Yükleniyor...
İlhan Kaya’nın Coğrafi Bilimler Dergisi’nde yayınlanan “Amerikalı Türkler” makalesinden bu kısmı aynen iktibas ederek ifade etmek gerekirse, durum şudur:
ABD’de yaşayan Türklerin çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti zamanında gelmiştir, ancak Kıbrıs adasından, Balkanlardan, Kuzey Afrika’dan, Levant’tan ve eski Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölgelerinden gelen önemli etnik Türk toplulukları da vardır. Buna ek olarak, son yıllarda, modern Türk diasporasından (yani eski Osmanlı topraklarının dışında), özellikle Doğu Avrupa’daki Ahıska Türk diasporasından (örneğin, Rusya’daki Krasnodar bölgesinden), Orta ve Batı Avrupa’dan (örneğin, Almanya) ABD’ye gelen önemli sayıda etnik Türk vardır.
Türklerin ABD’de en yoğun olarak yaşadıkları eyaletler New York, Kaliforniya, New Jersey, Florida, Teksas ve Illinois’tir. Türkler şehir olarak da Paterson, New York, Miami, Chicago, Boston ve Los Angeles şehirlerinde yoğunlaşmışlardır.
Türklerin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki geçmişleri 17. yüzyıla kadar uzanır. Ancak, oldukça detaylı olan Osmanlı Devleti arşivleri dışında bunu doğrulayan fazla bir kayıt bulunmamaktadır. Türklerin ABD’ye göçleri 1820’li yıllara dayansa da, kayda değer göç hareketleri 19. yüzyılın son çeyreğinde başlar ve 20. yüzyılın hemen başında doruk noktasına ulaşır.
Amerikan göçmen bürosu verilerine göre 1820-2000 tarihleri arasında Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nden 450,539 kişi ABD’ye göç etmiştir (INS, 2001). Özelikle, Osmanlı İmparatorluğunun son yılları, ABD’ye göçün doruğa ulaştığı zamanlardır. Örneğin, 1900-1920 tarihleri arasında 291,435 göçmen Atlantik Okyanusunu aşarak ABD’ye gitmiştir.
Osmanlı Devleti’nden ABD’ye en büyük göç dalgası ABD’de köleliğin yasaklanmasından sonra olmuştur. 20. yüzyılın başlarında Ford Motor Şirketi’nin Detroit fabrikalarında çoğu Elazığ kökenli 7 binden fazla Türk işçinin çalıştığı bilinmektedir. Ancak I. Dünya Savaşı Türklerin ABD’deki varlığını olumsuz yönde etkilemiştir. Göçün en yavaş olduğu dönem ise iki cihan harbi arasındaki tarihlere tekabül eder. Bu süreçte ABD’deki Türklerin çoğu ülkelerine dönüp Osmanlı ordusu saflarında savaşa katılmıştır.
İstanbul ve İzmir’in işgalleri üzerine fabrikalardaki Yunan ve Türk işçileri arasında kavgalar çıktığı, ABD’deki Türklerin yarısına yakınının Türkiye’ye dönerek Türk Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci kuvvetlere karşı savaşmayı tercih ettikleri bilinmektedir. Türklerin ikinci büyük geri göçü, Büyük Buhran sırasında olmuştur. Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ABD’ye gemiler göndererek geri dönmek isteyen Türklere ücretsiz biçimde Türkiye’ye geri dönüş imkânı sağlamıştır. Bu yüzden de Türkiye’den ABD’ye doğru göçlerde gittikçe bir azalma yaşanmıştır. Özellikle de 1930’lu yıllar, Türkiye’den ABD’ye göçün en düşük olduğu yıllardır (INS, 2001). Tarihsel boyutta Türklerin ABD’ye göçü incelendiğinde, üç farklı “göç dalgasının” varlığı dikkati çeler:
Birinci göç dalgası 1820’de başlayıp, birinci dünya savaşının sona ermesi ile biten yaklaşık yüz yıllık bir dönemi ihtiva eder. Bu dalga, düşük gelirli ve eğitim düzeyi düşük Osmanlı köylüsünü temsil etmektedir. 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı ekonomik çöküntü, ABD’ye yapılan ilk göç dalgasının en önemli itici faktörüdür. Amerikan göçmen bürosu verilerine göre, bu dönem zarfında 300 bine yakın kişi Osmanlı İmparatorluğu’ndan ABD’ye göç etmiştir. Osmanlı Devleti kaynakları ise 1885-1912 arasında 80,000 kişinin ABD’ye göç ettiğini göstermektedir (Karpat, 1995).
Frank Ahmed’e (1986) göre aradaki fark Osmanlı Devleti’nden göç eden birçok göçmenin, devletten izinsiz olarak ABD’ye göç etmesinden kaynaklanmaktadır. Anadolu köy ve kasabalarından gelen bu birinci dalga göçmenler, Trabzon ve Samsun limanlarından fındık yükleyen Fransız gemilerine binerek Marsilya üzerinden ABD’ye geçiyorlardı (Ahmed, 1986). Amerikan göçmen bürosu Osmanlı Devleti ve Türkiye’den 1920 yılına kadar göç eden insanlar için, yaklaşık 300 bin gibi bir rakam vermesine rağmen ilk göçmenlerin bir çoğu aslında etnik Türkler değildi. Etnik sınıflandırma probleminden dolayı göçmen bürosunun bu döneme ilişkin kayıtları, yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı gerçeği yansıtmaz. Buna rağmen Altschiller (1995) ve Frank Ahmed (1986) 1920’li yıllara kadar ABD’ye gelen Müslüman Türklerin sayısını 45 bin ile 65 bin arası gibi bir rakam olarak vermektedirler.
İlk göç dalgasında dikkat çeken diğer önemli noktalardan birisi de, göçmenlerin Türkiye’deki ikamet yerleridir. Türk göçmenlerinin bir çoğu Harput (Elazığ), Antep, Trabzon, Akçadağ, Dersim (Tunceli), Siverek, Rize ve Samsun gibi daha çok Anadolu’nun doğusundan diyebileceğimiz kentlerden geliyorlardı (Ahmed, 1986). İzmir ve Mersin’den de göç edenler olmuşsa da, büyük çoğunluk Anadolu’nun doğusundandı. Göçün çoğunlukla, söz konusu yerlerden olması da sebepsiz değildi. Harput’taki Amerikan misyoner okulu, sadece o bölgedeki Hıristiyan Ermenilere yardımcı olmuyor, aynı zamanda ABD’deki zenginlikleri ve imkanlarından bahsederek, birçok Anadolu insanının da bilgilenmesini sağlıyordu (Karpat, 1995). Zira Anadolu’nun doğusundan göç eden kırsal kökenli Türklerin ekonomik standartları oldukça düşüktü ve daha iyi şartlarda yaşama yolları arıyordu. Bu yüzdendir ki Anadolu’nun doğusundan göç edenlerin temel göç sebepleri ekonomikti. Bu göçmenler sanayileşmiş büyük şehirlere yerleşip vasıfsız işçi olarak çalışmışlar, kazandıkları paraların büyük bir kısmını Türkiye’ye geri göndererek ailelerine katkıda bulunmuşlardır. Bir yandan Osmanlı Devleti’ndeki ekonomik zorluklar, öte yandan ABD’nin duyduğu iş gücü ve sunduğu iş imkanları, ABD’ye göçü cazip hâle getiriyordu. Göç eden Türklerin hemen hepsi genç ve bekar erkeklerden oluşuyordu. Türkler, eşleri ve çocuklarını ABD gibi uzak ve Müslüman olmayan bir diyara götürmek ya da arkalarında kendilerini yıllarca bekleyecek birilerini bırakmak istemiyorlardı. Bununla birlikte birinci göç dalgasıyla ABD’ye gelen Türklerin diğer bir özelliği ise, kendilerini Türk olarak değil de, Osmanlı ya da Müslüman olarak tanımlıyor olmalarıydı. Türkiye’den ayrıldıkları zaman Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmadığı ve ulusçu düşünceler yaygınlaşmadığından, ulusçuluk fikri onlar için çok fazla bir anlam taşımıyordu. Kimliğin asıl belirleyicisi ulustan ziyade din idi (Ahmed, 1986). Zaten Osmanlı döneminde millet yapısında ırk, milliyet, ulus değil din esas alınıyordu. Osmanlı millet yapısı Müslüman ve gayrimüslim olmak üzere iki grupta incelenirdi.
Bu arada o süreç içerisinde ABD’ye göç eden Türklerin anlattığı hikayeler zamanın şartlarından ve insanların olaya bakışı açısından ilginç kesitler sunmaktadır. Frank Ahmed’in (1986, s. 86) kitabında aktardığı genç bir adamın hikayesi şöyledir;
“20 yaşında ve arkadaşlarımın gözünde güçlü ve kuvvetli biriydim. Çalışmak istiyordum fakat işyoktu. Çaresizdik. Bugünün Türkiyesinde bunu anlamak güç olabilir. Bu gün bir çoğumuz 1912 standartlarına göre zenginiz. İşimizin ve aşımızın olmadığı bu çaresizlik zamanında duyduk ki Amerika gibi bir ülke varmış. Orada iş çok ve işçiye ihtiyaç varmış. Çünkü bu ülkenin nüfusu çok azmış. Sakat veya kör olmayan herkes için iş olduğunu duyduk. Amerika’nın hiç kimsenin milliyetine bakmadan herkese kucak açtığını duyduk ve hissettik. Köye bu haberi ilk kez kimin getirdiğini bilmiyorum, fakat bütün konuştuğumuzun bu konu olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Amerika yaşam ümidimiz olmuş, rüyalarımıza girmişti.
Binlerce genç ve bekar Türk erkeği, memleketlerini bırakıp, yeni fırsatlar ülkesi diye işittiği ABD’ye göç ettiler. Bu gençlerin, kol gücü dışında bir becerileri olmadığı gibi, gittikleri toplumla iletişim kuracak bir dilleri de yoktu. Çoğu henüz bir Anadolu kenti bile görmemiş, kırsal kesimden gelen bu delikanlıların tek varlıkları, kendilerini her şeye rağmen bilinmeyenler diyarına götüren cesaretleri idi. Gittikleri diyar sadece uzak değil, aynı zamanda çok farklıydı.”
Türklerin göç ettiği yerler, ABD endüstrisinin işçiye ihtiyaç duyduğu New York, Massachussetts, Michigan, Illinois, Pennsylvania gibi endüstrinin ağırlıkta olduğu eyaletlerdi.
Chicago, Pittsburgh, Detroit, Philedelphia, New York, Peabody, Salem gibi şehirler Türklerin akın ettiği endüstri merkezleriydi (Halman, 1980). Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen diğer göçmenler gibi Türkler de Ellis adasından ABD’ye geçiş yaptıktan sonra diğer bölgelere dağılıyorlardı. Ellis adası Amerikalı yetkililerin, bütün göçmenlerin sağlık kontrolunu yaptığı ve sorguya çektiği bir mahşer yeri gibiydi. Bir çok Müslüman Türk, Müslüman oldukları için ülkeye sokulmayacağıendişesini taşıyordu. Bu endişelerden dolayı, giriş kapısında müslüman olduklarını deşifre edebilecek isimlerini değiştirenler de az değildi (Ahmed, 1986). Bekir Baker, Hüseyin Sam, Ali Alli, Ahmet Frank oluyordu. Ülkeye kabullerini kolaylaştırmak için izledikleri diğer bir strateji ise, kendilerini Ermeni ya da Süryani olarak takdim etmeleriydi. Böylece geçişlerinin daha kolay olacağını düşünüyorlardı. Balkanlardan gelen Türkler de vardı. Onlar da sınır kapısındaki Amerikalı görevlilere kendilerini Arnavut, Bulgar ya da Sırp olarak tanıtıp ABD’ye kabullerini kolaylaştırmaya çalışıyorlardı (Ahmed, 1986).
ABD’ye birinci göç dalgası ile gelen Türklerin ABD’deki hayatları, yaşadıkları zorluklar ve yeni topluma entegrasyonları hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Frank Ahmed’in yazdığı “ABD’deki Türkler: Osmanlı Türk’ünün Göçü” bu anlamda en önemli kaynaktır. Ahmed’e (1986) göre, Anadolu köylüsünden oluşan birinci göç dalgasındaki Türklerin, ABD’ye gelişlerindeki temel sebep ekonomikti ve hiç bir göçmen ABD’ye yerleşmek maksadıyla gelmiyordu. Asıl gaye birkaç sene çalışıp, para biriktirip, geldikleri köylerine zengin olarak dönmekti. Bu paralarla daha sonra ev, arsa alacak ve rahat bir hayat sürdüreceklerdi.
İlk Türk göçmenleri, çoğunlukla New York, Detroit, Chicago ve Boston gibi şehirlerdeki fabrikalarda, gelir gelmez iş bulabiliyorlardı. Aralarında bir kaç kişinin, Ingilizceyi biraz anlaması ve konuşması, diğerlerinin iş ve kalacak yer bulması için yeterliydi. Ahmed (1986) ve Karpat’a (1995) göre kültürel ve dini farklılıkların yanında Ingilizce bilgisindeki eksiklikler, bir çok Türk’ün Amerikan toplumundan kopuk bir hayat sürmesine sebep oluyordu. Kısa zamanda Türklerin ve Rumların açtıkları kahvehaneler, memleket hasreti ile yanan Türkler için önemli bir buluşma yeri oldu. Buralarda kağıt oynayıp sohbet ederek hem eski alışkanlıklarını devam ettiriyor, hem de memleket hasretlerini unutmaya çalışıyorlardı.
Bu şekildeki, içinde yaşadığı toplumdan izole hayat tarzı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişmeye başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin 1923’de ilan edilmesi ile birlikte ABD’deki Türklerin neredeyse yarısı anavatana dönmüştür (Ferris, 1995). Kalanlar ise artık ABD’de kalıcı olmaya karar verip, İrlandalı, İtalyan ve Fransız bayanlarla evlenip yeni memleketlerinde yuva kurarak yeni bir hayata başladılar. Bir kısmı gelenek ve kültürel değerlerini korumaya çalışsa da, bu yeni durum asimile olma yönünde bir başlangıç teşkil ediyordu. Nitekim bütün çabalarına rağmen, küçük bir azınlık hâlindeki Türk göçmenler, ilerleyen yıllarda Amerikan toplumu içerisinde kaybolup gideceklerdi.
Amerika Birleşik Devletleri 1924 yılında göçmenlik yasalarında büyük değişiklikler yapmış, bir kısım ülkelerden göçü ciddi şekilde sınırlamıştı. 1924 göçmenlik yasası, ABD’ye göçlerde ABD’de yaşayan değişik grupların ulusal kökenlerini esas alıyordu. Yani bir ülkenin ABD’ye göç vermesi büyük oranda ABD’ye daha önce gelmiş göçmenlerinin sayısına bağlıydı (Shanks, 2002). Bu durumda İngiltere gibi ülkeler, uygulanan göç kotasından pek fazla etkilenmiyor, aksine ABD’ye göç verme yönüyle avantajlı duruma geliyorlardı; çünkü ABD’de İngiltere kökenli vatandaşların sayısı oldukça fazla idi.
Amerika Birleşik Devletleri 1924 yılında göçmenlik yasalarında büyük değişiklikler yapmış, bir kısım ülkelerden göçü ciddi şekilde sınırlamıştı. 1924 göçmenlik yasası Türkiye’ye ise yıllık yüz kişilik bir kontenjan öngörüyordu. Ancak Türklerin ABD’ye göç etmekteki isteksizliği nedeniyle, 1930-1940 yılları arasında Türk göçü yüz kişilik kontenjanı bile doldurmuyordu. Bu kontenjanlardan öncelikle faydalananlar ise ABD’deki akrabası olan Türk göçmenlerdi (Shanks, 2002). Birinci Dünya Savaşı sonrası Türk göçünün azalmasının önemli bir sebebi, yeni kurulan Türk devletiydi. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni ümitleri beraberinde getirmiş ve başka yerlerde fırsatlar aramasına gerek bırakmamıştı (Halman, 1980). Hatta Cumhuriyetin kurucuları, Doğu Avrupa ve ABD gibi dünyanın değişik taraflarında yaşayan Türkleri Türkiye’ye dönmeye teşvik ediyordu.
Ortaya çıkan bu yeni durum, Türklerin ABD’ye ilgisini azaltarak, Türk göçünün büyük ölçüde düşmesine sebep olmuştur.
ABD’ye göçün azalmasının diğer bir sebebi de, Türkiye’den göç etmek isteyen gayrımüslim Osmanlı/Türk vatandaşlarının sayısında meydana gelen azalmadır. Zaten yıllarca Türkiye dışına yaşanan gayrimüslim göçü giderek azalmış, geriye kalanların hakları ise 1923 Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmıştı (Lewis, 1961). Onlar da yeni şartlar altında göç etme ihtiyacı duymamışlardır (Bali, 2004).
Neticede, Birinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’den ABD’ye göç, ciddi bir şekilde yavaşlayarak yıllık yüz kişinin altına düşmüştür. Hâliyle, 1930-1950 yılları arası Türkiye’den ABD’ye göçün en yavaş olduğu dönemleri temsil etmektedir (Altschiller, 1995). Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra, Türkiye’ye tanınan yıllık yüz kişilik kontenjan yetersiz olmaya başlamıştır. Bu durum ABD’nin 1965 yılında yaptığı yeni göçmenlik yasasıyla ciddi anlamda değişmiş ve Türk göçünün yeniden artmasını sağlamıştır.
Türklerin ABD’ye göçlerinin dikkat çeken ilginç bir yanı ise, Birinci Dünya Savaşı öncesi ABD’ye giden Türklerin, savaşın bitimi ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile birlikte, geriye dönmesidir. Karpat’a (1995) göre ABD’deki Türklerin Türkiye’ye dönüş oranları, geriye dönen Hıristiyanların üç katından daha fazla idi. Ahmed (1986) ABD’den Türkiye’ye geri dönen Türklerin rakamlarını 25,000 olarak verirken, Halman (1980) geriye dönüşlerin yüzde seksenlere vardığını ifade etmektedir. Geriye dönüşler ABD’de kalan Türkler üzerinde de büyük etkiler bırakmıştır. Önceleri birçok Türk’ün yaşadığı mahalleler bu dönüşler nedeniyle boşalmaya başlamıştır. Türkler, çoğunlukta oldukları semtlerde azınlık durumuna düşmüş ve bu durum, kalanlar üzerinde duygusal olarak olumsuz etkiler bırakmıştır.
Bugün bir çok Türk’ün yaşadığı geriye dönüp dönmeme yönündeki kararsızlık, ilk Türkler için de söz konusuydu. 2002 yılı ABD Kongresi milletvekilleri seçimlerinde Demokrat Parti’nin aday adaylarından Osman Bengur (Oz Bengur)’ün makalenin yazarına aktardığına göre, babası, ABD’de geçirdiği kırk yıla rağmen, Türkiye’ye geri dönmeyi düşünmüş, fakat bir türlü dönememişti. ABD’ye geçici olarak gelmiş olmanın verdiği duyguyla bir çok Amerikalı Türk, bir gün mutlaka döneceğini düşünmüş ancak bir çoğu neticede dönmemiştir. ABD’de geçici yaşama düşüncesinin, ABD’deki Türk toplumu üzerinde olumsuz etkiler bıraktığını da unutmamak gerekir. Kalıcılığın önemli belirtilerinden olan kurumsallaşma, ilk Türkler arasında oldukça düşük düzeydedir. Okul açma ve dernek kurma gibi müesseseleşme faaliyetleri, daha çok İkinci Dünya Savaşından sonra giden Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Birinci Dünya Savaşını takip eden 30 küsür süre içerisinde Türkiye’den ABD’ye göç, en düşük düzeyde gerçekleşti. 1930 ve 1940’lı yıllarda yıllık Türk göçmen sayısı yüz bile değilken, 1950’lerin sonlarından itibaren ciddi artışlar oldu. İkinci göç dalgası, 1950 ve 1960’lı yıllarda ABD’ye akın eden eğitim düzeyi yüksek “Cumhuriyet çocuklarını” temsil etmektedir. Özelikle 1965 yılında ABD hükumetinin düzenlediği yeni göçmen yasası ile göç dalgası oldukça yüksek bir seviyeye ulaştı. Johnson hükumetinin yaptığı 1965 tarihli göçmenlik yasası, göçlere liberal bir yaklaşım getirerek, ABD’ye göçü ulusal orijin, ırk ve din kriterlerine göre ayarlayan ayrımcı nitelikteki 1924 yasasını yürürlükten kaldırdı (Shanks, 2002). 1924 göçmenlik yasası Rusya, Polonya ve Italya gibi Avrupa ülkeleri ile birlikte, bir çok uzak doğu ülkesi ve Türkiye gibi Müslüman ülkelere de kotalar öngörüyordu. Bunun sonucu olarak ta, bu ülkelerden ABD’ye göç minimum seviyeye inmişti. 1965 yasası ABD’ye göç verebilecek ülke ve millet çeşitliliğinin artması için gerekli olan düzenlemeleri sağlamış ve Türkiye gibi ülkelerden ABD’ye göçün ciddi oranlarda artmasını sağlamıştır.
1950-1980 arasındaki otuz yıllık süre zarfında 27 binin üzerinde Türk ABD’ye gitmiştir. Bu rakamın 23 binden fazlası 1960 sonrasına tekabül eder (INS, 2001). 1970’li yıllara gelindiğinde, Türk göçmen sayısı giderek artmış ve yıllık iki binin üzerinde gerçekleşmişti. Dolayısıyla 1965 göçmenlik yasası, Türklerin ABD’ye göçleri açısından oldukça önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir.
Bir önceki göç dalgasındaki Türklerle kıyaslandığında, çok büyük farklılıklar arz eden ikinci göç dalgasını oluşturan Türkler (1950-1980 arası göçmenler), Türkiye dışına yaşanan beyin göçünün de öncüleri olmuşlardır. Oldukça ulusçu ve seküler olan bu gruptaki Türkler, doktor, mühendis, mimar ve akademisyenlerden oluşan yüksek eğitimli profesyonellerdi (Karpat, 1995). Kendilerini dini kavramlar yerine ulusçu kavramlar ile tanımlıyorlar, Türklüklerini ön plana çıkarıyorlardı. Ağırlıkta erkeklerden oluşan bu profesyoneller arasında, önceki göç dalgasına nisbeten daha fazla kadın göçmen vardı. Çeşitli profesyonel meslek gruplarından gelen bu göçmenlerin bir kısmı, ailelerini beraberlerinde getiriyorlardı. Bu grubun üyeleri bugün aynı zamanda aktif hâlde çalışan bir çok Türk derneğinin de kurucularıdırlar (Kaya, 2003).
Karpat’a (1995) göre 1948-1980 arasında ABD’ye gelen profesyonellerin sayısı, 10 ile 50 bin arasında değişmektedir. Bu profesyonellerin de bir kısmı Türkiye’ye dönmesine rağmen, büyük kısmı ABD’ye yerleşmiştir. Türkiye ile ABD arasında başlayan yakınlaşma, Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olması ile zirve noktaya ulaşmış ve profesyonellerin ABD’ye göç etmesine ivme kazandırmıştır. 1950 öncesi yıllık Türk göçmen sayısı 100’ün altında iken, 1970’li yıllar ile birlikte iki bine çıkmıştır. Profesyonel meslek gruplarının (mühendis, doktor ve mimar gibi) ABD’ye ilgi duymasının en önemli sebeplerinden birisi, ABD eğitim sisteminin yararcı olması ve pratikliği ön plana çıkarmasıydı. Eğitimin bu çekiciliği göçün tek sebebi değildi elbette. Eş zamanlı olarak, Menderes hükümetinin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri için getirdiği zorunlu hizmet şartı da, Türkiye dışına çıkma yönünde itici bir faktör oldu.
Bu profesyonel grup, Amerikan toplumu içinde orta ve yüksek sınıf vatandaşlar olarak yer bulmakta gecikmemiştir. Eğitim düzeyleri ve yüksek gelirleri bunu büyük ölçüde kolaylaştırmıştır (Ahmed, 1986). Birçokları, Amerikalı bayanlar ile evlenerek entegre olma yönünde hızlı bir süreç yaşarken, Türk kültür ve ulusçuluğunu da tanıtmak ve desteklemekten geri durmadılar (Bilge, 1996).
Bunu hem kişisel çabaları, hem de kurdukları dernekler vasıtasıyla yapmışlardır.
Bu dönemdeki Türk göçü, sadece yüksek eğitimli profesyonel insanlarla sınırlı değildi. 1965 yılı göçmenlik yasasındaki yeni düzenlemeler ile birlikte, bir kısım teknik bilgilere sahip meslek kollarından da göç edenler vardı. Rochester şehrine gelen terzi grubu buna güzel bir örnek teşkil eder.
ABD tekstil endüstrisindeki işçi ihtiyacından dolayı gelen terziler, dikiş atölyelerinde çalışmaya başlamışlardır (Ahmed, 1986). Bugün Rochester’daki Türk toplumu büyük ölçüde göçmen terzi grubunun kurduğu bir topluluktur. Bunlar, profesyonel grubun aksine, daha muhafazakar kültürel arka-planlardan geliyorlardı. Rochester bölgesindeki Türk camilerinin açılmasında da bu grubun ciddi katkıları olmuştur.
İkinci göç dalgası içinde dikkati çeken diğer bir grup ise eski Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan değişik Türk grupları ve bunların ABD’ye göçleridir. Sovyet baskısından kurtulmak isteyen Kırım ve Kafkas Türkleri, ABD’nin sağladığı ayrıcalıklardan faydalanarak 1960 ve 1970’li yıllarda ABD’ye göç etmişlerdir. New York ve New Jersey çevresinde yaygın olarak yaşayan Karaçay ve Kırım Türkleri bu nedenle ABD’ye göç eden Türklerdendirler. Bugün New York çevresindeki Türk toplumu içinde aktif olan bu topluluklar, Türk gününde de diğer Türkler ile birlikte Madison Avenue’de her yıl yürüyerek Türk birliği düşüncesine desteklerini göstermektedirler (Kaya, 2004).
Kısaca 1950’den sonraki göç dalgası ise vasıflı ve iyi eğitimli Türklerin de ABD’ye olan göçüne sahne olmuştur. Meslek olarak çoğunlukla doktor, mühendis veya bilim insanı olan bu göçmenler günümüzde giderek göze batan bir etkinliğe ulaşmışlardır. Çoğu meslek sahibi insanlar olan bu Türkler, ortanın üstünde bir gelir seviyesine sahiptirler. Buna rağmen kırsal kökenli göçler az sayıda da olsa devam etmiş olup; özellikle 1960’lı yıllardan itibaren Giresun’un Yağlıdere ve Espiye ilçelerinden Amerika’ya yoğun oranda göç yaşamıştır. Bugün Amerika’da 50.000’den fazla Yağlıdere kökenli vatandaş bulunmakta olup bu sayı ilçe nüfusunun 3 katından daha fazladır. Bunun dışında Çorum’un Alaca ilçesi ve köylerinden de ciddi miktarda vatandaş 1980’li yıllarda Amerika’ya göç etmiştir.
Türkiye’den ABD’ye yönelik son göç dalgası ise, 1980’li yılların sonlarında ABD’ye gelen, farklı sosyal ve ekonomik grupları kapsayan kozmopolit bir grubu karakterize eder.
ABD’nin duyduğu iş gücü ihtiyacından ötürü Atlantik Okyanusu’nu aşarak ABD’ye giden Türkler, önceden sorgulamadıkları, hakkında düşünmedikleri kimliklerini bir şekilde anlama ve tanımlama durumunda kalmaktadırlar. Yıllarca benzerleri (diğer Türkler veya Türkiyeliler) ile aynı ortamda (Türkiye) olan Türk göçmenler, yeni mekanlarında farklı anlayış ve yaşam tarzları ile karşılaşınca, kendi farklılıklarına karşı daha duyarlı hâle gelmekte ve kendilerini tanımlama zorunda kalmaktadırlar.
ABD’deki Türkler özellikle müzik, yüksek eğitim, bilim ve tıp dallarında yaşadıkları topluma büyük katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bu dalların dışında bile bazı Amerikalı Türklerin büyük başarılar elde ettiği bilinmektedir. Örneğin tiyatro sanatçısı Tunç Yalman 1966-1971 yılları arasında Milwaukee Repertuvar Tiyatrosunun sanat müdürlüğünü yaparak takdir toplamıştır. Türk kökenli gazeteci Osman Karakaş 1991 yılında ABD’nin prestijli Ulusal Basın Ödülü’ne hak kazanmıştır. Sanat tarihçisi Esin Atıl uzun yıllar boyunca ABD’nin ulusal müzesi olan Smithsonian Enstitüsünün Sacchler İslam Sanatı Galerilerini yönetmiş, çok sayıda makale ve kitaba imzasını atmıştır. Fizikçi Feza Gürsey Yale Üniversitesi’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış, katkılarından dolayı 1977 yılında Oppenheimer Ödülünü, 1979’da Einstein Madalyası, 1981’de de New York Akademisi’nin Morrison Ödülünü kazanmıştır. Biyokimyager Aziz Sancar, hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmıştır.
ABD’deki Türklerin en iyi bilinen katkıları müzik sanayinde olmuştur. 1947 yılında Atlantic Records müzik firmasını kuran Ahmet Ertegün ve kardeşi Nasuhi Ertegün 1960-1990 yılları arasında çok sayıda Amerikalı pop müzik sanatçısını üne kavuşturan kişiler olarak bilinmektedir. Gene müzik dalında Manhattan/EMI Records firmasının kurucusu Arif Mardin, Norah Jones dahil birçok ismi üne kavuşturmuştur.
Ayrıca ABD’deki Türkler siyaset alanında isimlerini duyurmaya başlamışlardır. Osman Öz Bengür 2006 yılındaki ABD Temsilciler Meclisi seçimlerine Maryland kentinden adaylığını koyarak ABD tarihinde ABD Kongresi için yarışan ilk Amerikalı Türk olma ayrıcalığını kazanmıştır. Selahattin Doğan ise 2008 yılında New Jersey eyaletinin 3. bölgesinden ABD Temsilciler Meclisi üyeliği için yarışmıştır. Her iki aday da yeterince oy kazanamamakla birlikte ABD’de Türklerin ilk defa siyasete adım atmalarını sağlamışlardır.