Yükleniyor...
Askerî bir kavram olarak ortaya çıkan strateji, küresel rekabetin hızlanmasına koşut olarak işletme yönetimlerinde de kullanılır olmuştur. Askerî anlamda strateji, düşman karşısında zafer kazanmayı sağlayacak şekilde ordunun yönetilmesidir. İşletme yönetimi olarak strateji, çok değişkenli iş ortamında rakiplere karşı başarılı olmak için mevcut kaynakların en etkili bir şekilde kullanılmasıdır.
Küresel güçlerin, nispeten zayıf ülke yönetimlerine yönelik -açık veya örtülü olarak- yaptıkları müdahaleler yüzünden, strateji kavramı siyasal parti yönetimlerinde de zorunlu hâle gelmiştir. Aslında, rekabetin olduğu her alanda etkili ve başarılı olabilmek, en azından rakiplere karşı kendini korumak için yüksek kültüre dayalı stratejik düşünce ve yönetim zorunlu bir süreçtir.
Stratejik düşüncenin temeli, örgütün amaçlarına ulaşılmasını sağlayacak yol ve araçların belirlenmesi için dış çevre değişkenleri ile güçlü ve zayıf yönlerin analizinin yapılması sürecidir. Bu kapsamda, siyasal partiler, temel amaçlarını (seçim kazanarak iktidar olmak gibi), vizyonlarını (gelecekte ulaşmayı tasarladıkları konumu) ve misyonlarını (siyasetteki varlık nedenlerini), izleyecekleri politika ve programlarını, taktik ve yöntemlerini açıkça ortaya koyar. Siyasal parti yönetiminin, örgütün temel stratejisini oluşturma ve uygulama aşamalarında başarılı olması, her kademede liyakatli ve yüksek kültüre sahip yöneticiler sayesinde gerçekleşir.
Ciddi bir demokratik düzende siyasal partiler toplumun karşısına, stratejik düşünce kapsamında ortaya konan belirli politikalar, programlar ve projeler hazırlayarak çıkar. Toplumsal sorunları çözme ve toplumun hayat kalitesini yükseltmek üzere önceden belirlenmiş düşünce yapısına sahip siyasetçilerle yola çıkılır. Bu anlamda, siyaset yapma rastgele kişilerin başvuracağı bir uğraş olmak yerine, ancak yüksek kültür sahibi bilgili ve şahsiyetli insanların girişeceği bir etkinlik olur. Siyaset, toplumu yönetme yetkisini alabilmek için farklı siyasal düşüncelerin yaptıkları bir yarışma olması nedeniyle her siyasetçinin hiç olmazsa ortalama düzeyde bir bilgi ve düşünce birikimini gerektirir.
Siyasal partinin stratejik düşünce ve planın varlığı, parti yöneticileri, üyeleri ve ilgi duyanlar için partinin vizyonu, misyonu ve programı hakkında çok açık bir bilgi kaynağı olur. Demokrasinin işleyişi, çok sayıda siyasal parti düşünce ve programının yarışması olması nedeniyle siyasal partiler arasındaki politika ve program farklılığı daha belirginleşir.
Siyasal partinin stratejik düşünce ve programının kamuoyuna açıklanmış olmasıyla toplumsal süreçlere dair sorunlar ve çözüm yolları hakkında, çok açık ve anlaşılır düşünceler ortaya konur. Siyasal parti yöneticileri, açıklanmış olan bu strateji ve program ekseninde siyaset yapmaya mecbur kalır. Böylece, siyasette lafı dolandırmaya, bir şeyler söylüyormuş gibi yaparken aslında hiçbir şey söylememek gibi kaygan davranışlara ihtiyaç duyulmaz.
Siyasal parti yönetimleri, stratejik düşünce ve yüksek kültürden uzak olduğu zaman, siyasetçiler örgütün temel düşünce ve ilkelerine bağlılık yerine, kişisel çıkar ve hırslarına göre davranırlar. Belirli bir stratejik düşünce yapısı olmayan siyasetçi, büyük bir ihtimalle bulunduğu siyasal partinin söylem ve görselleri üzerinden çıkar sağlama peşinde olur. Stratejik düşünce yoksunluğuna rağmen siyasete katılım, çoğunlukla kolay yoldan zengin olma veya hak edilmemiş statüler elde edebilmek uğruna tam bir çıkarcılık uğraşı hâline gelir.
Popüler kültürün egemen olduğu toplumlarda, akılcı düşünce ve bilimsel zihniyete sahip insanların dışlanması yüzünden, kurnaz, lafazan, yanardöner ve bağırarak konuşma yapan siyasetçilere gün doğar. Siyasetçiler, birbirlerine hakaret eder hatta fiziksel şiddet bile uygulayabilirler. Çaresiz kitleler ise kim daha çok bağırıyorsa onların peşine takılır. Bu anlamsız gerilim ve kutuplaşma, demokratik düzenin yozlaşmasına neden olur.
Stratejik düşünce yokluğu, siyasal partilere dair aidiyet duygusunun gelişmesine ket vurur. Siyasal partiler arasındaki görüş ve yaklaşım ayrımı belirsizleşir. Bu yüzden, ülke siyasetinde, sağcı, solcu, muhafazakâr, devrimci, milliyetçi, bölücü, liberal görüşleri savunduğunu iddia eden siyasal partilerin siyasal görüş sınırları son derece belirsizleşir. Sözgelimi, Türkiye’deki siyaset alanında, liberallikten solculuk, solculuktan kapitalistlik, milliyetçilikten ve İslamcılıktan etnik bölücülük, dincilikten “İngiliz seviciliği” vb. gibi çok sayıda ilkesiz ve tutarsız görüşler ortaya saçılmıştır. Elbette, bu tutarsızlıkların demokratik tavırla hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü, Türkiye’deki siyasal partilerin belki de tek ortak paydası, “oligarşinin tunç yasası” kapsamında hiyerarşik bir yapıya dönüşmüş olmalarıdır. Siyasal partilerin kendi içinde bile eleştirel düşünce ve demokratik itiraza pek yer yoktur.
Ülkemiz siyasetinde, özellikle 12 Eylül ürünü “güçlendirilmiş genel başkanlık” vurgulu 2820 Sayılı “Siyasi Partiler Kanunu” yüzünden, çok ciddi bir düşünce yoksunluğu yaşanıyor. Genel başkanlar, örgütün stratejik amaç ve değerlerine katkıda bulunacak yüksek kültür sahibi insanlardan çok, çoğunlukla kendilerine kişisel güç devşirmeye hizmet edebilecek siyasetçilerle çalışmayı tercih ediyorlar. Bu yasanın verdiği fırsatlardan yararlanarak, uygulamada kendilerine itiraz etmeyecek kişilerden oluşan bir yönetim çatısı kuruyorlar.
Genel başkanın parti üzerinde tek başına egemenlik kurmasından sonra, siyasete üst düzey katılımda, çoğunlukla kişilerin düşünce yapısı, karakter yapısı ve yaratacağı katma değer pek önemli sayılmıyor. Bu birliktelikte, bünyeye yeni katılan siyasetçilerin, mevcut siyasal partinin söylemini ve görünürlüğünü temsil etmesi yeterli görülüyor. Bu tip siyasetçiler, siyasal partinin temel stratejiyle gili düşünsel bir bağlılık duymadıkları için -belirli bir mantıklı gerekçe olmaksızın- çok kolay bir şekilde saf değiştirebiliyorlar.
Ülke siyasetinde, özellikle seçmenler katında büyük bir rahatsızlık yaratan olaylardan birisi de bir siyasal parti listesinden seçilen eğreti siyasetçilerin başka bir siyasal partiye geçişleridir. Bu durum, siyasal parti yönetimlerinin, “aday belirleme” sırasında kendi üye ve taraftarlarının düşüncelerine ve tercihlerine karşı fazla bir duyarlılık taşımadıklarını gösteriyor.
Siyasal parti yönetiminin, üyelerinin ve oy çevresinin düşünce, görüş ve özlemlerini temsil edecek bir yönetim yapısı oluşturmamış olması, parti örgütünün stratejik düşünce temelli bir örgütlenme yapmadığı izlenimini veriyor. Özellikle stratejik düşünce ve programdan yoksun olan siyasal partilerin eğreti ve zayıf iradeli olan siyasetçileri, siyasal iktidarın çekim gücüne kolayca kapılıyor. Herhangi bir siyasal partide bulunmanın temel motivasyonu “çıkarcılık” ise iktidarda olanlar her daim daha avantajlı oluyor.
Çok haklı veya ortalamaya yakın bir zekanın anlayacağı bir gerekçeye dayanarak siyasal parti değiştirmek, son derece anlaşılabilir bir olaydır. Ancak, genel olarak akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetin kaybolduğu, yüksek kültür öğelerinin buharlaştığı popüler kültür ortamında, ilkesizlik, çıkarcılık ve ikiyüzlülük gibi tutarsız davranışlar çok yaygındır. Bu anlamda, “utanma”, “sıkılma” ve “yüz kızarması” gibi insani duygu ve tavırlar popüler kültürde giderek kayboluyor.
Siyasal parti değiştirme eylemi, belirli bir neden-sonuç ilişkisi ve mantık örgüsü çerçevesinde temelde bir düşünce değişimine dayanmıyorsa, neden sürekli bir siyasetçi transferi oluyor? Bu olayın, genel olarak toplum nezdinde “transfer” kavramıyla anılması bile arkada yatan motivasyonlar hakkında ciddi bir soru işareti sayılmalıdır. Transfer kavramı, daha çok profesyonel sporcuların mesleklerini icra edecekleri spor takımına geçişlerini ifade etmek üzere tanınmış bir kavramdır.
Siyasal partilerdeki düşünce yoksunluğu, toplum üzerinde siyasetçiler hakkında ciddi bir güvensizlik, kararsızlık ve kayıtsızlık doğurmuş gibi görünüyor. Son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında en dikkat çeken bulgu, “kararsızların” çok yüksek oranda olmasıdır. Bu durum, siyaset kurumuna karşı toplumsal bir tepki ve yabancılaşma olduğunu gösteriyor.
“Halksız bir demokrasi” olmayacağına göre, bu açmazın gerçek çözümü, mevcut siyasal partiler yasasında genel başkanları hiyerarşik bir figür hâline getiren maddelerin arındırılmasıdır. Bu maddelerden kurtulmadan, siyasal partilere bir düşünce atmosferi geleceğini sanmak, boş bir hayalden ibarettir.