07.08.2022

Kurumsallaşmanın kültür temelleri

Türk modernleşmesinin, millet hayatında çok kısa bir süre sayılan on beş yıl gibi bir zaman aralığında kurumsallaştırılması, sosyoloji tarihinin bilinen en görkemli millî kültür devrimidir.


Toplum hayatının, özgür ve bağımsız bir biçimde sürekliliği, her alanda etkili ve verimli kurumların varlığına bağlıdır. Toplumların, geçmişten geleceğe toplumsal varlığını sürdüren sosyal kurumlar içinde, Türkler için en önemlisi devlet kurumudur. Türkler için töreye uygun devlet yoksa, diğer sosyal kurumların (aile, din, eğitim vb.)  temel işlevlerini yerine getirmesi çok zordur. Devlet kurumu, merkezi yönetim (askeriye, güvenlik, adliye, okullar, hastane, işletmeler, bankalar vb.) ve yerel yönetim birimleri gibi somut kuruluşlar aracılığıyla toplumsal ihtiyaçları karşılamaya ve sorunları çözmeye çalışır.

Kurumlar aracılığıyla devlet olunur

Toplumsal ihtiyaçların giderilmesinde ve sorunların çözümünde etkili kurumların oluşturulması ve yönetilmesi, son derece nitelikli insan kaynağı ile mümkün olabilmektedir. Devlet kurumunu, devlet yapan asıl etken, işleyen kamu kurumları olunca; kurumlara işlevsellik kazandıran asıl etken ise bunların liyakatli yöneticiler tarafından yönetilmesidir. Bu çerçevede, kamusal kurumlar olarak, mahkemeler adalet dağıtıyorsa, okullar nitelikli insan yetiştiriyorsa, güvenlik örgütleri güven sağlıyorsa, parayı yöneten kurumlar enflasyonu önlüyorsa, mabetler huzur veriyorsa, o zaman bütün bunlar ve benzeri kurumlar liyakatli yöneticiler tarafından yönetiliyor demektir.

Yetersiz yöneticiler kurumları hasta eder

Kurumlar, ömürleri belirli bir kuşakla ya da bir insan ömrüyle sınırlı olmaksızın, yeni bilgi dalgaları sayesinde değişerek ve yenilenerek varlıklarını sürdürebilirler. Her çağ ve dönemin kurumlarının, işlevlerini etkili bir biçimde yerine getirebilmeleri, zamanın ruhuna uygun bilgi ve becerilerle donanmış liyakatli yönetici kadrolara bağlıdır.

Başında yetersiz yöneticilerin bulunduğu kurumlar, çoğunlukla görevlerini yapamaz, sorunlar altında ezilir ve aşamalı bir biçimde hastalanır. Liyakatsiz yöneticilerin başında bulunduğu kurumları zayıflatan ve sonunda hasta yapan etkenlerden birisi, kurum üyelerinin tek biçimli düşünmeye alıştırılmış olmalarıdır. Tek biçimli düşünmeye alıştırılan ya da öyle davranmaya zorlanan çalışanlar, farklı sorunlarla karşılaştıkları zaman, farklı çözüm yollarını çoğunlukla bulamazlar. Kurumların temel işlevi, belirli alanlarda topluma hizmet etmekse o zaman kurumda çalışan insanlar da, farklı bakış açısına sahip ekiplerden oluşmalıdır (Bıçak, 2010,558).

Yönetim tarihinde, yıkılan devletlerin ve çözülen toplumların geçmişlerindeki başat etken; geleneksel ve muhafazakâr bilgi dağarcıklarından kurtulamayan liyakatsiz yöneticilerin, teker teker kurumlarını görev yapamaz duruma getirmeleridir. Hastalanan kurumları sağaltacak ve devlete yeni bir canlılık getirecek olan taze güç, yeni bilgi ve becerilerle donanmış ve alternatif çözümler düşünebilen liyakatli yöneticilerdir.

Batı uygarlığının yükselişi

İnsanlık tarihinin karanlık dönemlerine örnek olarak gösterilen Orta çağda, Batı dünyasındaki kurumların yönetilmesinde, çoğunlukla dinsel ve muhafazakâr bilgiler sürümdeydi. Rönesans, reformasyon, aydınlanma ve sanayileşmenin tetiklediği değişimler sonucunda, akıl ve bilime dayalı fen ve sosyal bilimler alanında çok büyük gelişmeler meydana gelmişti. Durmuş Hocaoğlu, Batı uygarlığını ortaya çıkaran bu büyük zihniyet sıçramasını, düşünce yapısının değişimine (inanan akıl yerine eleştiren ve anlayan akıl), düşünce yönteminin değişmesine (bilgide nakilcilikten düşünme eylemine geçiş) ve düşüncenin nesnesinin değişmesine (düşüncenin nesnesi metafizikten fiziksel olana dönüş yani olayları inanç yerine, neden sonuç ilişkileriyle açıklama) bağlamaktadır (Hocaoğlu, 1995, 105-106). Orta çağ zihniyetinden kurtulan Batı uygarlığında, üniversitelerce yürütülen bilimsel araştırmaların öncülüğünde bazı endüstri kuruluşlarının araştırma bulgularına dayalı birtakım buluş ve yeniliklerin sayesinde, eski yönetim davranışlarının yerine, yeni bilgi sistemine göre biçimlendirilmiş kurumlar oluşturuldu. Aydın ve yönetici çevrelerden başlayarak, toplumsal tabakalara yayılan bu bilgi temelli zihniyete bağlı olarak, hayatın her alanında özgün kurumlar yaratıldı. Liyakatli yöneticilerin yönetiminde, toplumsal varlığı güçlü ve gönençli bir tarzda sürdürecek yeni kurumlar oluşturuldu.

Kurumlar çökünce Osmanlı Devleti çöktü

Her çağ ve dönemde, yönetim etkinliği ve kurumsal başarı açısından, “liyakatlı yöneticiler” ile “liyakatli olmayan yöneticilerin” yönettikleri kurumlar arasındaki farklılık, 16. Yüzyıldan itibaren her yüzyıl için giderek artmıştır. İçinde bulunulan çağın ve dönemin gerektirdiği bilgi ve beceri birikimine sahip olamayan yöneticilerin yönettiği kurumlar, kurumsal yenileşmeyi başaramadıklarından, kendi varlık nedenlerini ve çalışma düzenlerini de kaybederler.

Osmanlı Devleti, yeniçağın getirdiği değişimleri ve yönetim sorunlarını, eski zamanların işlevi kaybolmuş bilgi sistemine sahip yöneticilerin yönettiği kurumlarla karşılamaya çalıştı. Sonuçta, Türk Milleti’ne büyük kayıplar ve acılar yaşatarak yıkılıp gitti. Sözgelimi, III. Selim, sürmekte olan savaşlar ve yenilgiler yüzünden ülke topraklarının kaybını önlemek amacıyla ordu kumandanlarını “istihâre” ve “kura” yöntemiyle belirlemeye çalışıyordu (Beydilli, 2009,421). 1836-1839 yılları arasında, Osmanlı yönetimine askerî danışman olarak gelen Helmuth Von Moltke, dönemin devşirme kökenli sadrazamı Mehmet Husrev Paşa’nın, 32 eski kölesini vilayetlere paşa ve vali yaptığından, o yıllarda devlet gelirlerinin en büyük kaynağını memuriyet satışlarından oluştuğundan söz etmektedir (Moltke; 105,60;2015,). Oysa Osmanlı Devleti’nin savaş yaptığı ve yenildiği karşı taraftaki devletlerin kurumlarının başında bulunan yöneticilerin beslendiği bilgi sistemi, artık büyük ölçüde akla, bilime, matematiğe, stratejiye ve eğitime dayanıyordu. Osmanlı yöneticileri, 732’de yazılan Kül Tigin Yazıtı’nda belirtilen “başında akıllı ve yürekli hükümdar olan, komutanları da akıllı ve yürekli olan; devleti yönetip töreyi düzenleyen” Türk yönetici tipine uygun olsalardı, hiç olmazsa bu kadar acı bir son olmayabilirdi.

Cumhuriyeti cumhuriyet yapan yetkin kurumlarıdır

Yıkılan Osmanlı kurumlarının enkazı üzerinde yeni kurumlar oluşturmak, özellikle yeni bilgi sistemleri karşısında eğitimsiz ve kayıtsız kalan bir toplum için hiç de kolay olmamıştır. Atatürk’ün elinde sihirli değnek yoktu, ama çağın gerektirdiği aklın ve bilimin ışığında, öncelikle “zorunlu kültür değişmeleri” kapsamındaki Türk devrimlerini yaptı. Atatürk, yeni bir devlet örgütlenmesinde esas aldığı Cumhuriyet kurumlarını, akıl ve bilimi temel alan modern bilgi sistemi ile tarihi Türk Töresinin bileşiminden meydana gelen yeni Türk yönetim düşüncesine dayandırmıştır.

Atatürk’ün başvurduğu zorunlu kültür değişmeleri kapsamındaki Türk devrimleri, çoğunlukla tarihsel olarak Türk Töresine oldukça uygundu. Eğer, zamana bırakılmış olsa, çok büyük iç çatışmaların meydana gelmesi ihtimali yüksek olan konulardı. Sözgelimi, laiklik ilkesi Türk kültür kodlarına uygundu. Çünkü Eski Türklerin Göktengri inancında mabet olmadığından din adamları da bulunmuyordu. Bu yüzden, devlet işleri ile din işlerinin birbirine karışması söz konusu değildi. Asırlardır, toplumun sahipliğine kalkışan sömürücü yönetici sınıflar ile kurnaz din adamlarının çıkar birliği doğrultusunda Müslüman toplumlarda, bir taraftan hakiki din ilkeleri örtbas edilirken, diğer taraftan da yoksul halk yöneticilerce manipüle edilmişti. Batı toplumlarında laiklik ilkesine kavuşmak yaklaşık iki yüz yıllık kanlı bir mücadelenin sonucunda elde edilmiş bir haktı. Atatürk, Türk Milleti’ne, kendisinin kaybolmuş bir niteliği olan laiklik olgusunu, böyle bir iç çatışma yaşatmadan yeniden armağan etmiştir. Buna karşılık, toplumun eğitilmesi ve millet bilincinin giderek yükselmesi sonucunda zamanla kendi özgür iradesiyle özümsenecek konuların evrimini ise serbest kültür değişmelerine bırakmıştır. Söz gelimi, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik düzene geçişi, halkın demokrasi kültürünü öğreneceği ve emek vereceği bir içselleştirilme sürecine bırakılmıştır.

Türk modernleşmesinin, millet hayatında çok kısa bir süre sayılan on beş yıl gibi bir zaman aralığında kurumsallaştırılması, sosyoloji tarihinin bilinen en görkemli millî kültür devrimidir. Eğer, toplumsal davranışların arka planında Türk kültürünün bu modernleşmeye uyumunu kolaylaştırıcı Türk Töresinin davranışsal yatkınlığı olmasaydı, bu kadar kısa sürede bir kurumsallaşma dinamiği yaşanmazdı.

Atatürk’ün vefatından sonraki dönemlerde, önce Batıcı siyasi ve bürokratik yönetici kadroların halka tahakkümü, arkasından da sağ-popülist muhafazakâr siyasetçilerin manipülasyonu sonucunda, onun oluşturduğu kurumlar üzerinden “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” ülküsü, ne yazık ki hedefinden saptırılmıştır. Sözgelimi, üniversiteler, diyanet işleri başkanlığı vb. gibi.

Sonuç olarak, Atatürk’ün ilke ve ülkülerine göre oluşturulan devlet kurumlarının; akıl ve bilim ile Türk Töresi kapsamında yeniden güncellenerek onarılması zorunludur. Atatürk, bir daha gelmeyecektir; Türk’üm diyebilen herkes, Atatürk’ün Türk devrimlerini yeniden sahiplenmelidir!..

 

Ayhan Bıçak (2010), Türk Düşüncesi II Kaygılar, Dergah Yayınları:439, İstanbul

Kemal Beydilli (2009), “III. Selim” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt:36, s.421, İstanbul

Durmuş Hocaoğlu (1995), “Laisizm’den Milli Sekülerizm’e, Laiklik Sorununun Felsefi Çözümlemesi,   Selçuk Yayınları, Ankara

Helmuth Von Moltke (2015), “Moltke’nin Türkiye Mektupları”, Remzi Kitabevi, İstanbul

 

 

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar