24.09.2021

Din, devlet, siyaset ve toplum

"Netice itibariyle din, devlet ve siyasetin alanını uzun vadede toplum belirler. Bireysel ahlak ve vicdanın kaynağının din olmasında sorun yoktur; ancak devletin ve siyasetin ahlak ve vicdanının kaynağı din olursa ciddi sorun var demektir."


 

Konunun mahiyetini ve sınırlarını basitçe belirlemek bakımından toplumu bir üçgen içinde düşünün. Bir kenarı din, diğeri devlet, öteki siyaset. Üçünün arası, üçgenin içi toplum; halk ya da millet. Bu kavramların her biri ve birbirleriyle ilişkileri tarihin hiç bir döneminde hiç bir toplumda ifade edeceğim boyutta ayniyle vaki olmasa da benzerdir. Evet din, devlet, siyaset ve toplum sürekli çatışma, uyum, genişleme, daralma; kısaca sıkı ilişkiler içinde olagelmiştir. Bir veya ikisi alan genişletirken diğerinde daralma olmuştur. Sonra demokrasi; laiklik, sekülarite ve daha birçok çağdaş düşünce ve pratikleri ile ilişkiler daha karmaşık hale gelmiştir. Hepsi birden bir bakıma kültürleri ve uygarlıkları oluştururken diğer bakımdan bunlar kültürler ve uygarlıklar içinde gelişegelmişlerdir.

Yazıyı uzatmamak bakımından örnekler vermesek de her cümleyle ilgili tarih boyunca sayısız örneklerden bazıları hemen akla gelebilecektir.

Devlet bürokrasisi içinde oldum. Aktif çalışma hayatımın üçte biri farlı ülkelerde ve coğrafyalarda geçti. Dinler tarihçisi; siyaset bilimcisi, siyasi tarih ve felsefe tarihçisi değilim. Sosyolog olmayı isterdim. Bu alanların her biriyle ilgili bilmem kaç yüz kitap veya kaç bin araştırma, deneme makalesi okumuş da değilim. O halde derdim ne?

Derdim, herkesin derdi…

Yazarak düşünmenin kimseye zararı olmaz. Yazıyı okumaya başlayan da belki kendisinin daha engin ve derin düşünce ufuklarında şöyle bir dolanır da derdime empati duyar.

Toplum din, devlet, siyaset için mi? Din, devlet, siyaset toplum için mi?

Konu nerden aklıma takıldı derseniz, Türkiye’de olageldiği üzere din, ümmet, millet, devlet, siyaset, … konuşulmuyor mu? Bir yandan “Ezanlar susmayacak!” “Ümmet bizi bekliyor. Ümmet yalnız değildir!..” denirken diğer taraftan “Devletin, milletin, memleketin bekası!” kaygısı ifade edilmiyor mu? Öteki taraftan “Cumhuriyetin kurucu değerleri ve laiklik yok ediliyor” denmiyor mu? Sivil Anayasa veya erken seçim konuşmaları bu kavramlar ve aralarındaki ilişkilerden soyutlanmış mıdır? Ekonomik durumu giderek ağırlaşan, kendini giderek bir boğulmuşluk içinde hisseden insanlarımızın geçim sıkıntısı, refah beklentisi, hukuk, adalet arayışı duyulmuyor mu? Etrafımızda veya daha uzak coğrafyalarda benzeri söylemleri ya daha düşük ya daha yüksek görünürlük ve çözünürlükte fark etmiyor muyuz? Sonra gelip ucunun bize dokunduğunu hissetmiyor muyuz? Daha neler, neler… Bu çığlıklar, bağırışlar, çağırışlar içinde insan ister istemez “neden böyle, bu söylemelerden maksat nedir, diğer ülkelerde nasıl, hep böyle miydi?” diye düşünüyor.

Sonra siyasetçinin sık sık “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” alıntı sözü geliyor akla.

Dini, kutsal kitaplar veya  Asya öğretileri temelinde değil, sosyolojik ve kültürel açıdan aldığımı özellikle belirtmem gerekir.

