Yükleniyor...
ABD’nin son dönemde Ortadoğu’ya yönelik askeri yığınağı ve bölgeye sevk edilen savaş uçakları, bombardıman filoları, uçak gemileri ve deniz unsurları, bu askeri hareketliliğin sıradan bir güç gösterisinin ötesine geçtiğini göstermektedir. Bu yığınağın doğrudan İran’ı hedef aldığı, Washington’da da bölge başkentlerinde de artık açık bir veri olarak kabul edilmektedir. Ancak temel soru şudur: Bu askeri yoğunlaşma bir savaşa mı işaret etmektedir, yoksa daha güçlü bir müzakere zemini inşa etmeyi amaçlayan baskı stratejisinin parçası mıdır?
Donald Trump’ın açıklamaları bu belirsizliği daha da derinleştirmektedir. Bir yandan sert savaş vurguları, tehditkâr ifadeler ve “tüm seçenekler masada” söylemi öne çıkarken; diğer yandan müzakere, anlaşma ve “daha iyi bir uzlaşma” çağrıları aynı anda dillendirilmektedir. Bu çift yönlü söylem, askeri hazırlık ile diplomatik mesajlar arasında bilinçli bir gerilim yaratmakta ve sürecin yönüne dair net bir okuma yapılmasını zorlaştırmaktadır.
Bu metnin amacı, ABD’nin bölgedeki askeri yığınağını basit bir savaş hazırlığı ya da salt bir müzakere baskısı olarak ele almak yerine, bu iki ihtimali birlikte barındıran stratejik bir belirsizlik çerçevesinde değerlendirmektir. Başka bir ifadeyle, söz konusu askeri hareketliliğin savaşa giden bir geri dönüşsüz yol mu, yoksa İran’ı masaya zorlamayı hedefleyen kontrollü bir kuşatma stratejisi mi olduğu sorusu bu yazının merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda analiz, askeri göstergeler ile siyasi söylem arasındaki uyumsuzluğu, Trump yönetiminin karar alma tarzını ve İran’ın bu baskıyı nasıl okuduğunu birlikte ele almayı amaçlamaktadır.
ABD’nin bölgeye yönelik askerî yığınağının esasen müzakereyi zorlamayı hedeflediğini savunan bir yaklaşım bulunsa da süreci yalnızca bu çerçevede okumak ikna edici değildir; her ne kadar askerî baskının tarafları daha kapsamlı ve kuşatıcı bir müzakereye itme amacı taşıdığı ileri sürülse de, iki ülke arasındaki ilişkilerin geldiği mevcut aşama bu ihtimali son derece zayıflatmaktadır. Müzakere olasılığı teorik olarak tamamen dışlanamasa bile, müzakere ihtimali ile somut bir anlaşmaya varma olasılığı aynı şey değildir ve mevcut koşullar altında tarafların üzerinde uzlaşabileceği bir anlaşma zemininin oluşması oldukça düşük görünmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek faydalı olacaktır: İran–ABD ilişkilerine, protestolar sırasında Trump’ın tutumu ile yaşanan ölümler ve idam tartışmaları damga vurmuştur. Trump, protestocuları destekleyeceğini defalarca dile getirmiş ve halkı sokağa çıkmaya çağırmıştır. Bu bağlamda, İran rejimi muhalifleri—özellikle Şah yanlıları—Trump’tan verdiği sözü tutmasını istiyorlar. Bu çerçevede ABD yönetimi üzerinde muhalefetin son derece güçlü bir baskısı bulunmaktadır. İran ile müzakere edilmesi ise muhalefetin kaybedilmesi riskini beraberinde getirebilir.
İran ile ABD arasında müzakere zemini artık yalnızca zorlaşmış değil, büyük ölçüde işlevsiz hâle gelmiştir. Bu kırılmanın en belirleyici nedeni, İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği ve “12 günlük saldırı” olarak anılan askeri harekâttır. Söz konusu saldırı, müzakere ihtimalini birden fazla düzlemde ciddi biçimde aşındırmıştır. Her şeyden önce saldırının, müzakere sürecinin fiilen sona erdiği günlerde gerçekleşmiş olması, İran açısından temel bir güvenlik ve garanti sorununu gündeme getirmiştir. Tahran’ın bakışına göre, müzakere sürecine yeniden dönülebilmesi için öncelikle “müzakere varken saldırılmayacağına dair açık ve bağlayıcı garantiler” verilmesi gerekmektedir. Bu garanti olmadan yapılacak her çağrı, İran açısından anlamını yitirmektedir. Bu bağlamda ikkinci olarak ABD’nin, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırıların ardından Tahran’ı yeniden müzakere masasına davet etmesi, İran’da derin bir ‘‘onur ve egemenlik sorunu’’ olarak algılanmaktadır. Nükleer altyapısı vurulmuş bir ülkenin aynı aktör tarafından masaya çağrılması, İran siyasi elitleri açısından müzakereyi değil, fiilî bir dayatmayı çağrıştırmaktadır.
Üçüncü ve belki de en kritik mesele, nükleer tesislerin hedef alınmasının ardından ABD’nin müzakere sürecinin tema ve kapsamını köklü biçimde genişletme yönündeki iradesidir. Washington açısından artık mesele, yalnızca İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırmak ya da denetlemekle sınırlı değildir. ABD, nükleer dosyayı daha geniş bir jeopolitik yeniden düzenleme paketinin parçası hâline getirmiştir. Bu yeni yaklaşım çerçevesinde ABD’nin talepleri, İran’ın bütüncül güç projeksiyonunu hedef alan bir dizi başlıkta yoğunlaşmaktadır. Öncelikle İran’ın nükleer programının yanı sıra balistik ve seyir füzesi kapasitesinin sınırlandırılması gündeme getirilmektedir. Bu talep, İran’ın yalnızca nükleer caydırıcılığını değil, konvansiyonel ve asimetrik askeri kapasitesini de doğrudan zayıflatmayı amaçlamaktadır.
Bununla bağlantılı olarak Washington, İran’ın Ortadoğu’daki bölgesel politikalarının köklü biçimde dönüştürülmesini istemektedir. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Filistin sahalarındaki etkisinin azaltılması; bu ülkelerdeki güç dengelerinin Tahran aleyhine yeniden şekillendirilmesi hedeflenmektedir. Bu çerçevede İran’ın vekil güçlerle, yani Hizbullah, Iraklı Şii milisler ve Husiler gibi aktörlerle olan ilişkilerinin ya tamamen koparılması ya da etkisiz hâle getirilmesi talep edilmektedir.
Son olarak da ABD, İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoklarının teslim edilmesini veya ülke dışına çıkarılmasını istemekte; böylece İran’ın gelecekte nükleer kapasiteyi yeniden inşa etme ihtimalini yapısal olarak ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Bu taleplerin toplamı, müzakerelerin klasik anlamda bir silah kontrolü sürecinden çıkıp, İran’ın askeri, bölgesel ve stratejik rolünü yeniden tanımlamaya yönelik kapsamlı bir dönüşüm projesine evrildiğini göstermektedir.
Bu nedenle ortaya çıkan tablo, taraflar arasındaki müzakere zemininin son derece daraldığını ve İran açısından bu taleplerin “uzlaşma” değil, fiilî bir teslimiyet çerçevesi olarak algılandığını ortaya koymaktadır. Bu talepler, müzakerelerin artık teknik bir nükleer çerçevenin çok ötesine taşındığını ve İran’ın askeri, bölgesel ve stratejik kapasitesini hedef alan bütüncül bir yeniden yapılandırma dayatmasına dönüştüğünü göstermektedir.
İran ise bu noktada net bir pozisyon almaktadır. Tahran, nükleer müzakere dışında hiçbir başlığı masaya yatırmak istememekte; özellikle askeri kapasitesinin, füze programının ve bölgesel caydırıcılığının tartışma konusu yapılmasını kesin biçimde reddetmektedir. İran açısından bu alanlara girilmesi, müzakere değil, teslimiyet anlamına gelmektedir. Bu nedenle bu taleplerin kabul edilme ihtimali son derece düşüktür.
Buna ek olarak, taraflar arasındaki derin güvensizlik müzakere ihtimalini daha da zayıflatmaktadır. İran’da hâkim olan kanaate göre, ABD’nin talepleri yerine getirilse dahi İran’ın güvenliği garanti altına alınmayacaktır. ABD–İran düşmanlığı Tahran açısından taktiksel değil, varoluşsal bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle “istenilenler yapılsa bile İran’ın yeniden hedef alınabileceği” düşüncesi, rejim içinde güçlü biçimde yerleşmiştir.
ABD’nin müzakere başlıklarını genişletme arzusu ile İran’ın yalnızca nükleer dosyayla sınırlı bir çerçevede kalma ısrarı arasında yapısal bir uyuşmazlık bulunmaktadır. Güvensizlik ve müzakerenin teslimiyet olarak algılanması bir araya geldiğinde, İran–ABD hattında müzakerelerin yeniden başlaması değil, stratejik kopuşun derinleşmesi daha olası görünmektedir. Bir de buna protestolarda öldürülenlerin sayısı ve idam meselesi eklenince müzakere ve anlaşmanın kolay olmayacağını göstermektedir.
Müzakere ve özellikle karşılıklı uzlaşma zemini şu aşamada güçlü görünmese de, ABD açısından olası bir askeri saldırının çok boyutlu ve ciddi riskler barındırdığı açıktır. İran’ın 12 Günlük Savaş döneminde sergilediği tutumdan farklı bir çizgiye yönelmesi ihtimal dâhilindedir. Nitekim yönetime yakın bazı isimler bu durma vurgu yapmak için ‘‘bu kez farklı olacak’’ diyorlar. Bu durum, bir saldırının dışarıdan göründüğünden çok daha yüksek maliyetler doğurabileceğine işaret etmektedir. Bu risklerin başında, İran’ın vereceği karşılığın ölçeği ve biçiminin öngörülemezliği gelmektedir.
Buradaki temel ölçüt, İran’ın protestolar sırasında binlerce vatandaşını öldürmüş olmasıdır. İran, önceki dönemlerden farklı olarak bu ölümlerin teşhir edilmesine izin vermiştir. Söz konusu teşhir, bir yandan İran toplumunu korkutmaya yönelikken, diğer yandan ABD ve İsrail’e, varoluşsal bir tehdit algıladığında neler yapabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Buradaki amaç, “kendi vatandaşına bunu yapan bize neler yapmaz” şeklinde bir korku algısı oluşturmaktır. ABD ve İsrail açısından bakıldığında, İran’ın binlerce kişiyi öldürmüş olması açık bir kıstas ve belirleyici bir unsur oluşturmaktadır.
Öncelikle İran’ın ABD ve İsrail’e karşı çok daha sert ve saldırgan bir tutum benimseme ihtimali bulunmaktadır. Nitekim İran askeri e sivil yetkilileri muhtemel bir saldırıda İran’ın İsrail’e yönelik karşılığı daha geniş, daha kapsamlı ve daha yıkıcı olabilir. Özellikle bu sefer hibrit bir yanıt modeli seçme ihtimali vardır.
Olası bir askeri müdahalenin en kritik sonuçlarından biri, çatışmanın hızla bölgesel bir savaşa dönüşme riskidir. İran’ın iradesi bu yönde gelişebilir. Hizbullah, Irak’taki Şii milisler, Yemen’deki Husiler ve devreye girebilecek diğer vekil güçler, savaşın tek bir cepheyle sınırlı kalmasını neredeyse imkânsız hâle getirebilir. Özellikle Hizbullah’ın sahip olduğu roket ve füze kapasitesi, İsrail’in iç cephe güvenliği açısından ciddi bir kırılganlık yaratmaktadır.
İran’ın muhtemel bir saldırı durumunda Hürmüz Boğazı’nı kapatma veya ciddi biçimde baskı altına alma ihtimali bulunmaktadır. Bu durum, Basra Körfezi’ni fiilen bir savaş alanına dönüştürebilir. Böyle bir senaryo yalnızca bölge ülkelerinin güvenlik ve siyasi dengelerini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda enerji güvenliği açısından küresel ölçekte ağır sonuçlar doğuracaktır. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ya da ciddi biçimde tehdit altına girmesi, küresel petrol ve doğal gaz arzında ani ve sert kesintilere yol açabilir. Bu gelişme, yalnızca bölgesel bir kriz yaratmakla sınırlı kalmayacak; Batı ekonomilerinde enflasyonist baskıları artırarak resesyon riskini belirgin biçimde yükseltebilir.
ABD açısından bakıldığında, Körfez ülkelerinde bulunan askeri üsler önemli bir kırılganlık alanı oluşturmaktadır. İran bu üsleri doğrudan hedef alabileceği gibi, vekil aktörler aracılığıyla sürekli ve düşük yoğunluklu saldırılarla yıpratma stratejisini de tercih edebilir. Bu tür bir yaklaşım, ABD’nin askeri varlığını kalıcı bir baskı altında tutarak operasyonel ve siyasi maliyetleri yükseltecektir. Gelen bazı bilgilere göre İran’ın, olası bir saldırı durumunda Arap ülkelerine, topraklarında bulunan ABD üslerinin hedef hâline gelebileceği yönünde uyarılarda bulunduğu; bu durumun söz konusu analizi doğruladığı görülmektedir.
Uluslararası meşruiyet meselesi de göz ardı edilemeyecek bir diğer risk alanıdır. İran’ın bölgedeki komşularının, olası bir saldırıya mesafeli yaklaşması, ABD ve İsrail’i diplomatik açıdan zorlayabilir. Çatışmanın uzaması hâlinde bu diplomatik maliyetler daha da artacaktır. Çatışmanın uzaması Çin ve Rusya’nın, İran üzerinden ABD’ye karşı dolaylı dengeleme hamlelerine yönelmesi ihtimali, jeopolitik tabloyu daha da karmaşık bir hâle getirebilir.
ABD’nin küresel stratejik yükü de bu denklemde belirleyici bir unsurdur. Washington’un aynı anda Çin’le Pasifik’te, Rusya’yla ise Avrupa cephesinde rekabet hâlinde olduğu bir dönemde Ortadoğu’da yeni, uzun süreli ve ucu açık bir savaş, ciddi bir stratejik aşırı yüklenme anlamına gelmektedir. Trump açısından en uyugun seçenek hızlı ve başarılı bir müdahale seçeneğidir.
Son olarak, nükleer dosyanın tamamen kontrolden çıkma ihtimali de kritik bir risk olarak öne çıkmaktadır. Askeri bir saldırı, İran’a nükleer silah edinme sürecine sokabilir. Bu da nükleer silahlanmanın önlenmesi hedefinin tam tersine bir sonuç doğurabilir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail açısından İran’a yönelik bir saldırı askerî bakımdan mümkün olsa dahi, stratejik açıdan son derece riskli ve sonuçları kontrol edilmesi güç bir hamle niteliği taşımaktadır. Bu risklerin büyüklüğü, tarafların askerî kapasite eksikliğinden değil; çatışmanın doğasının çok boyutlu, asimetrik ve öngörülemez olmasından kaynaklanmaktadır. Bölgedeki askerî yığınak ve hazırlıkların önemli bir kısmı, muhtemel bir askerî müdahale durumunda ortaya çıkabilecek riskleri azaltmaya ve süreci kontrol altında tutmaya yönelik bir çaba olarak okunmalıdır. ABD’nin mevcut askerî hazırlığı ise esas olarak bu riskleri minimize etmeyi hedefleyen, topyekûn ve uzun süre devam edebilecek bir savaş durumunda stratejik bir sigorta işlevi görmektedir.
İran’a yönelik bir saldırının ciddi riskler taşıması, böyle bir saldırının gerçekleşmeyeceği anlamına gelmemektedir. Zira İran’ın bazı alanlarda caydırıcı kapasitesi bulunsa da, aynı zamanda son derece kırılgan ve yapısal zayıflıkları olan bir ülke konumunda olduğu da açıktır.
Haziran 2025’teki İran-İsrail’in 12 Günlük savaşının ortaya koyduğu en çarpıcı gerçeklerden biri, İran’ın hava sahasını etkin biçimde koruyabilecek bir kapasiteye sahip olmadığıdır. İran, hava savunması açısından zayıf, dış müdahalelere açık ve kolay hedef alınabilir bir ülkedir. İran’ın askeri anlamda temel caydırıcılığı, büyük ölçüde füze kapasitesi üzerinden şekillenmektedir. Ancak hava kuvvetlerinin yetersizliği ve modern hava savaşına uyum sağlayamaması, daha önceki tecrübelerde de açık biçimde görülmüştür.
İç politik açıdan bakıldığında ise İran yönetimi, 1979 Devrimi’nden bu yana en kırılgan ve en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Süreklilik kazanan toplumsal protestolar, rejimin artık toplumsal taban üretmekte zorlandığını göstermektedir. Özellikle son protestolarda binlerce kişinin öldürülmesi, toplum ile yönetim arasındaki uçurumu derinleştirmiş; rejimin meşruiyet krizini daha da ağırlaştırmıştır.
Bölgesel düzlemde İran’ın vekil güçleri hâlâ sorun çıkarma potansiyeline sahip olmakla birlikte, bu yapıların eski güç ve etkinlik düzeyinde olmadığı da giderek daha net biçimde görülmektedir. Bu durum, İran’ın bir savaşı bölgeselleştirme kapasitesinin ve iradesinin eskisi kadar güçlü olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur: İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ya da ABD askeri üslerinin bulunduğu ülkelere yönelik saldırılara yönelmesi, kısa vadede bir misilleme kapasitesi sergiliyor gibi görünse de, orta ve uzun vadede büyük ölçüde kendi aleyhine sonuçlar doğurma potansiyeli taşımaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, yalnızca küresel enerji ticaretini sekteye uğratmakla kalmaz; aynı zamanda İran’ın kendi petrol ve ticaret yollarını da fiilen kilitlemesi anlamına gelir. Bu adım, İran’ı hâlihazırda içinde bulunduğu ekonomik darboğazdan çıkarmak bir yana, uluslararası alandaki izolasyonunu daha da derinleştirebilir. Dahası, böyle bir hamle İran’a karşı geniş tabanlı yeni bir uluslararası ittifakın oluşmasına zemin hazırlayabilir. Özellikle Çin ekonomisinin enerji arzı açısından ciddi biçimde zarar görmesi, Pekin’in bugüne kadar sürdürdüğü görece temkinli ve dengeci tutumunu gözden geçirmesine yol açabilir. Bu durum, İran açısından stratejik bir kazanım değil, tam tersine ciddi bir diplomatik kayıp anlamına gelir.
Benzer şekilde, ABD’nin bölgedeki askerî üslerine yönelik saldırılar da İran açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu üslerin büyük bölümü, İran’ın doğrudan komşusu olan ülkelerde ya da yakın çevresinde konumlanmıştır. Böyle bir saldırı, İran’ı yalnızca ABD ile değil, aynı zamanda komşu devletlerle de doğrudan karşı karşıya getirebilir. Bu senaryo, bölgesel gerilimi İran aleyhine genişletirken, ABD’nin “meşru müdafaa” ve “kolektif güvenlik” söylemlerini güçlendirecek; Washington’un askerî ve diplomatik manevra alanını önemli ölçüde genişletecektir. En önemlisi ise bu durum, ABD’nin bölgedeki askerî varlığının meşrulaştırılmasına, kalıcılaşmasına ve genişlemesine zemin sağlayabilir.
Dolayısıyla İran açısından Hürmüz Boğazı’nı kapatma veya bölgedeki ABD üslerini hedef alma seçenekleri, güçlü bir caydırıcılık hamlesi olmaktan ziyade, İran’ın stratejik yalnızlığını derinleştiren ve karşısındaki cepheyi genişleten adımlar olma riski taşımaktadır. Bu nedenle Tahran’ın bu tür senaryoları hesaplarken yalnızca askeri kapasitesini değil, ortaya çıkacak siyasi, ekonomik ve diplomatik sonuçları da birlikte değerlendirmesi gerekmektedir.
Daha dikkat çekici bir başka unsur ise İran’daki muhalefetin önemli bir bölümünün, Trump’tan askeri müdahale talep eder hâle gelmiş olmasıdır. Sinemacılardan hukukçulara, akademisyenlerden yurtdışında etkili konumlarda bulunan İranlı figürlere kadar uzanan bu kesimlerin açık ya da örtük biçimde müdahale beklentisi içinde olması, İran toplumunun bir kısmı ile dış müdahale iradesi arasında fiilî bir örtüşme yaratmaktadır. Bu tablo, Trump açısından siyasi ve psikolojik eşikleri düşüren bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Burada İsrail’in politik istek ve hedeflerini dikkate almak gerekmektedir. İsrail, ABD’yi İran’a yönelik bir askerî müdahale konusunda daha hevesli hâle getirebilir. Bu açıdan bakıldığında, İsrail’in İran’a karşı askerî bir müdahale talebi, süreci etkileyen en önemli unsurlardan biridir. İsrail’in İran’a yönelik bir askerî müdahale istediği dikkate alındığında, meseleyi yalnızca Trump ve ABD iradesiyle açıklamak mümkün değildir.
Sonuç olarak, İran ekonomisinin içinde bulunduğu ağır kriz, rejimin toplumla yaşadığı derin kopuş, bölgesel nüfuzundaki zayıflama ve kurumsal aşınma, Trump yönetimi açısından İran’a yönelik bir saldırıyı yüksek riskli kılmakla birlikte, İran’a askerî saldırı taraftarları açısından “tarihî bir fırsat” olarak da sunulabilecek bir zemin oluşturmaktadır. Burada “tarihî fırsat”tan kastedilen şudur: İran yönetimi öldürücü bir girdabın içine girmiştir ve bu girdaptan çıkmasına imkân verilmemesi gerektiği düşünülmektedir.
Siyasi söylemlerde zaman zaman öne çıkan yumuşama mesajları ve diplomatik temas vurgularına karşın, sahadaki askeri göstergeler ABD ve müttefiklerinin İran’a yönelik hazırlıklarını kesintisiz biçimde sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Mevcut tablo, geçici ve tepkisel adımlardan ziyade, İran’ı çevrelemeyi ve hareket alanını daraltmayı hedefleyen fiilî bir kuşatma stratejisinin adım adım kurumsallaştırıldığını göstermektedir. Bu strateji, doğrudan bir saldırıyla birlikte caydırıcılığı maksimize etmeyi ve olası bir çatışmada inisiyatifi elinde tutmayı amaçlamaktadır.
Bu çerçevede ilk dikkat çeken unsur, Körfez bölgesine yapılan yoğun deniz ve hava gücü sevkiyatlarıdır. Uçak gemisi grupları, stratejik bombardıman uçakları ve ileri konuşlu hava unsurları, yalnızca caydırıcı bir güç gösterisi değil; aynı zamanda İran’a karşı kısa sürede geniş çaplı bir harekât başlatılabilecek operasyonel altyapının hazır tutulduğuna işaret etmektedir. Bu sevkiyatlar, Washington’un askeri seçeneği yalnızca teorik bir ihtimal olarak değil, pratikte sürekli güncellenen bir senaryo olarak ele aldığını göstermektedir.
İkinci olarak, bölgesel askeri üslerin füze savunma sistemleriyle tahkim edilmesi, kuşatma stratejisinin savunma boyutunu ön plana çıkarmaktadır. Patriot, THAAD ve benzeri sistemlerin yaygınlaştırılması; İran’ın balistik ve seyir füzeleriyle gerçekleştirebileceği misillemelere karşı savunma derinliği oluşturma amacını taşımaktadır. Bu durum, ABD ve müttefiklerinin olası bir çatışmada ilk darbeyi vurmanın ötesinde, İran’dan gelebilecek karşılıkları absorbe etmeye ve çatışmayı yönetilebilir sınırlar içinde tutmaya çalıştığını göstermektedir.
Üçüncü önemli unsur ise İsrail ile gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatların hem sıklık hem de kapsam açısından belirgin biçimde artmasıdır. Bu tatbikatlar, yalnızca teknik uyum ve birlikte çalışabilirlik hedefi taşımamakta; aynı zamanda İran’ın nükleer tesisleri, füze altyapısı ve vekil ağlarına yönelik senaryoların sahada test edildiğine işaret etmektedir. Ortak tatbikatlar aracılığıyla İsrail’in operasyonel kapasitesi ABD’nin stratejik imkanlarıyla entegre edilmekte, böylece olası bir müdahale durumunda koordinasyon sorunlarının minimize edilmesi amaçlanmaktadır.
Dördüncü ve önemli bir unsur ise Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin de Körfez ülkelerinde askerî yığınaklara başlamış olmasıdır. Anlaşılan o ki mesele, yalnızca ABD–İran sorunu olmaktan çıkarılmakta; Batı öncülüğünde uluslararası bir iradenin varlığını göstermek amaçlanmaktadır. Bu durum, aynı zamanda Batılılar açısından İran yönetiminin artık gözden çıkarıldığını ve sürecin, ortak bir askerî ve siyasî iş birliği zemini oluşturacak yeni bir aşamaya doğru evrildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.
Bu dört unsur bir arada değerlendirildiğinde, sahadaki askeri hareketliliğin rastlantısal ya da geçici bir baskı aracı olmadığı açıkça görülmektedir. Aksine, İran’ın çevresel manevra alanını daraltmayı, caydırıcılığını aşındırmayı ve kriz anında hızlı karar alma üstünlüğünü ABD ve müttefikleri lehine çevirmeyi hedefleyen uzun vadeli ve çok katmanlı bir kuşatma mimarisi inşa edilmektedir.
Sahadaki gerçeklik, siyasi düzlemde dile getirilen belirsizlik ve muğlaklığın aksine, askeri seçeneğin sürekli olarak canlı tutulduğunu ve olgunlaştırıldığını göstermektedir. Bu durum, İran açısından yalnızca bir savaş tehdidi değil; aynı zamanda zamana yayılan, ekonomik, psikolojik ve askeri boyutları olan kapsamlı bir baskı rejimi anlamına gelmektedir. Kuşatma stratejisi, fiilî bir çatışma başlamasa dahi, İran’ı sürekli savunma pozisyonunda tutarak stratejik inisiyatifi elinden almayı hedeflemektedir.
Washington ile Tahran arasındaki bu yüksek gerilimli belirsizlik hâli, tarafların birbirini tarttığı, sınırları net olmayan ve son derece riskli bir geçiş sürecini ifade etmektedir. Bu tür bir ara durumun uzun süre sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bu perspektiften bakıldığında, adım adım ilerleyen bir askerî müdahale ihtimalinin giderek daha görünür hâle geldiği ve yaklaştığı söylenebilir. Böylesi bir denklemde yapılacak tek bir yanlış hesaplama, bölgesel sınırları aşan ve kontrol edilmesi son derece güç bir yangını tetikleyebilecek potansiyele sahiptir.
Donald Trump’ın dış politikadaki kaotik, tutarsız ve zaman zaman zikzaklı görünen tutumu, yalnızca Washington’daki yerleşik dış politika bürokrasisi içinde değil, aynı zamanda bu hamlelerin doğrudan hedefi olan İran’da da yoğun ve çok katmanlı bir analiz sürecine konu olmaktadır. Tahran’daki siyasal ve askerî elitler, Trump’ın söylem ve eylemlerini rastlantısal çıkışlar ya da basit bir “tweet diplomasisi” olarak değil; karşı tarafı yanıltmayı, belirsizlik üretmeyi ve psikolojik üstünlük kurmayı amaçlayan belirli bir stratejik rasyonalite çerçevesinde değerlendirmektedir.
Ortaya çıkan tablo, Trump’ın zaman zaman attığı geri adımların kalıcı bir barış iradesinden ziyade, operasyonel bir olgunlaşma ve uygun koşulları bekleme sürecine işaret ettiğini düşündürmektedir. İran açısından bu dönem, yalnızca dışarıdan gelen askerî tehditlerle sınırlı değildir; ekonomik yaptırımlar, derinleşen toplumsal huzursuzluklar ve diplomatik izolasyonun iç içe geçtiği çok boyutlu bir “hibrit kuşatma” olarak deneyimlenmektedir.
Trump’ın siyasal amacının ne olduğu net değildir. Nasıl bir İran istediği belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizlik, askerî müdahalenin şekli, kapsamı ve niteliğini doğrudan etkileyebilir. Trump’ın rejimi devirmeyi mi hedeflediği, yoksa İran’ı teslim almaya mı zorlamak istediği açık değildir. Ancak gerçek olan şudur ki, sürecin kendisi Trump’ın hedeflerinin ne olduğunu gölgede bırakabilir. Muhtemel bir saldırı, topyekûn ve uzun süreli bir savaşa dönüşme riski taşımaktadır; sürecin böyle bir potansiyeli bulunmaktadır.
ABD, İran’ın hava savunma zaaflarını ve askeri kırılganlıklarını bilmektedir. Ancak Washington’un asıl tereddüdü, askerî başarı ile stratejik başarı arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. İran’a ağır bir darbe vurmak mümkündür; ancak bu darbenin rejim değişimi açısından kalıcı bir siyasi sonuç üretip üretmeyeceği son derece belirsizdir. ABD açısından kabul edilebilir bir savaş, hızlı, net bir sonuca ve çıkış stratejisine sahip olmalıdır. İran senaryosunda ise böyle bir çıkış kapısı görünmemektedir. “Vurduktan sonra ne olacak?” sorusu, hâlâ ikna edici bir yanıt bulabilmiş değildir.