Yükleniyor...
Her toplum, kendi zihniyet ve dünya görüşü ekseninde şekillenen bir kültür sistemi oluşturur. Akılcı düşünce ve bilimsel zihniyete değer veren toplumlarda, yüksek bir hâkimiyet bilinci olması nedeniyle çoğunlukla yüksek kültür öğeleri yaratılır. Yüksek bir kültür sistemi sayesinde özellikle gelir-tüketim ilişkilerinde dengeli bir toplum yaratılır.
Akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetten yoksun olan toplumlarda, yaygın bir çaresizlik duygusu oluşması nedeniyle çoğunlukla popüler kültür ortaya çıkar. Bu düzensiz ve dengesiz kültür ortamında, özellikle kolay yoldan gelir elde edenlerde -aşağılık komplekslerini telafi etmek üzere- tuhaf bir böbürlenme saikiyle müthiş bir gösterişçilik baş gösterir.
Sosyolog Max Weber’den bu yana, toplumların egemen kültür özellikleri ile gelişmişlik düzeyleri arasında bir bağıntının olduğu varsayılır. Bu çerçevede, toplumların inanç kültürlerinin, onların sanayileşme ve ekonomik gelişmelerinde hızlandırıcı veya yavaşlatıcı bir rol oynadığı tartışılır. Weberci görüşe göre çalışmayı, üretmeyi, girişimcilik ve iş kurmayı ibadet düzeyinde yücelten Protestanlığın Püriten inanç kültürü, sanayileşme ve ekonomik gelişmede oldukça etkili olmuştur.
Püriten inanç kültürünün, Kuzey Batı Avrupa ve İngiltere’de başlayıp Kuzey Amerika’ya yayılan sanayileşme ve ekonomik gelişmedeki etkisi inkâr edilemez. Bu toplumların, seküler bir anlayışa erken dönemde geçişleri sayesinde akıl ve bilimle çelişmeyen inanç kültürleri, iş ve çalışma hayatına üretken bir şekilde yansıma imkânı bulmuştur. Ayrıca, bu ülkelerin denizcilik alanındaki başarılarıyla yaptıkları büyük coğrafi seyahatler sayesinde -aslında hâlâ devam eden- sömürgecilik faaliyetleri, sermaye birikimlerine katkıda bulunmuştur. Kaldı ki daha sonra Japonya ve diğer Uzak Doğu kültürlerinde ciddi bir sanayileşme ve ekonomik büyümenin gerçekleşmesi, kültür- ekonomik gelişme ilişkisinin yalnızca Püriten kültüre mahsus olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Aslında, bilimsel zihniyeti önceleyen ve önemseyen her kültür sistemi, ekonomik ve toplumsal gelişme bakımından uygun bir potansiyele sahiptir. Asıl olan, akıl ve bilime dayalı bir iş kültürü oluşturmaktır.
Her kültür sisteminde, genel kültürden ya da kişisel tutumlardan kaynaklanan sapma davranışların ortaya çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Serbest piyasa ekonomisi imkânlarıyla elde edilen kazançların, rasyonel olmayacak şekilde lüks ve israf içinde tüketilmesi olgusu, her kültür coğrafyasında gözükür. Bu anlamda, Thorstein Veblen “Aylak sınıfın teorisi” yaklaşımıyla kapitalist sistemlerde doğru dürüst bir katma değer yaratmayan aristokrat ve bir kısım zenginlerin gösteriş amacıyla yaptıkları tüketime işaret etmiştir.
Küreselleşme süreciyle tetiklenen neoliberal ekonomi politikaların doğurduğu karmaşa kapsamında, aslında adı konulmamış vahşi bir kapitalizm bataklığı yaşanıyor. Başta zengin ülkelerde olmak üzere çoğu ülkede, meşru kazanç yollarının dışında, nasıl para edindikleri belli olmayan ultra zenginler peydah oluyor. Bunlar, önceki nesil zenginlerin lüks ve israf harcamalarının ötesinde, çocuk tacizleri, seks ve uyuşturucu partileri gibi sapkınlıklarla büyük ahlaki yozlaşmayla birlikte anılıyor.
İslamiyet’in öğreti olarak asıl amacı, adaletli ve ahlaklı bir toplumsal bütünlük içinde insanlara varlıklarını sürdürme motivasyonu sağlamaktır. Bu doğrultuda, insanların yöneticilerine ve birbirlerine kulluk etmeden, yalnızca “Allah’a kulluk” ettikleri özgür birer insan olma yolları gösterilmiştir. Bu yolların başında ise insanların mümkün olduğu ölçüde hayatlarını kendi emekleriyle kazanması ilkesi gelmektedir.
“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi /39) ilkesiyle çalışma, üretme ve meşru kazanç kutsanmıştır. Buradaki evrensel mesaj, insanların emek vererek ve çalışarak hayatlarını sürdürmeleri gereğidir. Emeksiz ve haksız gelirler, Kur’an dili ile reddedilmiştir. Ekonomi bilimine göre bu bir sömürüdür. Ahlaki ilkelere göre ayıptır. İnanmış insanların çalışkan ve üretken olmaları buyrulmuştur.
Meşru yollardan kazanılmış gelirlerin, israf edilmesi de ısrarla yasaklanmıştır. Kur’an’daki İslami öğretide, meşru kazanç ve harcama buyruğuna ek olarak, varlıklı insanlara iki yönlü iyilik de salık verilmektedir: “…De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” (Bakara Suresi/219). Buradaki “infak” kavramıyla, ihtiyaç fazlası kazançtan iki yönlü “iyilik” yapılması istenmiştir. Bir yönüyle kendi kendilerine bakamayan insanlara iyilik yapılması, diğer yönüyle başka insanların “nafakalarını” temin edecekleri iş kurmaları istenmektedir (Tanrı daha iyi bilir).
Kur’an’daki İslamiyet’te var olan bu “kazanç” ve “harcama” ile ilgili ilkelere ne derecede uyulmuştur? Burada temel sorun, Müslüman toplumlarda, Kur’an’ın açık ve kesin hükmüne rağmen akılcı düşünce ve bilim zihniyeti konusunda yeterli bir varlık gösterilmemiş olmasıdır. İnsanlar için her ciddi etkinliğin amacına tam olarak ulaşmasında nasıl akıl yolu ön şart ise inançlarla ilgili buyrukların amacına uygun algılanması ve icrasında da akılcı düşünce şarttır. Bu bağlamda, göksel inançların yerel veya yeryüzü kültürlerinden olumsuz etkilenmesini önleyecek yegâne ölçüt, sosyolojik anlamda laiklik ilkesidir.
Müslüman toplumlarda laiklik ilkesinin, pek iyi anlatılamadığı ya da ilgi görmediği açıkça görünmektedir. İslâmiyet adına ortaya konulan uygulamalardaki Müslümanlık kültürleri ile dinin asli öğretisi arasında, çoğu konuda ciddi kopukluklar bulunuyor. Gerçekte, erken dönemde ve yaygın bir şekilde aklın ve bilimin ışığında laiklik kültürüyle karşılaşılmış olsaydı, İslami öğretinin yerel kültürler tarafından amacının dışına çıkarılarak istismar edilmesi pek mümkün olmazdı.
Laiklik ilkesi, Atatürk sayesinde kısmen Türkiye’de uygulanmıştır. Ancak, İslâm dinini kendi arzu ve keyiflerine göre istismar etme üzerinden büyük çıkarlar elde eden birtakım siyasetçi ve dinci topluluklar, ısrarla laiklik karşıtı propagandalarını sürdürüyorlar. Diğer Müslüman toplumlarda laiklik ilkesinin önem ve değerini kavrayacak belirli bir entelektüel düşüncenin henüz hayat bulmadığı anlaşılıyor.
Türkiye’de, özellikle 12 Eylül 1980’den bu yana din üzerinden siyaset yapma kültürü giderek şiddetlenmiş ve popülist neo-muhafazakâr siyasal iktidarlar laiklik konusunda büyük tavizler vermiştir. Bu yüzden, İslâmiyet’in asıl ruhunu ifade eden “tevhit” inancına açıkça zıt, bir sürü inanç toplulukları ortaya çıkmıştır. Bu kitleler, aşırı yoksulluk ve bilgisizliğin neden olduğu çaresizlik içinde dinin aslına ve toplumsal sisteme yönelik yabancılaşma sürecini yaşıyor. Ancak, bunların bir kesimi de gerçek bir üretkenliğe dayanmadan, siyasal iktidara yakın olmaktan dolayı kolay yoldan elde ettikleri servetlerini gösterişçi bir tüketimle heba ediyorlar.
Yeryüzündeki Müslüman toplumların ekonomileri, coğrafyanın -Tanrı’nın bir lütfu olarak- sunduğu doğal kaynakların endüstriyel olarak işlenmeden doğrudan sömürgeci ülkelere satışından elde edilen imkanlara dayanıyor. Türkiye gibi birkaç Müslüman ülkede, çok sınırlı olsa da belirli bir katma değer yaratan endüstri kolları bulunuyor. Bu ülkelerin büyük bir kısmının ekonomisi, akıl ve bilime dayalı nitelikli eğitim yoluyla yetişmiş insan kaynağının beyin ve bilgi gücünden çok, ülkenin petrolü, madenleri, denizi ve güneşi gibi doğanın sunduğu imkanlardan gelir etmeye dayanıyor. Bu durum ve şartlar altında, kaynakların başında duran belirli bir yönetici sınıf ve onların toplum içindeki siyasal destekleyicisi zenginler, son derece lüks ve gösterişçi bir hayat tarzı sergiliyorlar.
Türkiye, ekonomik alt yapısına göre en fazla dolar milyarderi ve zengini bulunan ülkeler arasındadır. Zenginlerin elde ettikleri servet, eğer modern tarım ve yüksek katma değer yaratan bilgi ve ileri teknolojiye dayalı reel sektörlerden kazanılmış olsaydı, ülkede yeterli miktarda üretim, istihdam, ihracat, toplam vergi, denk bütçe ve sermaye birikimi gibi makro ekonomik göstergeler iyi durumda olurdu. Uzun süreli yüksek oranlı enflasyon, işsizlik ve kamu borçlanması gibi ağır sorunlarla karşılaşılmazdı. Türkiye’nin, bütün bu sorunlarla boğuşuyor olması, zenginlerin çoğunlukla paradan para kazandıklarını ve meşru olmayan yollardan servet transferi yapılmış olduğunu göstermektedir.
Meşru yollardan kazanılmamış gelirlerin, büyük ölçüde israf ve gösteriş tüketimlerinde harcandığı tarihsel bir olgudur. Toplumdaki yönetim yapısının, toplumun vergilerini nasıl kullandığına dair izlediği ekonomik politikalar, servet edinme yol ve yöntemlerinde oldukça belirleyici olmaktadır. Yönetici sınıf, toplumun vergilerini ve kamu kaynaklarını sorumsuzca ve keyfî bir şekilde harcarsa, zenginler de büyük bir ihtimalle meşru olmayan kazanç yollarına başvuracaklardır. Toplum üzerinden edindikleri servetlerini, topluma geri döndürmeden lüks ve gösteriş tüketimiyle heba edeceklerdir.
Yakın bir zamana kadar kent kökenli varlıklı insanlar, gelirlerini mümkün olduğu ölçüde dengeli harcar, sermaye birikimleriyle yatırım yapar ve küçük bir kısmıyla kültür ve sanat etkinliklerine destek olurlardı. Son yıllarda, gelirlerini harcama konusunda neo-muhafazakâr zenginlerin iki alanda yoğunlaştıkları görülüyor. Birincisi, lüks ve gösterişçilik harcamalarıdır (lüks konut ve otomobiller, pahalı saatler, ithal kıyafetler ve aksesuarlar vb. gibi). İkincisi, kendilerine daha fazla rant sağlama yollarını açacağını umdukları dinci cemaat ve vakıflara kaynak transferi yapmalarıdır. Bu topluluklar, büyük ölçüde kendi bireysel iradeleri olmayan ve şeyhlerinin emrinde siyasal iktidara blok oy veren topluluklardır. Bunlara yapmış oldukları mali destekler sayesinde kendilerine servet kazandıran siyasal iktidarın gözüne girmiş oluyorlar.
Yeni nesil zenginler, daha kolay servet edindikleri için eski varlıklı insanların yaptığı gösteriş tüketiminden daha şiddetli bir gösterişçiliğe yöneliyorlar. Bir anlamda, yeni zenginlerin, eski varlıklı insanlardan daha görünür olma arzusuyla gösterişçilik tutkusuna kapıldıkları görülüyor.
Sonuç olarak, aklı ve bilimi önceleyen sosyolojik bir laiklik ilkesine uyulmayan Müslüman ülkelerde, insanların çoğu yoksul, çaresiz ve mülksüz durumdayken, yönetici sınıfın ve ultra zenginlerin gösterişçilik arzuları zirve yapmaya devam edecek gibi görünüyor.