Din, devlet ve siyasetin esneklik ve uyum içinde ve insanı merkeze alan bir yapı ve uygulamada olmasıyla toplumların birlik ve bütünlük içinde olduklarıyla ilgili geçmişte ve çağımızda çok örnek var. Bunların çatışmalarıyla savaşlar, yıkımlar, yok oluşlar da var. İşin ilginç yanı son iki bin yılda savaşların gerçek veya örtülü sebebi çoğu kere dindir ama arkasında siyaset ve devlet vardır. Çoğu kere toplumu, halkı, milleti bir yere yönelten din, devlet ve siyasettir ama din, devlet ve siyaset temsilcileri hep halkın talepleri doğrultusunda hareket ettiklerini ifade ederler.

Kısaca ortada örtülü bir ilişkiler ağı var. Birileri bizi kandırıyor mu? Çokça evet, biraz da hayır…

Din, devlet ve siyaset esnedikçe yani otoriterlik ve buyurganlık azaldıkça toplum daha rahat nefes alır. Toplumsal anlayış ve sözleşme alanı genişledikçe din, devlet ve siyasete de tolerans, kabul ve sahiplenme artar.

Tarih boyunca insanın yaptığı en görkemli maddi yapıların çoğu tanrı adına yapılanlardır. Tanrı adına!.. Tanrının böyle görkemli, muhteşem maddi yapılar istediğine dair benim şahsen bilgim yok. Öyleyse birileri bunları Tanrı adına yapıyorlar. Ama yapan, yaptıran, o yapıyı meydana getirebilen toplam kültürel değerler, ekonomik güç, mühendislik, sanat, estetik adına da denebilir. Tanrı adına o mabedi yaptıran kendisini de yüceltmiş olmuyor mu? Yani işin içinde bir taraftan da toplumun kendisi, siyaset ve devlet vardır (Çamlıca cami?). Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı külliyesi “…tarafından… yılında yaptırılmıştır.” denmeyecek mi? Farklı ideolojiler de siyaset olarak kendi muhteşemlerini yaptılar. Komünist ülkelerde dışı kalaylı içi vayvaylı binalar, insanın kas gücünü öne çıkaran heykeller, büyük bölgesel projeler, sanat ve spor ikonları, savaş makinaları…

Din-siyaset ilişkisi ve iktidar

Türkiye’de çok partili 70 yıllık dönemde ideolojik siyasi hareketler ve partiler değil, toplumun çoğunluğuna yaslanan siyasi partiler iktidar oldular. Toplumun çoğunluğu ideolojik partilere, aşırı gördüğü uçlara ihtiyatla yaklaştı. Devrimci sol, ülkücü-milliyetçiler, siyasal İslamcılar, etnik temelde siyaset yapan hareketler en parlak dönemlerinde ancak %20 civarında bir seçmen desteği alabildi. DP, AP, ANAP ve şimdi AK Parti toplum ortalamasına yöneldiklerinde iktidar olabildiler. Yine, CHP merkeze yönelerek bir dönem tek başına iktidar olabilmeye çok yaklaştı. Seyrin neden böyle olduğunun çok sebepleri olsa da sözü getireceğimiz husus konumuzla ilgili. Din, devlet, siyaset ve toplum ilişkisi tüm bu örneklerde çok belirgindir. İşin ilginç yanı farklı siyasi partilerin ilk iktidar dönemleri başarılı bulundu. Sonra iktidar olmanın gücü onlardaki bastırılmış anlayışları harekete geçirdi. Kamunun kaynaklarından yararlanmaya, devletin gücünü kullanmaya yöneldiler. Bunun için de din ve siyaset gibi ana eksen güçleri kullandılar. Ondan sonra da kaçınılmaz çöküşleri başladı. AK Partinin toplumu ve devleti siyasal İslamcı anlayışa göre dizayn etmeye çalışması da muhtemelen aynı sonucu verecek.

İktidar partisinin kurucuları, sürükleyicileri ve her seviyeden yöneticilerinin çoğu dindar insanlardı ve açıkça ifade etmeseler de dini anlayışlarını devlet, siyaset ve toplum hayatında uygulamalara dönüştürdüklerinde topyekün bir altın devir yaratacaklarını sanıyorlardı. Evet bir kısmı için bir altın devir oldu ama çoğunluk için bir kurşun devir olduğunu görmeleri gidişatı değiştiremez durumda.

Bir-iki bin yıl öncesinin aklıyla, anlayışıyla bazı insan toplulukları bazı toplumlarda varlığını sürdürebilir ama toplumun-milletin tümü yaşayamaz. Yaşayanlar da Afganistan veya Myanmar olur.

Din – devlet – siyaset ilişkisi

İnsanoğlunun yerleşik, toplumlar oluşturmasıyla birlikte; Din, devlet ve siyaset; her birinin kendi özgün kurum ve vizyonuyla diğerleri arasında sürekli, değişik derinlik ve genişlikte bir işbirliği veya çatışma olagelmiştir.

Din- devlet- siyaset ilişkisinde ilk kurumlaşan, günümüzdeki kavram kapsamında olmasa da, din; sonra devlet olmuştur.

Din devlet ve siyaseti; devlet, din ve siyaseti; siyaset din ve devleti; üst belirleyici olarak kullanagelmiştir. Çoğu zaman birbirlerine dayanmış ve yaslanmışlardır. Biri diğerinin altyapısını ve meşruiyetini veya ufkunu oluşturmuştur.

4000 yıldan fazla bir zamandır kurumsal din, devlet ve siyasetin meşruiyet temelini oluşturmuştur. Devlet ve siyaset dine yaslanmıştır. Bazen de siyaset dini devletleştirmiştir. Bu genel sosyal ve kültürel eğilim MS 18. asırdan sonra Batı Avrupa’da sorgulanır hale gelmiştir.

Din; devlet ve siyaset aracılığıyla yayılıp, genişlemiş ve yerleşmiştir.

Her topluluktaki her bir insan ayrı bir kimlik ve kişilik olsa da; bu farklı kimlik ve kişiliklerin oluşturduğu topluluğu diğer topluluklardan ayıran özgün ortaklıkları olur. Aynı topluluklar veya toplumlardaki insanlar birbirlerine daha çok benzerler. Bu sosyo-kültürel kısmi yeknesaklıkta soy, dil, tarih ve coğrafya kadar belki daha fazla din, devlet ve siyasetin yansımaları vardır.

İdrak, muhakeme, sezgi, akıl yürütme, gözlem, sebep – sonuç ilişkisi, çevreyi (fiziksel, sosyal, kültürel, fikri) okuma gibi kabiliyetlerde; topluluk ortalamasının altında ve üstünde olan bireylerin oluşturduğu kitle ve topluluklar toplumun genel gidişatını önemli ölçüde belirler. Altında olanlar seviyeyi aşağı çeker, boğar ve kısırlaştırır; üstünde olanlar mevcut ufku açar, genişletir, derinleştirir. Bu paradoksal ortamda siyasetin tutumu başlıca belirleyicilerden biridir.

Ancak her tabakadan bireylerin, farklı seviye ve derinlikte olmalarına rağmen, aynı veya benzeri amaçla birlikte olabilme iradesi, azmi ve başarısı topluluk hedeflerine ulaşabilmenin ilk gerekli şartıdır. Bu durumu önemli ölçüde din, devlet ve siyaset belirler.

Siyasetin, belli bir din anlayışı ve görüşüyle devletin kurumlarını ve işleyişini değiştirme ve dönüştürme ideolojisini benimsemesi; devletin belli bir din anlayışını referans alması ve toplumda egemen kılma ideolojisini benimsemesi “dinin siyasallaşması”, “siyasi dincilik”, “dinin siyasete alet edilmesi” olarak nitelendirilmektedir.

Sorun; “dinin kendisinde mi(?)”, “kurumsallaştırılmış dinde mi(?)”, “din adamları ve bağlılarınca oluşturulan dini-kültürel anlayış ve uygulamada mı?”

Bir kurum ve kuramın diğerlerini domine etme, düzenleme çabası

Avrupa’da Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerini başlatanların bir kısmının din adamları, teologlar, teolog-felsefeciler olması şaşırtıcı gelebilir. İslam medeniyeti olarak ifade edilen dönemin kavramsal ve kurumsal yapılarının belirginleştiği dönem 10 – 12. yüz yıllardır…

Siyaset ve devlet Batı Avrupa’da dini, devletten bireysel alana itme çabası göstermiştir. “Psikolojik ve sosyolojik gerçeklik” olduğunu kabul etmekle birlikte devlet ve toplumsal hayattan dini soyutlaması çağdaş Batı uygarlığının ortaya çıkardığı bir durumdur. Sekülarite, laiklik günümüz devletlerinin çoğunda hukuki düzenlemelere konu olmuştur.

Sosyal ve kültürel gerçeklik olarak;

  • “Din” içinde devlet ve siyaset kuramı, tasavvuru ve ideolojisi vardır;
  • “Devlet” içinde din ve siyaset kuramı, tasavvuru ve ideolojisi vardır;
  • “Siyaset” içinde din ve devlet kuramı, tasavvuru ve ideolojisi vardır.

Din, devlet ve siyaset kurumlarının ortaya çıkışından beri hiç biri diğerlerinden ayrı ve bağımsız değerler ve kurumlar olarak var olamamıştır. Avrupa ve ABD’de anayasalarında ve yasalarında olmasa da mezhep grupları siyasetin bakış açısı içinde olmuşlardır.

Her devirde toplumlarda ağırlık, etkinlik ve öncelik birine yüklense de aralarındaki ilişki süregelmiştir. Benzeri ilişki çağdaş demokratik toplumlarda, devletlerdeki yasama, yürütme ve yargı erklerinin  kuramsal ve uygulama boyutlarında da ortaya çıkmaktadır. Bu ilişkilere yaklaşım düzeyi toplumların yönünü de belirler.

Din, devlet ve siyaset ilişkilerini tarih boyunca zihinden geçirince farklı genişlik ve derinlikte;

1) din devleti, din siyaseti;
2) devlet dini, devlet siyaseti;
3) siyaset dini, siyaset devleti kombinasyonlarının var olduklarını anlayabiliriz.

İnsan kişisel olarak toplumda akıl, bilim, ahlâk (etik), vicdan, inanç ve kültür bileşenleri içinde ve bir hukuk düzeninde bulunur. Bu bileşenlerden birinin yokluğu veya kısıtı hem kişisel hem toplumsal sorunlara yol açar. Tek başına hiç biri olgun bir birey yurttaş olmaya yetmez. Mesele bunların kaynağının ne olduğu ve niçin olduğudur. Peki din, devlet ve siyaset bu bileşenlerin dengesini değiştirme içinde olursa, ya da kaynağını bir şeye, örneğin sadece akla, bilime veya dine bağlama, anlayışında olursa ne olur?

Peki, ifade edegelmeye çalıştığımız bağlamda tarih boyunca Türklerin bu parametrelerle arası nasıldı?

İnsanda akıl, bilim, ahlak, vicdan, inanç ve kültürel değerlere tolerans kabullenilmiş, içselleştirilmiş temel değerler olursa, bu insanların oluşturduğu toplumlarda, milletlerde dinin, devletin ve siyasetin üstenci, buyurgan ve otoriter baskısı daha az hissedilir. Netice itibariyle din, devlet ve siyasetin alanını uzun vadede toplum belirler. Bireysel ahlak ve vicdanın kaynağının din olmasında sorun yoktur; ancak devletin ve siyasetin ahlak ve vicdanının kaynağı din olursa ciddi sorun var demektir. İnsanlık tarihi ve hatta günümüz dünyası bunun örnekleriyle dolu.

Evinin karşı kösesindeki caminin hoparlör sesini yüksek desibele ayarlayan cami yatırma derneği başkanına, günde beş vakit namaz kılan bir tanıdığımın “Hocam ses çok yüksek, ezan okunurken, bırak bizi, evin camları titreşiyor” demesine hocanın “Alışacaksınız!” demesinde siyasetçinin “Ezanlar susmayacak!” demesinin bir yansıması var mıdır ki?

Gel de Atatürk’ü anma!

Yazar

Mustafa İmir

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.