Çağımızda İslâm düşüncesinin sorunları ve çözüm yolları – 1 – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______06.05.2019_______

Çağımızda İslâm düşüncesinin sorunları ve çözüm yolları – 1

Ethem Ruhi Fığlalı

Hayli zaman önce günümüzün seyyar bilgi ve haber kapısı bilgisayarlarımıza, çok doğru bir e-posta geldi. Başlığı Müslümanlar Neden Güçsüz?”. Yazıda, dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi bulunduğu; tek bir Yahudiye 100 Müslüman düştüğü; buna rağmen Yahudilerin bütün Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlü oldukları ifade edildikten sonra, ”Nedenini hiç merak ettiniz mi?  diye soruluyordu. Pakistanlı yazar Dr. Faruk Selim’e göre cevap, “eğitim” idi.

Yazar, Yahudilerin/Hıristiyanların sorgulayıcı, araştırıcı ve yaratıcı bir eğitim yaptıkları ve yaptırdıkları için güçlü; Müslümanların ise din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci bir eğitimi, başka bir ifade ile yanlış eğitimi veya sıfır eğitimi tercih ettikleri için bu kadar güçsüz olduklarını, Einstein başta olmak üzere pek çok Yahudi bilim adamını, filozofları, tabipleri, sanatkârları, iş adamlarını örnek vererek ortaya koyuyor ve sonuç olarak, özetle, Hıristiyan dünyası, AR-GE’ye Gayri Sâfi Millî Hâsılanın %5’i oranında pay ayırırken İslâm dünyası ancak %0,2’sini ayırdığı için bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Aynı şekilde İslâm dünyası “okuma özürlü” olduğu için bilginin yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır. İslâm dünyasında, ileri teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki payı son derece düşük bir düzeyde kaldığı için bilgi uygulaması gerçekleştirilememektedir. Gelecek ise bilgi temelli toplumlara aittir, diyordu.

Elbette bu doğru bir tespitti. Müslüman toplulukların hiç değilse yirminci yüzyılın son çeyreğinden bu yana bu gerçeği idrak ederek uyanmaları, kendilerine çeki düzen vermeleri beklenirdi. Çünkü daha o yıllarda, insanlığın geleceğine hükmedeceklerin bilgi temelli toplumlar olacağı açıkça anlaşılır ve görülür olmuştu. Üstelik geçen yüzyıllarda, daha ağırlıklı olarak da yirminci yüzyılda birçok yönden “sorun” haline gelmiş, daha doğrusu “sorun” haline getirilmiş[1] dinlerin, yirmi birinci yüzyılda, insanlık için çok daha önemli bir olgu haline geleceği ve hattâ geldiği; Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi dinlerin de artık önlenemez bir yükselişe geçtiği görülmektedir.

Ama hangi açılardan?

Bu dinler arasında Musevîlik ve Hıristiyanlık bir yana, İslâmiyet, düşünce dünyasındaki zenginlik ve gücüyle değil, kuzeyden-güneye, doğudan-batıya dünyanın hemen her ülkesinde ve yine hemen her toplumun çeşitli katmanlarında ya “el-Kāide” ve “Işid” ile özdeşleştirilen “terör” ya da Türkiye’nin, Malezya’nın ve daha birkaç Müslüman ülkenin temsil etmesinin hararetle istendiği ve desteklendiği “ılımlı İslâm” “jargon”larıyla yer almaktadır.

Bu ise, Yüce Allah’ın Kitâbı’nda bildirdiği eşitlik, adâlet, ahlâk, hak-hukuk, merhamet, sevgi, esenlik, liyakat, ehliyet, dürüstlük, sadâkat ve ihsânın baş tacı edildiği İslâm değil, Allah’ın dîninin mezhep imamlarının ve âlimlerinin, ideologların ve siyasetçilerin şekillendirerek görünür kıldıkları dışa yansıyan ve nerede ise tamamen siyasetin egemenliğine hapsolmuş zayıf, hastalıklı, yalan-dolan, zulüm ve vahşet dolu yanıdır.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta, günümüz dünyasının bildiği, tanıdığı ya da tanıdığını sandığı İslâm, din ve düşünce olarak geleceğe egemen olacak mıdır ya da olabilir mi?

Kuşkusuz bu soruya mevcut şartlarda, olumlu cevap verebilmek bir yana “muhtemelen” diyebilmek bile ihtimal dâhilinde değildir.

Colin A. Ronan Bilim Tarihi [2] başlıklı eserinde doğru ve haklı olarak şöyle bir tespitte bulunur:

(Bilim tarihi) İslâm kültürüne mensup düşünür, bilgin, coğrafyacı, doğa bilimcisi ve hekimlerin, insanın doğa âlemi hakkındaki bilgi birikimine önemli katkılarda bulunduğuna şüphe bırakmamaktadır. Bu, onların geç dönem ortaçağ Batı dünyasına verdikleri mirasın bir kısmıdır. Diğer kısım ise daha önce gördüğümüz gibi Yunan bilim eserleridir; bu eserler bazen doğrudan doğruya bazen de İslâm kültürünün kalburundan süzülerek Batıya geçmiştir. İlk Müslümanlar ve bütün İslâm dünyası, bilimler üzerine çalışmış ve önemli katkılar getirmişse de, başarıları bir müddet sonra durmuş ve modern bilime hiçbir zaman ulaşamamıştır.

Neden?

Çünkü doğuş tarihi açısından bize en yakın din olarak hemen hemen her safhası kayıt altında olan ve tarihinin en az ilk birkaç yüzyılı boyunca dünyaya “model bir ahlâk ve bilgi toplumu” örneği sunabilmiş İslâm, neredeyse her zeminde sürekli gündemde olmasına ve hakkında -bu dine mensup olsun olmasın- herkesin “ahkâm” kesmesine rağmen, bütün dünya dinleri arasında bugün bile en az bilinen, en çok yanlış anlaşılan ve yanlış anlatılan bir din durumundadır.

İşte bu, cevap vermemiz gereken çok önemli soruların ilk sırasını alır: Bu dinin mensupları olan biz müslümanlar nerede ya da nelerde yanlış yaptık ve günümüzde de yapmaya devam ediyoruz?

Öyle ki, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir Peygamber’in adâlet, rahmet ve meveddet/sevgi/muhabbet ile bütünleşmiş bilgi ve hikmet dininin özünü, doğuşundan üç-dört asır sonra, sarıp sarmalayarak rafa kaldırmışız ve kendi çıkarlarımıza uygun yeni bir “dîn” düzmüşüz. Bu yeni ihdas edilen dinin kitabı ise;

♦   ne doğru okunabilmiş bir Kur’ân’dır,

♦ ne Allah’ı, artık mutlak âdil, mutlak iyi, mutlak merhametli, şefkatli ve muhabbetlidir,

♦ ne de Peygamberi, bütün yaratılmışları şefkat, sevgi, merhamet ve alçakgönüllülükle kucaklayan bir önderdir.

Artık O Allah, Kur’ân-ı Kerîm’inde Kendi hakkında buyurduğu gibi inananların dostu, insanlarla beraber ve onlara şah damarlarından daha yakın olan kalbin, gönlün ve sevginin Allah’ı değildir.

Müslümanların gayretkeşliklerinin, dünyevî hırs ve tamahlarının sonucu mutlak kudret ve azamet sahibidir; ceberuttur;  hikmete, yani öz bilgiye ulaşabilmek için kendisinden mutlak korkulması şart olan bir Yaratıcıdır (re’su’l-hikmeti mehâfetullah=hikmetin başı Allah korkusudur); hikmetinden ve yaptığından sual olunmaz; hayır ve şerrin, alın yazısının, kaderin mutlak sahibidir. Kısaca artık O’nun, yani “Allah’ın işine karışılmaz; O dilediğini işler. Yaptıklarından da sorumlu değildir. Dilediğini küfre sokar, dilediğini de imana götürür.”

Zihinlerde ve gönüllerde böyle bir Allah tasavvurunun hâkim olduğu bir dinin, elbette insan ilişkilerinde ciddî sorunlarla karşılaşması ve yaşanılan zamana intibak etmek şöyle dursun, doğuş döneminde olduğu gibi tarihin seyrini değiştirme ve ona yön verme hususlarında yaya kalması, daha doğrusu yaya bırakılması kesinlikle şaşırtıcı değildir.

Kesinlikle şaşırtıcı değildir.

Haydi diyelim ki İslâm dünyasında geniş kesimleri oluşturan halk, yeterli eğitim görmediğinden, İslâm gibi gerçekten akıllı kafalara, aklını kullanmasını bilenlere hitap eden bir dinin özünü / mesajını anlamakta ve kavramakta zorlanabilir. Onlar sadece kendilerine sunulanla yetinip İslâm felsefecilerinin “kömürcünün imanı” dediği, sorgu-suale hacet duymayan saf bir imanla inanabilirler ve bu dini atalarından gördükleri şekilde yaşayabilirler. Peki, ya bu dine mensup olan aydınlara, din alanında uzmanlaşmış olanlara ne demeli?

Yoksa Kur’an’da kullanıldığı şekliyle Allah’ın “dosdoğru din”ini “doğru” okumak, anlamak ve anlatmak mümkün değil midir?

Oysa bunun mümkün, hem de şaşırtıcı bir biçimde “mümkün”, “kolay ve doğal” olduğunu bizzat Resûlullah’ın hayatında gördük, öğrendik ve bildik.

Öyleyse, kim ne derse desin, eğer Müslümanlığımıza devam edeceksek, adı İslâm olan bu dini ve bu dinin kitabını, yani Kur’ân’ı, 60’lı yıllardan beri her vesile ile ifade etmeye çalıştığımız gibi, samimiyetle, dürüstçe ve sırf Allah’ı, varlık ve insanlık âlemini tanıyabilmek için yeniden okumalıyız.

Ancak bu okumada “doğru yolu” şaşırmamak için, dinin yani İslâm’ın yanlış tanınmasına sebep olan kavram kargaşasını önleyecek şu ilk adımın atılması da şarttır. Çünkü ülkemizde kavramlar çok yanlış anlamlarda ve yerlerde kullanılmaktadır.

Meselâ “İslâm”, “İslâmiyet” ve  “Müslümanlık” terimleri de insanların son derece yanlış bir şekilde zaman zaman birbiri yerine kullandıkları, ama aslında birbirinden farklı ve aralarında “semantik” açıdan ciddi anlam farklılıkları taşıyan kavramlardır.[3]

Bir kere İslâm, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından insanlığa teblîğ edilen ve Kur’ân-ı Kerîm’den ibaret olan davetin, mesajın adıdır. Nitekim Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile insanlığa gönderilen mesajın, yani dinin adının is1âm olduğunu bildirmiştir.[4]

Buna göre İslâm, Kur’ân-ı Kerîm demektir ve iki kapak arasındaki altı bin küsur âyetten oluşan bir Kitâb’dır. Bu Kitâb, elbette tektir ve ona inananlar için evrensel ve değişmezdir. Bu Kitâb’a inanan ve kendilerine müslüman, yani “İslâm olan” adı verilen herkes için de bu, mutlak anlamda böyledir.

Bu ilâhî davetin yani Kur’ân-ı Kerîm’in, Hz. Peygamber’in uygulamaları yani Sünnet ışığında hayata geçirilerek yaşanır hale sokulan biçimine de İslâmiyet denir.

İslâmiyet, yaşanılan zaman, içinde bulunulan coğrafya ve iklim, siyasî, tarihî, iktisadî ve sosyal şartlar ve o toprakların tarihi boyunca var olmuş daha eski kültürlerin etkisiyle son derece değişik, renkli ve hattâ zengin yorumlara, anlayışlara ve biçimlere dönüşmüştür. İşte Kitâb ve Sünnet’in müslümanlar tarafından yaşanan bu biçimine de Müslümanlık denir. Onun için de bir tek Müslümanlık değil, birçok Müslümanlık vardır. Kısaca, İslâm yani Kur’ân-ı Kerîm, tek ve evrensel olmasına rağmen, onun müslümanlar tarafından anlaşılan, yorumlanan ve yaşanılan biçimi, coğrafî, siyasî, tarihî, sosyal ve kültürel anlayışlara ve en önemlisi “yaşanan hayata” göre değişir.

Bunun böyle olması son derece tabiîdir. Çünkü Allah’ın mesajının muhatabı insandır ve dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm, insanla yine insan aracılığı ile konuşur. Ona eğilen, okuyan ve anlayan insana göre şekil kazanır. O halde insanların, aynı coğrafya içinde olsalar bile, aldıkları eğitim, sosyal ve kültürel farklılıklara göre İslâm’ı anlama, yorumlama ve uygulamaları da çok tabiî olarak farklılaşabilir; farklılaşmıştır.

Nitekim İslâm mezheplerinin kaynakları incelendiğinde, ortaya çıkan fırkaların tamamının Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’in, mezhep kurucularının ya da mensuplarının kültürel yapılarına göre yorumlanması sonucu ortaya çıkmış olduğu ve her birinin de niyetleri ne olursa olsun, varlıklarını ve faaliyetlerini, Kur’ân ve Sünnet’ten biçilmiş kaftanlara bürünerek sürdürme iddiasında oldukları görülür.[5]

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’in inzâli ve İslâm toplumunun oluşumu, bilindiği üzere, 610 yılında başlayan ve 632 yılında sona eren bir zaman diliminde ve belli bir coğrafyada gerçekleşmiş ve o dönemin sosyal, kültürel, ahlâkî ve dinî olguları içinde ve çoğu zaman onlara rağmen cereyan etmiştir. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm’de bütün insanlığa yönelmiş ebedî ve evrensel bir takım hükümler olduğu gibi, indirildiği dönemin örf ve âdetleri, tarihî, dinî, içtimaî, iktisadî, kültürel ve ahlâkî durumu ile ilgili meseleler ve bu meselelere doğrudan cevaplar ve çözümler de bulunmaktadır. Hattâ Kur’ân-ı Kerîm, “çoğunlukla somut tarihî olaylar içerisinde karşılaşılan belli sorunlara cevap teşkil eden ahlâkî, dinî ve toplumsal açıklamaları içermektedir.”[6]

Bu durumda hem evrensel hem de tarihî, coğrafî ve kültürel unsurları ihtiva eden ama aynı zamanda bütün müslümanlar için mutlak anlamda belirleyici değeri olan Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması, anlatılması ve uygulanması, yani hayata geçirilmesi safhasında devrede olan insandır. Çünkü Kur’ân’ın, yukarıda da ifade edildiği üzere, kendisi konuşmaz; onu insan konuşturur. Ancak kişi bir yanlış yaptığında veya Kur’ân’a aykırı düştüğünde Kur’ân, “yanlış yaptın, bana aykırı düştün” diye bir uyarıda bulunmaz.[7]

Kur’ân-ı Kerîm’de bir takım belirlemeler, ilkeler ve gözetilen gayeler vardır. Bunlarla yaşadığı hayatın ve karşılaştığı olayın bağlantısını kuracak, yine kişinin kendisidir. Yani Kur’ân ve Sünnet metnini anlayacak, güncelleştirecek, aradaki bağları kuracak, neticede de uyumu veya aykırılığı görecek, “birey”dir, insandır. Her insanın Kur’ân’la ve  Sünnet’le bağlantı kurma girişimi mutlaka farklıdır. Kur’ân ve Sünnet’i ilmî ve zihnî olarak kavraması, müslümanın zekâsına, eğitim durumuna, bilgi ve kültür birikimine, hayat anlayışına, olayları algılama biçimine, iç dünyasına, meselâ sevinçlerine, nefretlerine, hırs ve tamahına, dış dünyadan gelen etkilere, siyasî ihtiraslarına, hattâ mal ve paraya olan düşkünlüğüne ve toplumsal şartlara ve bu çerçevelerdeki vaziyet alışlarına göre değişebilir.

İşte İslâm’ı okumada, anlamada ve yorumlamada da kesin ve değişmeyen kural, bu anlayış ve yaklaşım olmuştur. Savunduğu görüşün Kur’ân ve Sünnet’e tamamen uygun ve hattâ “en doğru” olduğunu ileri süren insan, mezhep kurucusu veya mezhep mensubu, aslında “öteki”nin, yani kendi dışındaki görüş ve fikirlerin yanlışlığını veya Kur’ân ile Sünnet’e aykırılığını ileri sürerken, zıt görüşlerin de ileri sürülebileceğini kabul etmiş olmaktadır. Ne var ki, insanoğlu paylaşmak ve ortak noktalarda buluşmayı zenginleştirmek yerine, farklılıklara daha çok önem vermekte ve hattâ ayrılıkların derinleştirilerek aradaki uçurumların artırılması için özel bir çaba harcamaktadır. Bu da din ve dinî konulardaki uzlaşma ihtimalini, fırsatını ve imkânını çözümsüzlüğe doğru götürmüş ve götürmektedir. O kadar ki, mensup olunan görüş, mezhep ya da kişi veya cemaat, nerede ise din ile özdeşleştirilmekte ve “gerçek din” olarak takdim edilmeye çalışılmaktadır. Oysa mensup olunan mezheplerin, mezhep imamlarının, kimlikleri, nicelik ve nitelikleri ne olursa olsun kişilerin ya da cemaatların görüşleri ile din yani İslâmiyet kesinlikle aynîleştirilemez/özdeşleştirilemez.

Ancak şu da kesindir ki, Kur’ân’ın bizden ısrarla tanımamızı istediği âlemleri Yaratan, Görüp-Gözeten, Rahman ve Rahîm, Vedûd ve Kerîm olan Yüce Allah ile “örnek insan” olarak takdim ettiği Sevgili Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’i gerçek anlamda bilmek ve onlarla, korku, çıkar ya da hesap-kitap ilişkisi ve yaklaşımı ile değil, ivazsız-garazsız sevgi ahlâkı ile dost olmak ve biliş kurmak, mutlak şarttır.

O halde şimdi, doğuş, teşekkül ve yükseliş dönemleri ile özellikle geçen yüzyıllarda içi boşaltılmış ama günümüzde mensupları tarafından şekle dayalı ve çok şatafatlı bir biçimde takdim edilen “görünür dindarlık”  ya da hesap-kitap mantığı ile “otomatik” hale sokulmuş “aşksız zevksiz”[8]  bir Müslümanlığı ve sorunlarını, özet yollu da olsa, tarihî seyri içinde ele almaya geçebiliriz.

  • Bu yazının devamı gelecektir. 

[1] Bu konularda, isabetli tespit ve değerlendirmeler ihtiva eden şu eser okunmaya değerdir: Georges Corm, 21. Yüzyılda Din Sorunu, çev. Şule Sönmez, İstanbul: İletişim Yay. 2008.

[2] C.A.Ronan, Bilim Tarihi, Tübitak, Akademik Dizi, Ankara 2003, s.223 vd.

 [3]  Krş. Ethem Ruhi Fığlalı, Günümüz İslâm Mezhepleri, İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yay. 2014 (3.Bs.), 17 vd.

 [4]  Âl-i İmrân 3/19;  Mâide 5/3.“İslâm” kelimesinin etimolojisi, tanımı ve vahiy geleneği içindeki yeri ile ilgili olarak bkz. M. Sinanoğlu-Ö. F. Harman, “İslâm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XXIII,1-5.

      [5]  Krş. Van Vloten, es-Siyâdetu’l- ‘Arabiyye, Kahire 1965, 69; E.Ruhi Fığlalı, aynı eser, çeş. yer.

  [6]  Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. A- Açıkgenç-M. Hayri Kırbaşoğlu,  Ankara: Fecr Yay.1990, 74

  [7] Bkz. Ali Bardakoğlu, “2000’li Yıllara Girerken İslâm Düşüncesinin Önündeki Problemler ve Çözüm Önerileri”, İslâm Düşüncesinde Yeni Arayışlar. I, Yay. İlyas Çelebi, İstanbul: Rağbet Yay. 1998, 278.

[8]  Ömer Lütfi Mete, Aşksız Zevksiz-Allahsız Müslümanlık-Gerileme Sürecinde İslâm’ı Yaşama Sorunu, İstanbul: Profil 2008.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları