyen halk kesimi azınlıkta değildir ve devletin güvenlik güçleri de bu ilke ve hükümleri korumakla görevlidir.

İslamlaşma davasına gönül vermiş … çaba gösteren, plan ve program yapan, mevcut iktidardan da bunu bekleyen herkesin buraya kadar yazdıklarımı bilmesi, unuttuysa hatırlaması gerekiyor.” (H. Karaman, Yeni Şafak gazetesi, 28 Haziran 2019)

Karaman’ın 30 Haziran’daki yazısından: “Erdoğan Türkiye’yi birinci lige çıkarmak istiyordu ve İslam dünyası da … böyle … bir İslam ülkesine muhtaç idi.

Ey İslamlaşmayı dava edindiğini söyleyen, sanan, bunda samimi de olan Müslümanlar!  … Şimdi soruyorum:

Sözde İslamcı Müslümanlar olarak kaç bölüğe (fırkaya, gruba) ayrıldık, bu gruplar arasındaki ilişki rekabet ve mücadele mi, yoksa aynı amaca yönelik birlik, kardeşlik ve dayanışma mı?

Medreseler açık, tarikatlar faal, Diyanet oldukça serbest, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri, geçmişte rüyalarında göremeyecekleri imkânlara sahipler…”

Cumhurbaşkanının Bosna Hersek’ten dönerken, yeni parti kuruluş çalışması için uçakta söylediği, “kendisine de söyledim … bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok … Dava terk edilmez. Burada sonuna kadar hizmet söz konusudur.” sözlerini bütün bunlarla birlikte değerlendirelim. Menzil neresi, yolculuk devam ediyor mu ve bu ümmete kimler dâhil?

Son soru yine Türk Milliyetçilerinin bir kısmına: Hâlâ tam siyasi destek verdiğinize göre, artık sizin de bu fikirlere katıldığınızı düşünebilir miyiz?

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları