Göç ve açlık etmenlerinin İran’da Türk egemenliğinin kaybındaki rolü: 1925 sonrası siyasi sebepli göçler – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______02.03.2019_______

Göç ve açlık etmenlerinin İran’da Türk egemenliğinin kaybındaki rolü: 1925 sonrası siyasi sebepli göçler

Rahim Cavadbeyli
20.yüzyılın başlarına kadar İran’da Türkler, ülke nüfusunun en azından üçte ikisini oluşturarak, hem etnik hem egemenlik açıdan ülkenin en temel unsurunu oluşturuyorlardı.
“20.yüzyılın başlarına kadar İran’da Türkler, ülke nüfusunun en azından üçte ikisini oluşturarak, hem etnik hem egemenlik açıdan ülkenin en temel unsurunu oluşturuyorlardı.”

Bu yazı, Rahim Cavadbeyli’nin
Göç ve açlık etmenlerinin İran’da Türk egemenliğinin kaybındaki rolü: 1870-1925 yılları arasındaki göçler
yazısının devamıdır.

Dördüncü göç dalgası: Kaçar Türk devletinin yıkılmasından kaynaklanan göçler 

Bu 1925’te büyük bir soykırımdan çıkan ülkenin mağrur (eğilmez-dikbaş), ama mağdur duruma düşürülmüş devletinin –Kaçar Türk devletinin sürülmesinden kaynaklanan göç dalgasıdır. Bu göç dalgasıyla paralel sürdürülen siyasal süreç İran’da en üst rütbeli etkin şahsiyetlerin, yüksek ve liyakatlı diplomatların ve cesur ordu komutanlarının feci şekilde katledilmesi, sürülmesi ve hükümetten uzaklaştırılmasıyla sonuçlanır. Bu siyasi göç dalgası biz Türklerin üst düzey siyasal göç dalgası olmuştur. Maalesef milli tarihimizde çok büyük öneme sahip olan, liyakat ve facia öyküsü olan bu siyasi göç dalgası tam unutulmaya çalışılmıştır ve gayet başarılı olmuştur.

Kaydetmek gerekiyor ki Kaçar Türk devleti, İngiltere ve Rusya’ya karşı mücadelede hiç geri oturmadı. Nasireddin Şah 1 Mayıs 1896 tarihinde Tahran’da terörle öldürtüldü, Muhammed Ali Şah 15 yıl yurt dışında siyasi mücadele hayatı yaşadıktan sonra 1925 tarihinde İtalya’da (Sun Rimu kentinde) başı kesilerek öldürtüldü. Sultan Ahmet Şah 1929 ve Sultan Mirza Muhammed Hasan ise 1942 tarihlerinde Paris’te öldürtüldü. Yani Kaçar Türk Devletinin son 5 Sultanından 4’ü terörle ortadan kaldırılmıştır, Muzaffer’eddin şah ise şüpheli biçimde hastalığından dolayı öldüğü kaydedilmektedir.

Muhammed Ali Şah
Muhammed Ali Şah (1872 Tebriz- 1925 Sanremo)

1925’te Kaçar Türk Devleti, başta sultan Ahmet şah (D. h.ş. 1276/m. 1897 Tebriz – Ö. h.ş. 1308/m. 1929 Paris) olmakla diğer dava arkadaşları büyük çoğunlukla ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Ahmet Şah ve dava arkadaşları İngilizlerin yapmış oldukları bu darbeyi ve türettikleri cinayetleri göz ardı etmeyip, ona rakip görünen Fransa devletine göç etmişler ve orada, Ahmet Şah sürgünde “Mamalek-ül-Mahruse’ye Kaçar Devleti”ni devam ettireceğini ve bu vahşi müdahaleye sakit kalmayacağını ve siyasal mücadelesini sürdüreceğini kesin bir dille beyan etmiştir. Maalesef, Ahmet Şah 32 yaşlarında iken 1929 tarihinde Fransa’da sıradan ölüm süsü verilerek öldürülmüştür.

Paris’te Ahmet Şah’tan sonra, Veliaht Mirza Muhammed Hasan (D. Tebriz h.ş. 1278/m. 1899 – Ö. Paris h.ş. 1321/m. 1942)  sürgünde Mamalek-ül-Mahruse-ye Kaçar Devleti’nin sultanı olarak 1929 tarihinde tahta oturmuştur.[41]

Mirza Muhammed Hasan Şah Şehriver 1320 – Ağustos 1941 tarihinde Rus ve İngiltere’nin İran’a askeri müdahalesi döneminde ülkeye döneceğine ve Kaçar devletinin yeniden berpasına ilişkin bildirgesini uluslararası basına sunmuştur. Bu bildirgesinin yayınlanmasından bir süre sonra Sultan Mirza Muhammed Hasan Şah Fransa’daki evinde ölü bulundu.[42]Kaçar Sülalesinin sonuncu El (İl) Başkanı 2012 tarihinde Avrupa’da vefat etmiştir.

 

Veliaht Mirza Muhammed Hasan
Veliaht Mirza Muhammed Hasan (1899 Tebriz- 1942 Paris )

Beşinci göç dalgası: Pan-Farsist Pehlevi hâkimiyeti dönemi

Bu, Türk düşmanlığını temel alan Farsçı faşist Pehlevi hâkimiyeti döneminde, 1925-1979 yılları arasında siyasal mücadeleden kaynaklanan göç dalgasını içeriyor.

Rusya-İngiltere 1907 tarihindeki İran’ı Taksim Antlaşması’yla ve bunun devamında darbe hâkimiyetinin Başbakanı Seyyed Ziya’nın katılımıyla Moskova’da imzalanan 26 Şubat 1921 (Sovyetler Birliği-İran İş Birliği) Antlaşması, ülkeyi siyasal düşünce olarak da karşı karşıya getirmiştir. Bu ayrışmalar SSCB’nin tespit bulmasıyla İran’daki güçlerin ekonomik ve jeostratejik çıkarları açısından doğmuş olan karşı durmalar, ideolojik tavır almakla da daha artık kesinleşmiştir.

O dönem İran’da siyasal kesim esas itibarıyla 3 kesimden oluşuyordu:

  1. Çar Rusya’sı ve onun hukuki mirasçısı olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne bağlı kesim, sosyalistler, komünistler ve bazı çıkarcı çevreler;
  2. İngiltere ve onun müttefiklerine bağlı kesim, mezhepsel kesimle beraber Pan-Farsist ve Türk düşmanlığı yapan Liberalist kesimler;
  3. Kaçar devletinin yenileşmesini, güçlenmesini ve Osmanlı devletiyle ittifakta ilerlemesini savunan devlet adamları, bazı önemli çevreler ve gerçek Türk aydın ve din hadimleri.

Kaçarların çökmesi, Osmanlı’nın mağlubiyeti ve Kaçarlarla aynı acı ve feci talihi yaşaması, üçüncü kesimin mağlubiyetine neden olarak, siyaset meydanından çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu kesim temsilcileri çoğunlukla ister yurtiçinde isterse yurtdışında olsun siyasetten dışlanarak etkisizleştirildiler, mücadeleden yana olanlar ise feci şekilde ortadan kaldırıldılar.

İran’ın siyasal hayatında en etkin kesim birinci ve ikinci kesimlerdir. Bu iki kesimin davasında Türklük yer almaz. İran Şii-Fars kimliği ön plandadır. Türklük inkâr edilir, çünkü Rusya ve İngiltere çıkarlarını bunda görüyorlardı. Hatırlatalım ki, Rusya ile İngiltere 1806 tarihinde gizli şekilde imzalamış oldukları antlaşma esasında Orta Asya’da, Hindistan’da, Kafkaslarda özellikle İran’da Türk egemenliğine son vermek için bütün ikili ihtilaflara rağmen söz konusu Türk olduğunda beraber yürüyeceklerini taahüt etmişlerdir.

Bu, Türk egemenliğine karşı birliktelik İran üzerinde 1990’lara – SSCB’nin dağılmasına kadar aşağı yukarı aynı çizgide devam etmiştir. İrandaki siyasi mücadele hala temel itibarıyla bu iki gücün arasında devam etmektedir.[43]

1925’ten 1991’lere kadar Türklüğün inkar edildiği İran’da ya Rusya güdümlü ‘Fars Temayüllü Sosyalist’ olmak, ya aksine Batı yanlısı ‘Liberalist Farsçı’ olmak, ya da bu iki siyasi çizgiye paralel olarak ‘Farsçılığın’ alt birimi gibi ya ‘Liberalist Azeri’ ya da aksine Moskova yanlısı ‘Sosyalist Azeri’ olmak zorundalığı vardı. Bu siyasal çizgilere uymayan siyasiler asla ve asla yaşatılmadı. Bu 70 yılda ben Batı yanlısı Farsçı Liberalist değilim, ben Moskova yanlısı Sosyalist Farsçı değilim ve ya ben Farsçılığın alt birimi olarak karakterize edilen uyduruk ‘Azeri’ değilim diyecek insanın siyasal veya kültürel zeminde yaşamasına asla izin verilmedi. Ezildi, dışlandı, unutuldu, unutulmaya zorlandı. Bu sahada çalışan insanlarımız tam dışlanmış ve göz ardı edilerek unutturulmuştur. Bu süreç aşağı-yukarı 1979 İran Devrimi’ne özellikle SSCB’nin dağılmasına kadar devam etmiştir.[44]

Sosyalist kesimin göç dalgası Liberalistlere göre daha fazla olmuştur. 1945-1946 Güney Azerbaycan Milli Hükümetinin devrilmesi toplu göçlere neden olmuştur. Milli Hükümet devrildikten sonra 100 bin Azerbaycanlı Türk ya öldürüldü ya sürüldü ya da hapislerde çürütüldü. İran’ın devlet gazetesi ‘Keyhan’ bu konu hakkında 20.06.1379 tarihli sayısında (2000 yılında) şöyle yazıyor: “Rejim yanlılarının yazdıklarının tam aksine Milli Hükümetin önderi Seyit Cavadzade, başka ismiyle ‘Pişeveri’ ülkeyi terk ettikten sonra kansız bir dönüş olmamıştır. 20 binden çok insan öldürülmüş, 2500 insan kurşuna dizilerek infaz edilmiş, 25 bin insan hapislerde çürütülmüş ve 50 bin insanın zorunlu göçüne neden olmuştur.” 1945. yıl göç dalgası esas itibarıyla SSCB’ye olmuştur ve çoğunlukla Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetleri birliğinde yerleştirilmişlerdir.

Bu toplu göç dalgasından sonra yeni toplu göç dalgası 1979. yıl İslam devriminden hemen sonra başlar. 1980’lerden itibaren İran’daki sosyalist kesimle beraber ABD yanlısı Liberalist kesim çoğunlukla ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bunlarda esasen Avrupa ve ABD ye yerleşmişler. Bu göç dalgasının sayımıyla bağlı çeşitli rakamlar bulunmaktadır.

İranlı yetkililer yurtdışında resmi ve gayri resmi göç hayatı yaşayan İranlıların sayısını yaklaşık 6 milyon olduğunu belirtiyorlar.[45]

Resmi makamlardan biri Muhsin Keremi jurnalistlere en çok İranlı göçmenlerin yaşadığı ülkelerin listesini vermiştir. Bu listeye göre birinci ABD (1400,000 kişi), ikinci Birleşmiş Arap emirliği (800,000 kişi), üçüncü İngiltere-Kanada (410,000 kişi), dördüncü Almanya (210,000 kişi), beşinci Fransa (125,000 kişi), altıncı İsveç (110,000 kişi), yani toplam 3,495,000 kişi olarak belirtilmiştir.[46]

Altıncı göç dalgası: 1979 İran İslâm Devriminden sonra gerçekleşen göç dalgası

Bu dalga 1979 İslam Devrimi’nden ve özellikle SSCB dağıldıktan sonra başlayan siyasal faaliyetlerden kaynaklanan göçleri içeriyor. Bu son dönem göç dalgası çok ama çok farklı ve bazen paradoksal zıt grupları kendi içinde barındırıyor.

Bu paradoksal ve zıt fikri grupları içinde barındıran yeni göç dalgasını şöyle anlatabiliriz:

Kendi milli değerlerine bağlı milliyetçi kesimler.

–   İran’da 5 milyona yakın nüfusa saip olduğu bilirtilen Kürtler; Kürt topluluklarını temsilde iddalı olan siyasi örgütler çoğunlukla dine önem vermeyen, onu siyasal amaçlara yönelik kullanmaya çalışan, daha çok Ateist ve faşist milliyetçilik yapan kesim gibi karakterize diliyor;

–   İran’da etnik Sayları 3 milyon civarında olan Beluçlar; bu grupta sünni Mezhebine dayalı Beluç milliyetçiliği ağırlık basıyor;

–   İran’da etnik Sayları 3 milyon civarında olan Araplar; bu grupta dine bağlı Arap Milliyetçiliği ağırlık basıyor;

–  Fars dilliler (Hint-Avrupalı denilen-uydurma terim); Fars dillilerin sayı ise 18 ila 21 milyon civarındadır.[47] Çeşitli din ve mezhepler üzerinden savunulan İran-Fars Milliyetçiliği şöyledir: Şiicilik üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Zerdüşt dini üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Hıristiyanlık üzerinden yapılan Fars Milliyetçiliği, Bahaîcilik üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Ateizm üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, modernizm üzerinden yapılan Fars Milliyetçiliği. Türk düşmanlığını temel alarak Farsçılık yapan bu düşünce sistemleri içinde en uyumlusu Şii İslamiyet’i esas alan Fars temayüllü İrancılıktır. Buda kendi içinde ikiye bölünmektedir. Şiiliği sadece Türklüğe ve islamiyete karşı kullanma aleti olarak gören sözde reformist kesim ve ikincisi Fars dilli Şiiliği ön planda tutan kesim.

–   Görünürde azınlık, aslında ise ülkenin ortalama çoğunluğunu oluşturan Türkler; şu an Türklerin sayısı yaklaşık 40 milyondur. Türkçe konuşanların sayı şimdilik 30 ila 35 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Türklük ve Azerilik ayrımı çok zayıftır. Belli güç odakları tarafından dayatılmaya çalışılan ‘Azerilik Konsepti‘ etkisini yitirmek üzeredir, sadece bazı güç odaklarının dayatmasıyla şimdilik gündemde tutunmaya çalışılmaktadır. İran ve Azerbaycan Türklüğü ön plandadır. 1925’lere kadar devlet sahibi olduğu için ülkenin her sahasında etkin olmuş, şu anda etkinliğini neyin pahasına olursa olsun bir türlü korumaya çalışmaktadır. 1925’lerden 1990’lara kadar yenilgiye uğramış, mağdur, sömürülen, belirsiz yolda kurban geden bir topluluk haline düşürülmesine çalışılmıştır ve hala aynı siyaset farklı biçimde devam etmektedir.

1990’lardan itibaren Milli Hareket olarak eski büyüklüğünü göz önünde bulundurmaya çalışan, kendi milli kimliğini, Türklüğünü ön plana taşımaya gayret sarf etmektedir. Türklük ön plandadır. Zamanla aşılacak bazı sorunlar istisna edilirse Şii-Sünni ayrımı yapılmaksızın Türk-İslam değerleri ön planda olacağı büyük ihtimaldir. İran’da halklar arası milli mücadele esas itibarıyla Fars dilliler adına konuşan Pan-Farsist odaklarla Türk milleti arasında daha şiddetli devam edecektir. İran’daki Türkler Araplarla, Beluçları kendi yanlarına almayı başarırlarsa savaşın galibi gibi yeni adaletli düzenin esas kurucuları olabilirler. İran’da eninde sonunda Milli Savaş esas itibarıyla Şii İslamiyet’ini kullanmak isteyen ‘Pan-Farsist güç odaklarıyla’ Şii-Sünni ayrımı yapmaksızın Türk-İslam kimliğine esaslanan ‘İran Türklüğü’ arasında devam edecektir ve İran’ın geleceğini bu milli mücadele belirleyecektir. İran’da şiddetle devam edecek bu davada Türkler ancak ve ancak İran’ın bütün il ve ilçelerinde yaşayan 40 Milyon Türk’ün birliğini ve bütünlüğünü kapsayan bir gayeni kutsayarak, pan Farsistlere karşı Kaşkay, Horasan, Tahran vb. yerel yaklaşımları arkaya iterek, ayrışmalara yol vermeksizin, bütün bir güç olarak, İslam karşıtı güçler tarafından karşımıza dikilmiş Pan farsizm denilen hastalığı yenebilir.

1980 özellikle 1990’lardan itibaren başlayan göç dalgalarının sayısıyla bağlı çeşitli rakamlar seslendirilmiştir. www.Panahandegan.com, Krisşen İnternational Merkezinin verilerine dayanarak İranlı göçmenlerin (mültecilerin) sayısını 4 milyon, bazı Üniversite verileri ise yarım milyondan 2 milyona kadar farklı rakamlar vermişlerdir.[48]

Bultennews, Piyo Araştırmalar Merkezi’nin yeni verilerine dayanarak bir makale yayınlamıştır. Bu makale 1990-2013 arası İran’la bağlı göç konusunu ele almıştır. Buradaki verilere göre 1,600,000 İranlı göçmen, ülkeyi terk etmiştir. 390 bini ABD’de yerleşmiş diğer kısmı ise sırayla Almanya, Kanada, İngiltere, İsveç, Türkiye, Avustralya, Hollanda, Fransa vb. yerlerde yerleşmişlerdir.

Bu 23 yıllık sürede İran ise 2,800,000 kişi Afganistan’dan mülteci kabul etmiştir. Pan-Farsistler İran’da Fars dillilerin sayısını artırmak için insanlar üzerinden oldukça gayri insani, vahşi bir siyaset yürütmektedirler. Deri dilli Afganları mülteci olarak, ülkeye almakla Fars dillilerin sayısını artırmayı hedefliyorlar. Tabii ki bu da mülteci Afganları gelecek itibarıyla büyük tehlikeye sokacaktır.[49] Unutulmaması gerekiyor ki, Afganistan’dan kabul edilmiş bu 2,800,000 mülteci İran’da az bir zaman içinde Fars dilini öğrenerek, maalesef büyük bir kısmı Farslardan daha artık Farsçı temayüllerine sahipleniyorlar. Bu ise zaman aşamasında ülkenin etnografik yapısını büyük oranda olumsuz etkileyecektir. Pan Farsist odaklar tarafından bu din kardeşlerimiz sayılan Deri dilli Afgan mültecilerimizi mazlum Türklere karşı en acımasız ölüm makinesi olarak kullanılabilirliği asla unutulmamalıdır.

Afgan kardeşlerimiz sadece İran’a sığınıp yaşamak istiyorlar ama Pan Farsist odaklar bunların ağır ve dözülmez hayat koşullarından yararlanarak, onları Pan Farsist düşüncelerle eğitip, gayri Farslara karşı kullanmayı amaçlıyorlar. Bu bizim için çok büyük bir tehlikedir. Önleyici tedbir olarak değerli din kardeşlerimiz olan Afganların Kirman’da, Sistan Beluçictan’da, güney Seminan’da, Yezd’de, güney Horasan’da ve kısmen güney İsfahan ilçelerine yakın bölgelerde geçici kentler oluşturarak yerleştirilmeli ve gerekli bütün insani yardımlar edilmelidir ve zamanla ülkelerine dönüşlerinin sağlanması lazımdır, gayrisi yapılırsa Türk düşmanlığıdır.

Burada şöyle bir soru çıkabilir ki insanların kendi iradesiyle yer değişme hakkı nasıl olacaktır? Evet, sıradan bir yer değişme söz konusuysa doğrudur, ama biz bilimsel tarihi verilere dayanarak kesin olarak biliyoruz ki bu sıradan bir yer değişme değildir. Bu eylem mevcut ülkelerin ve bazı hassas bölgelerin etnik yapısının değiştirilmesine ve zaman aşamasında büyük soy kırımların ve egemenliklerin el değiştirilmesine hizmet eden sinsi yürütülen korkunç siyasal projenin gereyi icabınca mağdur insanların üzerinden yapılan bir toplu yer değişmedir ve belirli bölgelerin etnik yapısının birinin aleyhine diğerinin çıkarına değiştirilmesidir.

Bu tarihi verileri bilmeyen ve ya bilmek istemeyen bazı kasıtlı sözde huklukçu ve ya insan hakları savunmacıları, Birleşmiş Milletlerin İnsan Hukuklarına İlişkin 1948. yıl Genel Bildirgesine ve Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne dayanarak milyonlarca Afganın İran’da yerleştirilmesini ısrarla talep etmektedirler. İran ve Güney Azerbaycan Türklerinin sözde hukuklarını savunan bazı birey insan hukukları aktivistlerimiz kendi aleyhimize hesaplanmış bu vahim ve korkunç oyunun çocuksu oyuncularına çevrilmektedirler ve insan hukukları söylemlerine dayanarak bu korkunç projenin destekçileri de olmaktadırlar.

Günümüze kadar gizli ve saklı tutulmasına çalışılmış bir tarihi gerçeği hatırlatmam gerekmektedir.

Bugün İran’da var olan Fars dilliler çoğunlukla yerli (Aborgen) topluluk değildir. Bir kere anlamamız gerekiyorki İslam’dan sonra İran’da Pers veya Fars diye bir millet olmamıştır. İslam sonrası Fars dillilerin bir millet gibi lanse edilmesi büyük tarihi uydurmadır. Batı tarihçileri tarafından uydurularak Doğu ve Ortadoğu halklarına özellikle İslam dünyasına dayatılmış ihtilaf kaynağı bir siyasi ideolojidir. Fars milleti diye bir terim tarihen mevcut olmamıştır, Fars dilliler olmuştur. Gilek, Talış, Mazeni, Lor, Kürt, Beluç ve diğer daha küçük grupları bağımsız topluluklar olarak kabul edersek, İran’da bulunan Fars dilliler esasen dört/4 gruptan oluşmaktadır:

  1. Yerli kavimlerimizden biri olan, tarihen Fehlevice konuşan topluluktur. Günümüz Merkezi ve Fars bölgesinde yaşıyorlar.
  2. Farsça konuşan Türkler. Buraya gizli Musevi Türkleri ve siyasi nedenlerden dolayı asırlarca Farsçayı benimsemiş Türkler, Lorlar, Beluçlar ve diğer azınlıklar dahildir.
  3. Büyük oranda Hindistan’dan getirilen veya zaman zaman sevk ettirilen Çingene-Çıgan-Qaraçı söylediğimiz gruplar. Bu grup günümüz İran’da Farsça konuşanların yaklaşık yarısını oluşturdukları kanaatindeyim.

İslamiyet’ten sonra Türk egemenliğinde gelişmekte olan ülkenin merkezi ve güney bölgelerinde (özellikle güney Horasan, Kirman, Yezd, Semnan, güney doğu İsfahan ve çevreleri) yaşanan nüfus azlığını gidermek için Hindistan’ın kuzeyinde köle ve ilkel hayat yaşayan çingenelerin, zaman zaman yapılan askeri seferlerle belirli yerlere sevki sağlanmıştır. Kazneli Türk İmparatorluğunun o bölgeye olan askeri seferlerinin asıl amacı maddi servet değil, aksine Hindistan kökenli çingeneleri getirip, İran’ın merkezi ve güney arazilerinde yerleştirmek olmuştur. Bu sadece Kaznelilere özel bir konum olmamış asırlarca devam etmiş bir süreç olmuştur.

Şu an İran’da bizim bu konuyla bağlı kullandığımız iki tarihi terim vardır. Biri “Qaraçı”, yani çingene, diğeri ise hem biz Türklerin hem de Fars dillilerin beraber farklı ağızla kullandığımız sözcüktür. Bu Fars dillilerde “kuli”, bizde ise “Köle” olarak geçer. Etimolojik çözümlemelere göre “kuli” Türkçe “Köle” sözcüğünün değişik biçimidir. “Qaraçı”, yani “çingene” terimi ise günümüz Pakistan’ın “Keraçi” şehri ile bağlıdır. O bölgeden zaman zaman getirilmiş ve ya siyasi amaçlarla sevk ettirilmiş kölelere verilmiş addır.

Zaman zaman Hindistan ormanlarından göç ettirilmiş çeşitli çingene gruplarının Ortadoğu’da çoğalması bölgenin etnik yapısını olumsuz etkilemiştir. Sonralar İngiltere, bu toplu yer değişmenin Türk-İslam egemenliğine karşı ne kadar etkin olacağını anlayarak, onu vahim bir siyasi vasıta gibi kullanmaya başlamıştır.

İngiliz sömürgecileri 17. yüzyıldan özellikle 1807. yıldan –Hindistan’ı tamamen kendi egemenliklerine aldıkları dönemden itibaren Hindistan’ın çingene,çıgan,karaçı diye adlandırdığımız grupların yeni bir kısmını günümüz İran’a kasıtlı olarak sevk ettirmekle büyük ve vahim bir siyasi süreci iranın yerli toplumlarına ve Türk egemenliğine karşı başlatmıştır. Bu Hindistan’dan sevk ettirilen çingeneler büyük çoğunlukla  günümüz İran’ın merkezi ve güney bölgesinde yerleştirilerek Türklerin aleyhine etnik yapını değiştirmiştir. Sonra bu çingenelerin bir kısmını günümüz İran’ın kuzey, kuzey doğu ve bazı Azerbaycan bölgelerine özellikle de Hemedan, Bahtiyari ve Loristan, Kum Kazvin ve diğer bölgelerine sevkini sağlamıştır. Bu çingenelerin İran’a sevk ettirilmesi, ülkenin etnik yapısını etkin biçimde olumsuz etkilemiş ve büyük soykırımlara, açlıklara ve egemenliğin el değiştirilmesine neden olacak bir siyasi süreci bize dayatmıştır.

İngilizler 20. yüzyılın başlarında İran’ın güneyinde kurmuş oldukları Güney Polis’i “South Persia Rifles” ile gelme Fars dillilerin bir kısmını silahlandırmış, Kaçar Türk devletine karşı kullanmış ve ükenin güney ve merkezi bölgelerinin etnik yapısını değiştirmekle hedeflenen bağımsız Türk egemenliğinin ortadan kaldırılması fikri başarıyla sonuçlanmıştır. Nitekim Kaçar Türk devleti 1925 tarihinde ortadan kaldırılmış, Türkler egemenliklerini kaybetmiş ve yerli halk büyük facialarla yüzleşmiştir ve hala 21. yüzyılın başlarında bu ağır durumun sonuçları ortadan kalkmamıştır.

Unutulmaması gereken bir konuda şu ki İran’ın etnik yapısı göz önünde bulunduruldukta, ülkenin etnik açıdan oranca en temiz bölgesi günümüz Güney Azerbaycan’ın Tebriz, Erdebil, Urmu, Zencan ve diğer bölgeleridir, çünkü zaman zaman Hindistan’dan getirilmiş veya sevk ettirilmiş Çingenelerin bu bölgede yerleştirilmesine Türk egemenliği mümkün kadarıyla izin vermemiş ve bu bölgenin dokunulmazlığı korunmuştur. Tabi ki 19. yüzyılda İngiltere MI6 servisi tarafından bazı Hindistan kökenli aileler ve gruplar siyasi amaçlarla bu bölgeye sevk ettirilmiştir. Bu kesim MI6’in 5. ayağı olarak etkin konuma getirilmiş ve Pehlevi döneminden itibaren yerli Türklere karşı faaliyetleri sürdürülmüştür ve hala bu süreç devam etmektedir. Güney Azerbaycan’ın etnik yapısının bozulmasına yönelik atılan adımlar esasen Pehlevi döneminden itibaren göçebe güney kürt aşiretlerinin Azerbaycan bölgesine sevki ile başlamıştır.[50]

Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir ki bu getirilmiş Çingeneler niçin Türkçe değil, Farsça konuşmayı benimsemişlerdir? Bu sorunun cevabını bu projenin arkasında asırlarca dayanarak, islam dünyasında kendi farklılıklarını göstermekle kendi egemenliklerini kurmayı amaçlayan gizli Türk Musevilerin faaliyetlerinde aramamız gerekmektedir.

Bilindiği gibi Hazar Türk İmparatorluğu ile Arap İslam Hilafeti arasındaki savaşlar uzun süre devam etmiştir. Sonunda yerli Türk tebeeleri gönüllü olarak İslamiyet’i kabul etmiş ve Hazar İmparatorluğu, İslam ordusu karşısında yenilmiştir. Tebeeler İslamiyet’i kabul etmiş olsalar da elitar kesimin bir kısmı Museviliklerini gizleterek, yüzde Müslüman olarak perspektiv açısından büyük bir projenin yürürlüğe geçmesi için asırlarca mucadele etmişlerdir.

Unutmayalım ki günümüz İran’da konuşulan Farsça zamanla oluşan ve gelişen bir dil değildir, aslında bir grup gizli Hazar Türk bilgini tarafından kurgulanan ve üretilen dildir. Bu dilin asıl Farsça olduğunu zanettiğimiz çoğu sözler ve sözcükler Hazar Türkçesinden bire bir alıntılardır.

Günümüz Türkiye Türkçesinde Y ile başlayan bazı kelimeler:

  • Y harfi S harfine ve I seslisi A seslisine dönüşerek

Yıl = Sal

Yer = Ser, Sar (ek olarak kullanılır) (Kuhsar: Dağlık, Dağ yeri), (Lalezar: Lalelik), (Ahuzar: Ahuların yeri)

  • Y harfı kimi zaman düşerek:

Yaprak = Parak (Arapça Varak ve Farsça Berg)

Yanar = Nar, Nur (Arapça ve Farsçada kullanılır)

Yürü (mek) = Ro (Gitmek anlamında),

Yatak = Tah(t),

  • Y harfi N harfine dönüşerek:

Yeğ (tercih anlamında iyi) = Nik

İç (esas telaffuzu ‘iş’) (mek) = Nuş

Yaz (mak) = halk dilinde Nois, yazı dilinde Nevis (iden)

  • Y harfi G harfine dönüşerek:

Yanak = Gune (son harf Farsçada düşer, aslı gunek’tir)

Al (lanmak) (Y harfı burada düşmüştür, yalan sözünde örneğin var hala) = Gul

  • G veya K harfinin X (KH) harfine dönüşerek:

Karpuz = Xarbuz

Gez (er) = Xezer (İden)

Kan = Xun

Hakan (Kaan) = Xuxan (Haham).

Kutay (Eski Türk mitolojisinde tanrılardan biri) = Xuda (Huda)

Bu söylediğimize diğer bir kanıtta 14. yüzyılın sonlarına kadar, yani 10-15 yüz yılları arasında çoğu ünlü şairler Farsçayı “Hindi – Hintçe” ve Farsça konuşanları ise “Hindu – Hindli” olarak adlandırmışlardır. Ama tam aksine aynı şairler Türkleri Türk olarak adlandırmışlardır.

Burada Mevlana’yı ve Genceli Nizami’yi örnek olarak gösterebiliriz.

Mevlana şu konuya kendi şeirinde şöyle değiniyor:

بیگانه مگوئید مرا زین کویم،

در شهر شما خانه‌ی خود می‌جویم.

دشمن نی‌ام ار چند که دشمن رویم

اصلم ترک است اگر چه هندی گویم.

Beni yabancı sanmayın, ben de bu diyardanım,
Sizin şehrinizde kendime yurt arıyorum,
Düşmen değilim, gerçi onlara benzerim,
Köküm Türktür, olsun ki, Hindu (Hintçe) söylüyorum.

Veya:

خمش کن کز ملامت او بدان ماند که می‌گوید،

زبان تو نمی‌دانم، که من ترکم، تو هندویی.[51]

Sitem etmeyi bırak, o söylediği gibidir,
Senin dilini bilmiyorum. Çünkü ben Türküm, sen bir Hindu.

 

Genceli Nizami kendi eserinde bu konuya şu sözlerle değinmektedir:

دولت ترکان که بلندی گرفت

مملکت از داد پسندی گرفت

چونکه تو بیدادگری پروری

ترک نه ای هندوی غارتگری [52]

Türklerin devleti yükselmeye başladığı andan,
Ülkede adalet beğenilmeye başladı,
Çünkü sen zalimsin ve zalim besleyensin
Sen Türk değilsin, yağmacı Hindusun (Hintlisin)…

Göründüğü gibi Hindu – Hindistan kökenli, Farsça konuşan – Farsça yazan – o dönem yazarlarında esasen düşman, alçak, rezil, iğrenç gibi karakterize edilmiştir. Mevlana kendi şeirinde (Düşmen değilim, gerçi onlara benzerim) ifadesini kullanarak, “Türküm, ama Farsça yazdığım için onlara, yani düşmana benziyorum” söylemiştir. Sonuç şu ki bugün İran’da kullanılan Farsça 14. yüzyıla kadar İslam bilginleri ve çoğu şairleri tarafından yabancı ve düşman dili olarak karakterize edilmiştir. Bu bilimsel veriler netleşmiş olursa İran’da Farsçanın işgal dili oluğu anlaşılacaktır. Bu verilere göre “gerçek İslami düzen” olacaksa Farsçanın devlet dili olma zorunluluğu ortadan kalkması gerekmektedir ve ülkede ortak dil olarak, Türkçe ve Arapça’nın kullanılması gerekecektir.

Bu konuyu inşaallah genç dilcilerimiz çalışarak, somut verilerle ispat edeceklerinden eminim. Bu konuyu genç tarihçilerimiz, dilcilerimiz ve diğer uzman arkadaşlarla beraber ele almayı amaçlamışızdır, inşaallah ki öyle olsun ve tarihimizin bu asıl karanlık noktalarına ışık tutabilelim.

Kısacası İngilizler sevk ettirdiği “Kölelerle – Qaraçılarla – Çingenelerle” ve “Eski Pers” adlı uyduruk tarihi onlara mal ederek, yerli halkın kendi egemenliğini gasp etmeği başarmıştır.

Şu an İran Türkleri içten anlamalıdırlar ki egemenlik için her türlü katliamları, alçaklıkları, hainliği ve aşağılığı yapacak bir korkunç kesimle yüz yüze durmaktadır. Bu karma kesimin günümüzdeki mirascıları, konuyu derinden anlayarak Fars dilinin İran’da resmi devlet dili olmasını ve kültürel egemenliğini isteyenlerle beraber siyasal cereyan olarak sözde Reformist kesimin olduğunu asla ve asla unutmaması gerekmektedir.

Konu şu ki sıradan göç ile kasıtlı olarak uygulanan toplu göçleri bir birinden ayırt etmek gerekiyor. Bugün maalesef İran’ın Pan-Farsist düzeni özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesimi din kardeşlerimiz Deri dilli Afganların üzerinden Türkleri hedef almaktadır. Milyonlarca Afgan’ı ülkeye almak, bazı hassas bölgelerin etnik yapısını değiştirmek ve Fars dilli düzenin çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyor. Bu sahada din kardeşlerimiz Afganlar sadece kullanılmak isteniliyor.

Birleşmiş Milletlerin İnsan Hukuklarına İlişkin 1948. yıl Genel Bildirgesine ve Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesine dayanarak ülkeye Kabül edilmiş 2,800,000 Afgan’a yönelik gerekli insani yardımlar edilmiyor, hak ve özgürlükleri korunmuyor.

Gerekli insani yardımların edilmediği, hak ve özgürlüklerinin tanınmadığı 2,800,000 Afgan niçin mülteci olarak alınmıştır!?

İran’ın Pan Farsist düzeni özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesim ancak ve ancak bu Afganları kullanmak için ülkeye almıştır. Bu Afganları İran’da asla ve asla hoş bir gelecek beklemiyor. Ne kadar Pan Farsist düşüncesini benimselerse de hoş bir gelecek yaşatılmayacaktır. Çünkü sadece Türk-İslam düşüncesini savunan yerli halklara karşı kullanılmaları istenmektedir.

İran’ın Pan-Farsist düzeni özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesim Afganları şu sahalarda kullanmayı amaçlamaktadır:

  1. 3 ila 5 milyon Afgan’ı mülteci olarak alıp, Türk karşıtı Pan Farsist düşüncesini benimseterek, İran’ın bazı hassas bölgelerinde özellikle Tahran, merkezi Horasan, Şiraz, kuzey batı İsfahan, Erak, Kerec, Hemedan gibi Türklerin ağırlık bastığı illerde yerleştirmek ve etnik yapını Türklerin aleyhine değiştirmek;
  2. Gelecekte, Pan Farsistlere karşı beklenen halk ayaklanmalarına yönelik, bu Farslaştırılmış, Fars dillilerden daha ziyade Türk karşıtı düşüncesinin benimsetilmiş olduğu Afganlardan sadece savaş makinesi gibi kullanmak amaçlanmıştır. Kısacası egemen Pan-Farsist kesim Afganları ülkeye almaktan temel amacı, İran’daki Pan-Farsist karşıtı muhalif halk ayaklanmalarını kan içinde boğmaktır.

Böyle bir durumda Pan-Farsist ve bazı uluslararası medyalar Afganların İran’da mülteci olarak kabül edilmesine ve uluslararası sözleşmelerden doğan hak ve özgürlüklerin tanınmasına ısrar ediyorlar. Bu çelişki neden doğuyor?!

Tarafsız sivil toplum örgütleri, İnsan hukuk ve özgürlüklerini savunan merkezler ve uluslararası medya aslında Afganların gelecekte İran’da masum halka karşı Pan-Farsistler tarafından savaş makinesi gibi kullanılacağını ve büyük insan faciasına neden olacak olayları göz önünde bulundurarak, Afganların İran’da yerleştirilmesini engelemek ve mülteci sorununun başka ülkelerin yardımıyla çözülmesini gündeme getirmeleri gerekmektedir.

Bugün Afgan mültecilerinin dünyadaki dağılımını göz önünde bulundurduğumuzda bunun mümkün olduğunu görüyoruz. 2013 sayılarına göre Hindistan’da 18 bin, Birleşmiş Arap Emirliği’nde 300 bin,  Tacikistan 4000, Katar 3000, ABD 90 bin, İsveç 6000, İngiltere 56 bin, Avusturaliya (Australia) 19 bin, Kanada 16 bin, diğer Avrupa ülkeleri ise her biri 10 ila 20 Afgan mülcesi kabül etmiştir. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin almış oldukları Afgan Mültecileri ise oldukça azdır. Sadece Pakistan 2,500,000 Afgan mülteci alarak İran’dan sonra ikincidir. O ise 2014 tarihinde Afganları geri göndermeye hazırlandığını resmen kesin bir dille belirtmiştir.[53]

Sonuç ve değerlendirme

20.yüzyılın başlarına kadar İran’da Türkler, ülke nüfusunun en azından 3/2 sini oluşturarak, hem etnik hem egemenlik açıdan ülkenin en temel unsurunu oluşturuyorlardı. 1870-1871 açlık döneminde 8 milyonluk nüfusu olan İran 2.5 ila 3 milyon nüfusunu kaybetmiştir. Bu açlık Ayetullah Kızılbaş’ın ve diğer o dönem yazar ve araştırmacıların kayıtlarına göre Hindistan İngiliz Hâkimiyeti tarafından kasıtlı olarak oluşturulmuştur. Gıda ürünleri yüksek fiyatla alınarak ülkeden çıkarılmış ve büyük açlığın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu açlıktan doğan en ağır siyasal etki doğu Sistan Bölgesinin Hindistan İngiliz Hakimiyetinin mandasında bulunan Afganistan’a ilhak edilmesi olmuştur.

1850-1925 tarihleri arasındaki siyasal olaylardan kaynaklanan göç dalgası ve onun ülkede doğurmuş olduğu sonuçları göz önünde bulundurduğumuzda, şöyle bir sonuca varmış oluyoruz: Hala varamadığımız demokrasi ve yenilikçilik uğruna bağımsız Kaçar Türk devleti kaybedildi, kahraman Karadağlıların yönettiği büyük Kara Suvariler gibi çağdaş Türk ordusu mehv edildi, Karadağ ahalisi ise İran’ın en geri toplumu haline düşürüldü. Türkün milli haysiyeti feda edildi, ülke nüfusunun 3/2 sini oluşturan Türklerin en azından yarısının acından ölmesine ve ya gurbet illerde mahvolmasına neden oldu.

Bu kadar ödenmiş ağır bedelden sonra ülkede yenilik denilen bir şeyden haber oldu mu? Pehleviler acaba bu ülkeye hangi yeniliği getirdiler?! Ordunun yenilenmesi mi, yeni eğitim ve öğretim sisteminin kurulması mı, yeni yolların inşası mı, sanayileşmeni mi, iletişimin geliştirilmesi mi? Hayır! Bunların hepsi Kaçarlar döneminde başlatılmış ve ülkemizde temelleri atılmak üzereydi ve atılmıştır.

O beceriksiz, o eğitimsiz Rıza Han Pehlevi, kadınların baş örtüsünü zorla açmaktan başka hiç bir olumlu şey, evet hiç bir olumlu şey yapmadı, yapamadı, yapması mümkün değildi çünkü olumlu bir şey yapmak için getirilmemiştir zaten.

Şurada hatırlatmamda yarar vardır, son dönem Türkiye’de Sayın Meltem Vural isimli yazarın ‘Şu Dağın Ardı İran’ kitabı, maalesef bu gerçeklerin aksini Türk okuruna aşılamaya çalışmıştır.[54]

1917-1919 tarihleri arasındaki açlık ve yokluktan doğan facialar Kaçar Türk devletinin çökmesini kesinleştirdi. Ülke nüfusunun 3/2’sini oluşturan Türklerin büyük bir kısmının ölmesine veya ülkeyi terk ederek Kafkaslara, Anadolu’ya sığınmalarına neden oldu. 2 yılda 20 milyonluk nüfusa sahip bir ülkenin 11 milyona düşmesinin arkasında hangi dehşet ve facianın dayandığını anlamak o kadarda zor değildir. Bu kıtlık ve açlık döneminde İngilizlerin tetikçisi olan gizli Bahailer İngiliz projesine karşı görünen bütün önde gelen devlet hadimlerini ve diğer Türk aristokrat temsilcilerini ortadan kaldırmaya başlamışlar. Her gün Tebriz’de tanınmış birileri terör ediliyordu ve gericilik adı altında feci şekilde ortadan kaldırılıyordu.[55]

Durumdan yararlanarak Bağımsız Türk devletini mahvetmek, milyonlarca insanın acından ölmesine göz yummak, niçin? İngilizlerin tam sömürgeciliğinde Türk düşmanlığı yapacak Pan-Farsist bir düzenin – Pehlevi hâkimiyetinin kurulması için! Değer mi?

Burada bir şeyi de hatırlatmamda yarar vardır. 1870-1871 ve 1917-1919 tarihleri arasında baş veren feci açlıktan kaynaklanan Anadolu’ya doğru toplu göçlerin etkisiyle o bölgelerde de kıtlığın meydana gelmesine neden olmuştur. Yüz binlerce insanın toplu göçü tabi ki gittiği yerde de açlığın ve kıtlığın oluşmasına neden olabilir. İran’daki 1870-1871 açlığından kaynaklanan Anadolu’ya doğru kitlevi göç sonucunda Anadolu’da 1873-1874 yıllarında kıtlığa neden olmuştur. Aynı zamanda 1917-1919 tarihlerindeki açlıktan kaynaklanan Anadolu’ya doğru kitlevi göç, Anadolu’da 1925-1928 yıllarında açlık ve kıtlıklara neden olmuştur.[56]

1979 yılı İran İslam devrimi yapıldıktan sonra Ayetullah Ruhullah Humeyni, Rusya ve İngiltere eksenli kendi stratejisini üs konuma getirmekle muhaliflerini yurtdışı himayeden yoksun bıraktırmayı başarmıştır. Humeyni’nin muhalifleri olan karşı eksenli teşkilatlar, partiler güçsüzleşerek büyük oranda önce devlet sektörlerinden, sonra özel sektörden uzaklaştırılarak etkisizleştirildiler. Bu baskılar sonucu ülkedeki Humeyni’yle yürümekte zorlanan Sosyalistler ve karşı eksenli Liberalistler ya ülkeyi terk etmek ya da büsbütün siyasetten uzaklaşmayı tercih etmek zorunda kaldılar.

1990’lardan, yani SSCB dağıldıktan sonra İran’da yeniden oluşmakta olan yeni siyasi fikirler ve ya bastırılmış eski siyasi cereyanlar gündeme geldi ve bu cereyanlar kendi yolcularını yeni kuşaktan bularak toplumsal etkinliklerini sürdürmeye başladı. Tabi ki bu faaliyetler de kendi göç dalgasının oluşmasına neden oldu.

Son söz olarak Devrim sonrası başlayan halk hareketleri özellikle İran Türklüğünü temsil eden Güney Azerbaycan Milli Hareketi, İran’ın son 90 yıllık geçmiş siyasal hareketlerinden büyük oranda farklı ve bağımsız bir cereyan olarak doğmuştur. Bu hareket Osmanlı-Kaçar ve Türk İslam birliğini savunan bir cereyan gibi kendini gösteriyor. Bu Milli Hareket kendi ruhunda Kaçar-Osmanlı ve Türk İslam Birliğini barındırmaktadır. Haklı olarak Türk milletinin kendi mağduriyet sebeplerini İran Türk ve Osmanlı padişahlarının taht kavgalarında ve birinci dünya savaşında Türk ;slam birliği uğrunda başlatılmış davanın iflasında arıyor. Yani Osmanlı-İran Türk arasında rikabet ötesi düşmanlık olmasaydı ve Büyük dahi komutan Enver Paşa’nın uğrunda savaştığı Türk İslam Birliği iflasa uğramasaydı ve Kaçar-Osmanlı birliği feci şekilde ortadan kalkmasaydı, durum mutlaka bu değildir ve biz İran Türkleri olarak asla ve asla bu mağduriyeti yaşamazdık diye düşünüyorlar. Bu yaklaşım Türkiye yöneticileri ve teorisiyenleri tarafından oldukça doğru değerlendirilmesi ve ciddiye alınması gerekmektedir.

 

[41] bilgi için: http://sultanahmadshah.blogspot.com.tr/

[42] Yazarın 26 Kasım 2014 tarihinde Azerbaycan medyasında yayınlanan demeci, buradan elde edinebilir:

http://www.olaylar.az/news/diaspora/103061#.VIkV_oyjBYI.facebook

[43] Geniş bilgi için: yazarın 452 sayılı /Mart-Nisan 2014 Tarihli Devlet dergisinde konu ile ilgili ‘dünden bugüne gerçek İran…’ başlıklı araştırması yayınlanmıştır. Bu linkten elde edinebilir:

http://www.devlet.com.tr/makaleler/y20-DUNDEN_BUGUNE_GERCEK_IRAN_VE_GUNEY_AZERBAYCAN_MILLI_HAREKETI_.html

[44] Geniş bilgi için: yazarın 454 sayılı /Temmuz-Ağustos 2014 Tarihli, 456 sayılı Ekim-Aralık 2014 tarihli Devlet dergisinde konu ile ilgili ‘Gürcistan Türklerine Dair Türk-İslam Konsepti’ başlıklı araştırması ardışık olarak yayınlanmaktadır. Bu linkten elde edinebilir: http://www.devlet.com.tr/makaleler/yazi/54/GURCISTAN_TURKLERINE_DAIR_TURK_ISLAM_KONSEPTI.html ve

http://www.devletdergisi.com.tr/makaleler/y75-_GURCISTAN_TURKLERINE_DAIR_TURK_ISLAM_KONSEPTI_BOLUM_2.html

[45] 08. 09.2012 tarihli,  Ebtekarnews, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edinmiştir:

http://ebtekarnews.com/Ebtekar/News.aspx?NID=104168

[46] Age.

[47] Yazarın henüz yayınlanmamış ‘İran ve Azerbaycan Türklüğünü kapsayan Tebriz Merkezli Türk Düşünce Sistemi’ başlıklı araştırmasında bu konu geniş ele alınmıştır. Yazarın araştırmalarının sonuçları gösterilen rakamları doğru bulmaktadır.

[48] Bilgi için, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten alınmıştır: http://www.panahandegan.com/index.php?option=com_content&view=article&id=68:1389-09-28-08-34-47&catid=22:1389-04-16-20-58-29&Itemid=34

[49] www.bultannews.com , ‘hadaf-e Jors az khanesh-e drugin Amar-e Mohaceran-e Iranıyan ’, 14.12.2014, tarihinde bu linkten alınmıştır,  http://www.bultannews.com/fa/news

[50] Bu konuyu Sayın bakanımız Sadi Somuncuoğlu’nun tavsiyesi üzerine ayrıca bir araştırma olarak çalışmışız. Yakın zamanda Türkiye’de “Kürt Topluluklarının Kökeni ve Mahabat Cumhuriyeti’nin Gerçeği” adlıyla kitap olarak basılacaktır.

[51] 11.08.2015 tarihinde bu linkten elde edinmiştir:

http://duzgun.ir

[52] 11.08.2015 tarihinde bu linkten elde edinmiştir:

http://amirchehrehgosha.blogfa.com/post-34.aspx

[53] Bu bilgiler 10.08.2015 tarihinde bu linklerden elde edinmiştir:

http://hibod.blogfa.com/post-21.aspx

http://www.presstv.com/DetailFa/2015/02/23/398863/PakistanAfghanistan

https://fa.wikipedia.org/wiki

http://www.bbc.com/persian/afghanistan/2013/11/131120_k05_afghan_refugee_in_iran

http://www.radiozamaneh.com/156857

http://heavenman.blogfa.com/

[54] Meltem Vural, ‘Şu Dağın Ardı İran’ İstanbul 2012,

[55] Ghahti-e Bozorg’ S. 62.

[56] Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Türkiye’nin açlık ve Kıtlık Tarihçesine Bakış” ,  10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edinmiştir.  www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18594623.asp

 

Kaynakça

 

 

 

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları