16.07.2024

Anayasa nereye eğriliyor?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başlangıçtan günümüze kadar geçirmiş olduğu kapsamlı değişiklikler üzerinden irdelenmelidir.


Anayasa, toplumsal varlığın sürdürülmesinde başat rol oynayan ‘millî devlet’ yapısı ile kişi hak ve özgürlüklerinin temel taşıdır. Zaman içinde meydana gelen toplumsal değişmelere göre anayasa da değişebilir. Burada önemli olan, değişmenin devlet işleyişinin toplum üzerindeki etkileri bakımından ne yönde seyredeceğidir.

Anayasa değişikliği, eskiye göre daha fazla üretkenlik, özgürlük ve toplumsal bütünlük kazandırmış ise toplumsal bir gelişmeden; tam aksine yoksulluk, baskı ve ayrışma biçiminde yansımaları olmuşsa toplumsal bir gerilemeden söz edilir. Bu anlamda, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başlangıçtan günümüze kadar geçirmiş olduğu kapsamlı değişiklikler üzerinden irdelenmelidir.

Kuruluş anayasası olarak 1924 Anayasası

Türk yönetim yapısını ve toplum düzenini şekillendiren anayasanın özü, büyük ölçüde 1924 Anayasasında ortaya konmuştur. Bu düzenleme ile bir saray yönetim kültürü olan saltanat ve hilafet gibi kurumların yerine, millî egemenlik ile akıl ve bilimi önceleyen modern cumhuriyet yönetimine geçilmiştir.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin olurken, yasama ve yürütme yetkileri TBMM’e verilmiştir. Yargı yetki ve hakkı, bağımsız mahkemelere verilmiştir.[1] Böylece, demokrasinin temeli olan ‘güçler ayrılığı’ ilkesine kısmi bir başlangıç yapılmıştır.

1924 Anayasasında, Türk Devleti’nin dininin İslâm olduğu şeklinde bir hüküm yer almış olsa da1928’de yapılan değişiklikle bu madde çıkarılmıştır. 1924 Anayasası’na, 1937 tarihinde yapılan değişiklikle devletin nitelikleri arasına laiklik ilkesi de girmiştir.[2] Bu değişiklikler aracılığıyla Türk Devleti’nin millî ve laik bir devlet olması anlayışı pekiştirilmiştir.

1924 Anayasası, Türk kimliği ve egemenliğine vurgu yapması bakımından önemli bir hukuki çerçeve oluşturur. Bir kuruluş anayasası olarak ve modern cumhuriyet yönetime geçişin sağlanması konusunda önemli bir atılım sayılır.

Toplumsal gelişmenin motivasyonu olarak 1961 anayasası

1961 Anayasası ile yürütme organının, toplum üzerinde ‘otoriter’ tutuma yönelmesini engellemek maksadıyla tam olarak ‘güçler ayrılığı’ ilkesine geçilmiştir. TBMM, ‘Millet Meclisi’ ve ‘Cumhuriyet Senatosu’ biçiminde ikili bir yasama yapısına dönüşmüştür. Yasama organı olarak TBMM’nin çıkardığı yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. ‘İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır.’ hükmü ile yönetimin yasalara tam uyumunu sağlamak için bütün idari işlemler Danıştay denetimine açılmıştır.  Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. İşçi ve memurlara sendika kurma hakkıyla birlikte grev hakkı tanınmıştır.[3] Türkiye’de, dengeli bir toplumsal kalkınma olması için siyasi demokrasi ile iktisadi demokrasinin birlikte gerçekleşeceği hukuki bir alt yapı oluşturulması amaçlanmıştır.

1961 Anayasası, kişi hak ve özgürlüklerine verdiği önemden dolayı güçlü ‘yürütme’ karşısında özgürlükçü bir anayasa olarak bilinir. Yönetici sınıfın uygulamaları daha çok sorgulanmaya başlamış, grev ve toplu sözleşme gibi işçi hakları ile gençlik hareketlerinde canlanma yaşanmıştır.

Demokrasi ile yüksek kültür ilişkisi

 1961 Anayasası, geçmiş dönemin ‘yürütme’ gücüne yönelik belirli fren düzenekleri getirmiştir. 1924 Anayasası, her daim geçerli olacak güçlü bir Türk devlet yapısı ve toplum inşa etmeye odaklanırken; 1961 Anayasasının, kişi hak ve özgürlükleri üzerinden girişimci bir toplum yapısını hedeflediği anlaşılıyor.  1961 Anayasası, bu yönüyle ileri düzeyde bir toplumsal gelişmeyi temsil eder.

1961 Anayasasının getirdiği nispeten özgürlükçü ortamda, özellikle üniversitelerde, ‘solcu’ ve ‘milliyetçi’ gençlik yapılanmaları canlılık kazanmıştır. Bu özgürlük ortamı, yönetici sınıfın toplumsal sorunları çözecek yüksek kültürden yoksun olması yüzünden hızlı bir biçimde siyasal popülizmin akışkanlığına teslim olmuştur. Başlangıçta, ülkenin tam bağımsızlık davası ve kapitalist sömürüye karşıtlık üzerinden ortaya çıkan aşırı ‘sol düşünce’, Sovyetçilik, Kürtçülük ve Çincilik militanlığına evrilmiştir. Mevcut düzeni sorgulayan bir toplumsal hareketlilik, esrarengiz bir biçimde amacından saparak devlet düşmanlığına ve teröre yönelmiştir. Toplum kalkınması etrafında şekillenen asıl milliyetçi düşünce ise kendi enerjisini tümden ‘komünizm’ ve ‘bölücülük’ karşıtlığına sabitlemiştir. Bu yüzden, milliyetçi düşüncenin vurguncu kapitalist sistem ile hesaplaşması unutulmuştur.

Bir dönüm noktası olarak 1982 anayasası

12 Eylül 1980’de, üniversite merkezli gençlik hareketlerinin talihsiz bir biçimde terörize edilmesi sonucunda, bu olaylar bahane edilmek suretiyle uğursuz bir darbe yapılmıştır. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, ‘hayır’ demenin neredeyse yasaklandığı bir ortamda yapılan referandum ile ülke yeni bir anayasa düzenine sokulmuştur.

1982 Anayasası, devletin yürütme yetkisini kullanan Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın konumunu güçlendirmiştir. Cumhuriyet Senatosu kaldırılmış ve tek meclis sistemi benimsenmiştir. 1961 Anayasasındaki ‘katılımcı’ demokrasi anlayışı daraltılarak siyasetin yalnızca siyasi partiler ve seçilmiş devlet organları eliyle yürütülmesi ilkesi benimsenmiştir. Bu bağlamda, sendikaların, derneklerin, vakıfların ve meslek kuruluşlarının kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemeleri yasaklanmıştır. Meslek kuruluşlarının, kuruluş amaçları dışında faaliyet göstermeleri önlenmiştir[4].

 1982 Anayasası ile siyasal iktidarın, toplum üzerinde aşırı güç kullanımını dengeleyici bir rol oynayan ‘baskı gruplarının’ toplumsal sorunlarla ilgili etkinliklerine ket vurulmuştur. Oysa, siyasal iktidarların, güçlü bir propaganda ağı oluşturmak suretiyle her zaman toplum üzerinde etkili bir manipülasyona girişme ihtimali vardır. Toplumu aydınlatma ve bilinçlendirme ile doğru yönde bilgilendirme konusunda siyasal muhalefet de yetersiz kalabilir. Bu durumda, sendikalar, dernekler, meslek kuruluşları (sözgelimi barolar, v.b.) gibi örgütlü ve yüksek kültür mensubu insanlar, toplumsal muhalefete katkıda bulunabilir. Baskı grupları, iktidar olmayı amaçlamadan siyasal kararları toplum adına etkilemeye çalışan sivil oluşumlar olarak bilinir. Topluma, demokrasi kültürünün yerleşmesi bakımından oldukça önemlidir.

Demokrasinin çeldirilmesi ve çıkar grupları  

1982 Anayasası, baskı gruplarını dar bir alanda etkinlik yapmaya zorlayarak halktan kopuk siyasal iktidarları rahatlatmıştır. Otoriterliğe soyunan siyasal iktidarlar, 1982 Anayasasının getirdiği düzenlemeler sayesinde baskı gruplarını muhalif siyasetten uzaklaştırmış ve örgütlü toplumsal denetimden kurtulmuştur. Yüksek kültür taşıyıcısı kişi ve örgütlerin, siyasal ve toplumsal olaylara karışması önlenirken, özünde tarafsız olması gereken birçok kamu örgütü büyük ölçüde siyasetin içine sokulmuştur.  Söz gelimi, diyanet, v.b. gibi kamu kurumlarının yönetim kadroları, siyasal iktidar lehine döne döne siyaset yapmaktadır.  Buna karşılık, mevcut iktidar, kendi yandaşı sendika, dernek, vakıf ile çeşitli cemaat ve tarikatlar gibi ‘çıkar grupları’ ile bir güç koalisyonu oluşturmuştur. Oysa, baskı grupları, yalnızca siyasal iktidarı değil, aynı zamanda kendi tabanını temsilde gevşek davranan muhalefet partilerini de eleştirerek demokratik gelişmeye katkı sağlar.

1982 Anayasası, özellikle eleştirel ve analitik düşünce sahipleri ile muhalif durumda olan kişi ve kurumların düşünce özgürlüklerini, siyasal iktidar lehine sınırlandırmış oldu. Ayrıca, ülkedeki en etkili bilgi ve düşünce üretim merkezleri olan üniversiteleri, Yök aracılığıyla siyasal iktidarın müdahale edebileceği bir hale getirdi. Üniversiteler, evrensel akademik kurumlar olmanın çok uzağına düştüler.

12 Eylül 1980 cunta yönetimi ve 1982 Anayasası, emek karşısında sermayeyi koruduğu gibi, vatandaş karşısında ‘yürütme’ organını yeniden aşırı güçlendirdi. Otoriterleşmeyle birlikte yolsuzluk ekonomisine ortam hazırladı. Bu anlamda, 1982 Anayasası, önceki anaysa düzenlemeleriyle toplum lehine sağlanmaya çalışılan toplumsal gelişme çizgisini geriye döndüren bir dönüm noktası oldu.

Toplumsal dönüş sürüyor

Daha sonraki anayasa değişiklikleriyle ‘yürütme’ organı, toplumun aleyhine olacak biçimde daha fazla güçlendirildi. 12 Eylül 2010 Referandumu ile yargının bağımsızlığı ortadan kalkarken yargı siyasal iktidarın gölgesi altına girdi. 16 Nisan 2017 tarihli Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi değişikliği ile demokrasinin temeli olan ‘güçler ayrılığı’ ilkesi büyük ölçüde zedelendi. ‘Tek adam’ rejimi tartışmaları başladı.

Sonuç olarak, küresel kapitalist ideolojinin, taktiksel olarak farklı görünmekle birlikte stratejik müttefikleri olan siyasal islamcılık, kürtçülük ve liberal solculuk gibi anlayışlar aracılığıyla Türk Devletini dönüştürme projesi sürüyor. Son kırk yıldır yapılan anayasa değişikliklerinin özetine ve yönelimine bakılırsa, 1924 Anayasasının millî kimlik ve laik devlet yapısı ile 1961 Anayasasının kişi hak ve özgürlüklerin kullanımına ilişkin maddelerine birer ‘ayar çekme’ aşamasına gelindiği izlenimi doğuyor.

Bu durum, hem hukuki ve siyasal anlamda, hem de toplumsal bağlamda bir gerilemedir.

 

[1] https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1924-anayasasi/ (Erişim Tarihi: 19.05.2024)

 

[2] https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/laiklik-ilkesinin-anayasamizda-yer-almasinin-83-yil-donumu-tubakkom-basin-aciklamasi-81108(Erişim Tarihi: 19.05.2024)

 

[3] https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1961-anayasasi/ (Erişim Tarihi: 19.05.2024)

 

  • [4]Kemal Gözler (2000): Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.93-103 (www.anayasa.gen.tr/82ay-hazirlik.htm; Erişim Tarihi:19.05.2024)

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar